19 Aralık 2012 Çarşamba

Çan, Ezan, Hazzan…


“Çan, Ezan, Hazzan” TRT’nin hazırladığı Antakya belgeselinin ismi. Bu üç sözcük çok güzel anlatıyor aslında üç dinin birleştiği, başka başka ama bir arada yaşayan insanların kenti Antakya’yı…

Geçtiğimiz hafta sonu, yine sabaha karşı, ıslak ve soğuk bir İstanbul sabahında yollara düştüm. Ve önceden planlanmış bir şekilde Hatay’a kaçtım, üç güzel insanla birlikte:)

Yine gitmeden evvel bir sürü şey okudum, daha evvel gidenlere danıştım, sordum soruşturdum ve yollara düştüm:)

Hatay deyince en çok duyduğum şey yemek ve mutfak kültürü oldu elbette:)

Hatay’a iner inmez havaalanından, daha evvel kiraladığımız arabayı aldık ve şehre doğru yola çıktık. İlk izlenimim biraz buruktu açıkçası; garip bir yokluk ve yoksulluk hali çarpıyor göze. Son dönemin karmaşasından, kentin üzerindeki yorgunluktandır belki dedik ve kahvaltı için bolca tavsiye aldığımız Sultan Sofrası ’na vardık. Yöresel lezzetlerle donanmış sofra bizi ziyadesiyle mutlu etti:) Humus, küçük yeşil zeytinler(ki ne dendiğini maalesef anımsamıyorum), zahter oldukça lezzetliydi.

Kahvaltı sonrası,  St.Pierre Kilisesi’ne çıkmak istedik; kapısına kadar geldik ancak tadilat dolayısıyla içeri girmeyi başaramadık. Uzaktan görmekle yetindik. Yılmadık kilise yakınındaki Cehennem Kayıkçısı ’nı aramaya başladık. Patikalar, yokuşlar derken bulduk. Ancak, tarihi ve turistik yerlerin bu kadar sahipsiz bırakılmış olmasına çok şaşırdık. Ki iki gün boyunca hep aynı şaşkınlıkla gezdik…

Mitolojide, Antakya’yı ikiye bölen Asi Nehri’ nde ölü ruhları taşıdığına inanılan Cehennem Kayıkçısı’nın yüzü Antakya’ya bakıyor ve arkanızdayken bütün şehir ayaklarınızın altında uzanıyor…


Antakya...
Yolumuzu Samandağ tarafına çevirdik.

İlk durağımız, Ermenistan dışındaki tek ermeni köyü olan Vakıflı Köyü idi. Vakıflı Köyü’nün portakal ve mandalina ağaçlarıyla dolu yemyeşilliği, güzelliği içimizi ısıttı; bir de güzel insanları tabi:) Köyün girişinde bir amcaya selam verince dalından koparılmış tazecik mandalinalar ikram etti bize; “ Hadi gelin gençler bir çayımızı için.” dedi. Köyün kahvesinde oturup sohbet ettik Panos Amca ile (Panos ismi, Aziz Stephanos’tan geliyormuş.). 81 yaşındaki Panos Amca, bize Kutadgu Bilig’le, Yusuf Has Hacib’le, şu an okuduğu romanla, tarihle, inançla ve hoşgörüyle bezeli çok kıymetli şeyler anlattı. Hayranlıkla dinledik anlattıklarını, nasibimizi aldık ve kahvelerimizi bitirip köyün kilisesine çıktık. Kilisede de Panos Amca’nın gelini Elena ile tanıştık; köy halkından, cemaatten bahsetti bize. Alevi gelinden, Kürt damattan dem vurup bir arada yaşamanın gerekliliğinden ve güzelliğinden söz etti. Ve köyün kadınlarının yaptığı çeşit çeşit likörlerden ikram etti.

Panos Amca...

Yüzümüzde gülümseme ile ayrıldık Vakıflı’dan; Hıdırbey Köyü’ne vardık.

Hıdırbey Köyü, Musa Dağı eteklerinde şirin, yemyeşil bir köy. Bu köydeki en çok ünlü şey ise bir çınar ağacı: Musa Ağacı. Efsaneye göre, Hz. Hızır ile Hz. Musa Samandağ'daki buluştuktan sonra, birlikte Hıdırbey Köyü'nün yanındaki Musa Dağı'na çıkmak üzere yola çıkarlar. Hz. Musa, Hıdırbey Köyü'ndeki Musa ağacının bulunduğu yere geldiğinde çok susar. Bastonunu yere bırakır, hemen yanındaki dereye su içmeye gider. Su içtikten sonra yollarına devam ederler. Asasını suyun kenarında unuttuğunu anlayan Hz. Musa, döndüğünde asasının yeşerdiğini ve bir fidan haline geldiğini görür. O günden bugüne, o çınar ağacı Musa ağacı olarak bilinir.

Musa Ağacı...

Hıdırbey Köyü’nde,Musa Ağacı’nın dibinde soluklandık; ağacın yanıbaşındaki ab-ı hayat suyundan içtik ve yine yollara düştük:)

Bir sonraki hedefimiz dünyanın ilk tünellerinden biri sayılan Titus Tüneli idi. Müzekart’la giriş yaptığımız tünel de bizi şaşırtmadı; yine her şeyin olabildiğince kendi halinde bırakıldığı alanda yolumuzu kendimiz bulmaya çalıştık. Dağların arasında, ortasında suların aktığı heybetli tünel boyunca zorlu bir yürüyüş yaptık. Bir noktadan sonra, tünelin karanlığı gözümüzü korkuttu, geri döndük. Herhangi bir ışıklandırma, yönlendirme..vs olmaması hakikaten çok acı.


Titus Tüneli...

Yine de tamamen insan eliyle yapılmış tünel, o yol, insanı oldukça etkiliyor.

Akdeniz’e nazır bir sofrada oturduk, birazcık dinlendik.

Antakya’ya geri dönmeden evvel, bir de Samandağ’da Hızır Aleyhisselam türbesine uğradık.

Antakya’nın tarihi çarşısında dolaştık. Ardından birkaç saatlik uyku, dinlenme sonrası Antakya lezzetlerini tatmak için Anadolu Restaurant’a gittik. Burayı da daha önceden araştırmış, tavsiye almıştım. Yöresel mezeler oldukça iştah açıcıydı. Ancak kebap konusunda çok da beklentilerimizi karşılamadığını söylemeliydim. İrmik tatlısı ve künefe ise gerçekten çok güzeldi:)

İkinci günün ilk durağı Arkeoloji Müzesi oldu. Dünyanın ikinci büyük mozaik koleksiyonuna sahip müzedeki eserler gerçekten çok etkileyici. Ancak burada da karşılaştığımız bakımsızlık bizi oldukça üzdü. Bunca kıymetli eserin bu kadar özensiz sergilenmesi insanı üzüyor.

Kemgöz Mozaiği... "Elemterefiş kem gözlere şiş" tabirinin kaynağıymış, rivayete göre...

Habib-i Neccar Camii… Anadolu’da yapılan ilk cami imiş. Avlusunda İsa’nın havarilerinin türbesi var. Bence Antakya’yı, dinlerin buluşmasını en iyi anlatan, en etkileyici mekan Habib-i Neccar Camii idi. Cami avlusunda türbesi bulunan havariler… Hikayesini okumak isterseniz: http://www.zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.action?haberno=989178&title=anadolunun-ilk-cami-habibi-neccarin-uzun-hikayesi

Ardından Harbiye Şelaleri’ne gittik. İnsana iyi gelen, doğanın kucağında bir yer. Yine yürüdük, tırmandık, üşüdük… Yüreğimiz ferahladı ama. Yemyeşil, cennetten bir köşeydi.

Harbiye...

Pazar öğleden sonrayı İskenderun’a ayırmıştık; yine yollara düştük. İskenderun, Akdeniz kıyısında sıcacık bir yer. Antakya’dan daha farklı, daha bugünde bir ilçe. Denize nazır kahve içelim istedik. Orta Türk kahvesi isteyince, “Açık mı, koyu mu?” diye sordu garson kız. İlk kez duydum bu soruyu; meğer çifte kavrulmuş kahve için koyuyu tercih etmek gerekiyormuş. Hayatımda ilk kez çifte kavrulmuş Türk kahvesi yudumladım; sertti, güzeldi. Akdeniz’e karşı oturmuş yorgunluklarımı düşünürken Kemal Burkay’ın dizesi düştü aklıma:

“İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse…”

İstanbul’a yine yağmurlu bir havada gece yarısı indik. İki günün yorgunluğuyla bünyem biraz sarsıldı; doktor, ilaçlar derken  uykuyla uyanıklık arasındaki sersem halimle yazıyorum bu yazıyı… Aklımda kalanlar, yollar, yolculuklar, güzel insanlar… Her yolda bir nasibimiz var. Ben Antakya’dan nasibimi aldım, cebime attım; anlatamadıysam, affola…


Hamiş: Hazzan, "sinagoglarda ilahi söyleyen kişi" manasına geliyor.