31 Aralık 2015 Perşembe

Bir Yıl...

Bir yıl daha bitiyor.

Bugün, koca yılın son günü. Yarın, takvimde bir rakam değişmiş olacak. Bizim hayatlarımızda ne değişecek, bilmiyorum.
Geçen yılda neler değişti hayatımda? Neler benimle, neler geride kaldı diye şöyle bir bakıyorum da…
 
  • En büyük kaybım, babaannem oldu! Bir nisan gecesi, ben bir yolculuktan dönmüş,  koştur koştur bir kutlamaya yetişmiş, arkadaşlarımla eğlenip eve dönmüşken geldi haberi. Ölüm dediğin, hep çok alakasız, hep çok birdenbire sanırım… Hayatın nasıl da “tak” diye kesiliverdiğini, hikâyenin yarım kaldığını çarptı yüzüme. İlk kez bu denli yakından bir cenaze gördüm, ilk kez “babaannemin yaptığı domatesli pirinç pilavı”nı bir daha yiyemeyecek olduğumu düşündüm, ilk kez “ya ailemi kaybedersem” diye korktum.

Babaannem, bir dolu anımı alıp gitti. Ben, öylece kalakaldım.
Bu yıl,  çocukluğumu geride bıraktım.

Çocukluğum...


  • Deneyime inandım! Mal, mülk edinme hırsının; bir şeylere sahip olma derdinin ne kadar boş olduğunu anladım. Biriktirdiğim tek şey dostlar oluyormuş. O yüzden, bu yıl, en çok zamanı sevdiklerime ayırdım. Pahada ağır şeylere yatırım yapacağıma, paha biçilemez anılar biriktirmeye çalıştım!

Yaş almanın keyfini kutladığım büyük bir masada, en çok da sahip olduğum şahane insanlara şükrettim:)

Doğum günüm...
 
Bol bol seyahat ettim, “gel” dediklerinde atlayıp gittim, kalabalık sofralarda bir araya gelebilelim diye uğraştım… Bir dolu anım var şimdi; ve kocaman güldüğüm şahane fotoğraflarım.

Biriken de geriye kalan da hatırlanan da; yalnızca anılar olmuyor mu zaten?
  • Değiştim, dönüştüm, yol aldım.

Ailemden uzakta, tek başıma yaşarken, hastalandım, evde aç kaldım. Bir bardak su veren, ne kıymetliymiş meğer; anladım. Koşuşturken, bir telaş yaşarken insanın en çok kendini ihmal ettiğine aydım!  Kendime iyi bakmam gerektiğini fark ettim. Bir tek, ben varım, dedim. Kendime iyi bakmalıyım; kendime iyi davranmalıyım; kimseye muhtaç olmamalıyım.

Bedenimin, kalbimin ve zihnimin ihtiyaçlarını dinlemeye başladım. Sağlıklı beslendim, kilo verdim, kendime vakit ayırdım; yürüyüşler yaptım, okudum yazdım…

Bu yıl, en çok kendime odaklandım.
  • Bir’ken biz olmayı öğrendim.

Bu yıl, hayatıma, bir adam getirdi. Pat diye. Birden bire.

Beni sevdi. Elini tuttum. Bir’dim, biz olmayı öğrenmeye çalıştım. Sevdim. Zorlandım, afalladım, bocaladım. Kimi zaman yoruldum, kimi zaman yordum. Yorulunca yaslanacak bir omuz, ne güzelmiş; onu gördüm!

Ve, “evet” dedim!


Yeni bir yolculuğa, yol arkadaşlığına, eş olmaya; evet.

Şimdi yeni bir yol, yeni bir yıl var önümde; bakalım neler getirecek bana… Dilerim, yeni başlayan her gün, güzelliklere gebedir. Az azalır, çokça çoğalırız umarım :)

İyi seneler,

 

25 Aralık 2015 Cuma

En Güzel Kahvaltı Mekânları

Kahvaltı deyince akan sular duruyor benim için! En sevdiğim öğün. Kahvaltının günü, vakti, saati yoktur bence; akşam bile kahvaltı yapabilirimJ

Ve en çok, uzun uzun oturabildiğim, sevdiklerimle sohbet edebildiğim; lezzetiyle de sunumuyla da beni mest eden kahvaltı sofralarını severimJ

İstanbul’da, hafta sonu –tabi plaza insanı değilseniz, mesaili çalışmıyorsanız, öğrenciyseniz, şanslıysanız falan hafta içi de olur ;)- kahvaltının hakkını verebileceğiniz, güne keyifli ve güzel sofralarda mutlu başlayabileceğiniz mekânlar var.

Balat'taki Dükkanım Nicomedian bence İstanbul'daki en iyi kahvaltıyı sunuyor! :)


Dükkanım Nicomedian – Balat

İstanbul’da gidilebilecek iyi kahvaltıcılar listesinin en başında burası var bence! Dükkanım Nicomedian, Balat’ta küçücük, samimi, lezzetli bir aile işletmesi. Biz bir Pazar sabahı, yürüyüş yaparken tesadüfen keşfettik ve ba-yıl-dık! J Sevdiklerimizle birlikte tekrar tekrar gittik, eşe dosta tavsiye ettik, üşenmeyip yolumuzu Balat’a düşürdük. Ve hiç pişman olmadık;)
Sahipleri, inanılmaz tatlı, donanımlı ve hoşsohbet insanlar! Kahvaltıyı da siz sipariş verdikten sonra, size özel, taze taze hazırlıyorlar. –bu sebeple bekleme süresi biraz uzun, şimdiden söyleyeyim.- Fırından sıcak sıcak çıkan börekleri, yaratıcı ve leziz omletleri, baharatlarla süslenmiş yeşillikleriyle özenli ve zengin bir kahvaltı sunuyorlar. Çay, has Karadeniz çayı ve sınırsız. Hem göze hem de mideye hitap eden şahane bir kahvaltıya ev sahipliği yapıyor.


Dükkanım Nicomedian, İstanbul’daki en iyi kahvaltılardan birini sunuyor. Bence gidin enfes bir kahvaltı yapın; sonra da Balat sokaklarının tadını çıkarın ;)

Bazlama Kahvaltı, Karaköy'e Ege kahvaltısını taşıyor:)


Bazlama Kahvaltı – Nişantaşı

Bazı kahvaltılar insanın aklını başından alıyor! Nişantaşı'ndaki Bazlama Kahvaltı da tam böyle işte. Hem de ta Çeşme’den geliyor. Vallahi. Esasında Çeşme’de sunulan kahvaltı, kış boyunca, hafta içi ve hafta sonları Nişantaşı'nda J
Sofradaki her şey Ege’den geliyor. Otlar, peynirler, domatesler… tattığımız her şey lezizdi! Pişi ve menemen ise favorilerimJ

Yalnız hemen uyarayım, mekan küçük. Bir de her şey taze hazırlanıyor. Dolayısıyla erken gitmekte veya kalabalık grupla gidecekseniz rezervasyon yaptırmakta fayda var;)
Sahibesi Sinem Hanım'ın güler yüzü, ilgisi ve özeni de eminim gününüzü güzelleştirecek:) Her şey düşünüldüğünde Bazlama Kahvaltı, verdiğiniz paraya kesinlikle değiyor. Gönül rahatlığıyla tavsiye ederim:)
 

Kireçburnu Fırını'nda ıspanaklı börek ve muhlama favorilerim!


Kireçburnu Fırını – Kireçburnu

Kireçburnu deyince aklıma hep Leyla ile Mecnun’daki İsmail Abi geliyor. Hem hüzünlü hem yaratıcı halleri, doğallığı, sadeliği… 

Kireçburnu’nun en bilinen mekanlarının başında Kireçburnu Fırını geliyor. İsmail Abi’nin beklediği parkın hemen karşısında. Rahat, doğal, keyifli bir yer. Çay içmek, tatlı yemek ve kahvaltı etmek için çok güzel bir tercih!

Uzun bir Pazar yürüyüşünün sonunda, kurtlar gibi açken kendimize güzel bir masa kaptık ve kendimizi kahvaltının güzelliğine bıraktık. Ortaya dilediğiniz şeyleri söyleyip serpme kahvaltınızı yaratabiliyorsunuz. Biz sade bir kahvaltı yapmak istedik ama itiraf edeyim yine de biraz abarttıkJ Bal kaymak, omlet, peynir-zeytin… kahvaltılık ürünlerinin hepsi iyiydi. Ama beni en çok ıspanaklı börek ve muhlama, mest etti! Karadeniz kızı olarak, muhlama bulduğum mekanları daha bir seviyorum. Siz de giderseniz benim için ortaya bir muhlama sipariş edin olur mu? ;)


En güzel kahvaltı, evde yapılan kahvaltı! Fotoğraf,
evde hazırladığım kalabalık bir kahvaltı sofrasından...

Ev

En sevdiğim kahvaltı mekanı! Net.

İnsanın evi gibisi var mı? Hele sevdikleriyle paylaştığı kahvaltı sofraları kurabiliyorsa; sağlıklıysa, paylaşacak ekmeği varsa, bir insan başka ne ister ki?

Kahvaltı hazırlamaya, sevdiklerim için sofralar kurmaya, yeni tarifler denemeye, elimde olanlarla bir şeyler uydurmaya bayılıyorum. Ve en çok evde yapılan kahvaltıları seviyorumJ

Evi yuva yapan şey, sofra oluyor bence. Gün içinde koşturuyoruz, çoğumuz şehir hayatının içinde başka başka masalarda hızlıca karnımızı doyuruyoruz. İhtiyacımız olan şeylerin başında, aynı sofrayı paylaşmak, sohbet etmek ve birbirimizle vakit geçirmek geliyor. Bunun için kahvaltı sofrasından daha güzeli var mı ? ;)

Bence siz de üşenmeyin, evinizde güzel sofralar kurun; güzellikleri, sohbeti, muhabbeti çoğaltın! Birkaç küçük dokunuşla özenli ve şık bir masa hazırlamak o kadar kolay ki. Hem daha ekonomik, hem insan bir şeyler hazırlayıp paylaştıkça mutlu oluyor. Yani, evde kahvaltı hazırlamak hem ruha hem de bütçeye iyi geliyor! J

Sofranızı paylaşacak sevdikleriniz yanınızdan, bereket mutfağınızdan ve huzur hayatınızdan eksik olmasın ;)

Keyifli hafta sonları…

 

23 Aralık 2015 Çarşamba

Yeni Bir Yıla Başlarken...

Adettendir, Aralık ayı geldi mi geçmiş yılın hesap dökümü yapılır; “Koca bir yıl nasıl geçti yahu!” diye diye olan biten her şey, film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçer. Şöyle oldu, böyle oldu derken geçmişi didiklemeye başlayabiliriz. Oysa, Aralık ayının en güzel yanı, Ocak ayının habercisi olması! Yani, Aralık, bir yılın bitişiyken aynı zamanda yeni bir yıla adım atmanın kapı eşiği… Kapıyı aralayıp yeni bir mekana göz atmanın heyecanını da taşıyor elbette.

Yeni bir yıla başlayacak olmanın heyecanı var bende de!

Kafamda yapılacaklar-okunacaklar-gidilecekler listeleri, hayaller, planlar uçuşuyor. Bir dolu fikir geliyor aklıma. Hepsini bir derleyeyim, toparlayayım istedim. O yüzden, kendime yeni yıl için bir “hedef listesi” yaptım! J

Fotoğraf, çok sevdiğim bir kitapçıdan, Minoa'dan...

Daha Çok Okumak

Şu yaşıma kadar, hayatımın her döneminde düzenli ve iyi bir okur olmak için çaba harcadım. Başucumdan, masamdan ve çantamdan kitap, şükür ki, hiç eksik olmadı! Son birkaç aydır, hayatımdaki değişiklikler, işle ilgili zorlu süreçler sebebiyle istediğim gibi ve alışık olduğum kadar okuyamıyorum. Rahatsız hissediyorum. O yüzden, yeni yıldaki en öncelikli hedeflerimin başında “okumak” geliyor; daha çok; keyif ve ilham alarak ve sistemli bir okuma alışkanlığımı sürdürmeyi hedefliyorumJ

Daha Çok Yazmak

Yazmak, bir çeşit demleme yöntemi aslında! İnsan,  okuduklarını, gördüklerini ve yaşadıklarını, yazarken kendi aklının ve kalbinin süzgecinden geçiriyor, damıtıyor ve sindiriyor. Ayrıca, yazı, bir nevi terapi işlevi görüyor. Bana çok iyi geliyor. Önümüzdeki günlerde daha çok yazmak istiyorum. Bloga da daha düzenli yazarsam, biliyorum ki daha iyi hissedeceğim ;)

Ayrıca, kendime güzel bir ajanda alıp –ki Ece ajandalarının vaktidir- aklıma gelenleri, uçup gitmesin istediklerimi, geriye dönüp bakınca kimbilir bana neler hissettirecekler’i daha çok yazmak istiyorum!

Barselona-La Boqueria ; rengarenk, lezzetli bir pazar. Meyvelerin, sebzelerin arasında gözüm dönmüştü:)
 
Sağlıklı Beslenmek

Belki de en mühimi bunu başarmak!

2015’in son üç-dört ayı hariç, kendime çok iyi baktım. Epey kilo verdim. Her gün düzenli yürüyüş yaptım, paketli yiyeceklere savaş açtım,  evden taze sebze-meyveyi eksik etmedim. Son birkaç aydır düzenim bozuldu. Ve abur cubur beslenme, hareketin azalması ve kendime daha az vakit ayırmak bana hiç iyi gelmedi! Yataktan zor kalkar, günü daha az enerjiyle yaşar ve daha keyifsiz hisseder oldum.

Sabah yürüyüşlerimden... ;)


Yeni yıl, tekrar kendime çekidüzen vermem için bir fırsat, biliyorum!

Acilen kendime gelmek, evde daha çok yemek yapmak, ne yediğimin-içtiğimin farkında olmak ve kendime daha iyi bakmak istiyorum ;) Sağlıklı beslenmek –ve elbette ki bol bol yürüyüş yapmak – bana çok iyi gelecek, biliyorum!

2016, çok seyahatli bir yıl olsun! :)


Daha Çok Seyahat Etmek

Beni en mutlu eden şeylerin başında, yolda olmak geliyor! Seyahat planı yapmaya-hatta hayalini kurmaya- , havaalanlarında, tren garlarında beklemeye, yeni yerler keşfetmeye bayılıyorum J

2015, yolculuk anlamında, benim için oldukça bereketli geçti.

Hem iş için hem de sırf içimden geldiği için bir dolu seyahate çıktım. Türkiye’de ve yurt dışında yeni yerler keşfettim. 2016’dan da en büyük dileğim, bana keyifli ve heyecanlı yeni yolculuklar getirmesiJ

Havayolu şirketlerinin kampanyalarını takip etmeye devam ediyorum. Bu yıl da çok gezeceğim; inanıyorum! ;)

Daha Çok Tasarruf Etmek ya da Daha Az Harcamak

Beni en çok zorlayacak hedef bu olabilir! Zira, ekonominin okulunu okumuş biri olarak para hesabı yapmayı, kenara iki-üç kuruş atmayı hiç beceremedim. Babam bu halimi “bizim kız bayat para sevmez!” diye özetliyor; annem ise “senin çaya-kahveye saçtığın paralarla el alem çocuk okutuyor!” diyor. Sanırım yaş itibariyle onlara hak verdiğim kafaya eriştim!

Bir de galiba, maruz kaldığım tüketim çılgınlığına daha çok aydım! Onu da al, şuna da sahip ol, hadi bakalım bunun da yenisi çıktı dünyasının esaretinden kurtulmak istiyorum. En azından, yapabildiğim kadar.

2016 için hedefim, düzenli tasarruf yapmak; ihtiyacım olan kadar tüketmek, bir şeyi alırken iki-hatta belki üç J- kez düşünmek.

Dolabımı, evimi ve hayatımı laf olsun diye tükettiğim şeylerle doldurmak istemiyorum!

Sadeleşmek, yalın ve güçlü bir hayat tasarlamak istiyorum.

Daha az tüketmek, daha çok tasarruf etmek, fırsat maliyeti olarak güzel şeylere de vesile olacak, hissediyorum;)

Hallstatt; gözümün gördüğü en güzel manzaralardan biri! Hafif adımlarla yürüdüğüm, çokça güldüğüm bir seyahatti :)


Hafiflemek

İnsanlar, eşyalar, işler-güçler… derken bir dolu yük taşıyoruz omuzlarımızda. Her şeyle zayıf ya da güçlü bir bağımız, bir ilişkimiz oluyor ve biz onları sürdürmek, yenilemek, onarmak için kendimizi telef ediyoruz.

Bazen farkına varıyoruz, bazen farkında olmadan koşturuyoruz. Ve çoğu zaman, kendimize gereğinden fazla yükleniyoruz.

Bedenimiz, zihnimiz, ruh halimiz alarm veriyor! Bedenen, aklen ve psikolojik olarak ağırlaşıyoruz.

Bundan muzdaribim ben de! Yoruluyorum; çoğu zaman yetişemediğimi, yetemediğimi, yapamadığımı hissediyorum. Öyle anlarda, duruyorum. Durunca, düşününce görüyorum ki gereksiz hırpalamışım kendimi. Yetemedim sandığım, uzanmak istemediğimmiş aslında.

Yeni yılda, yeter kadarıyla devam etmek istiyorum yola.

Hafif adımlarla, dinlenmiş olarak ve her anın farkında olarak yaşamak istiyorum!

Bedenime de aklıma da kalbime de az şey almak istiyorum.

Benim 2016 için “hedef listem” bu kadar!

Dilerim hepimiz, hayal ettiğimiz ve düşündüğümüz her şeyi yapabilecek kadar güçlü, cesur ve şanslı oluruz ;)

Yeni yıl, güzellikler getirir umarım hepimize J

Sanatın, Şiirin ve Müziğin Kenti: Leipzig!

Eskiden, “hafta sonu için yurt dışına gitmek” fikri aşırı pahalı, çok uzak ve kolay kolay yapılamaz gibi gelirdi. Zamanla hiç de öyle olmadığını anladım! Kampanyaları takip edince Türkiye’deki uçuşlardan çok daha uygun fiyata Avrupa’ya bilet alabiliyorum. Örneğin, geçen sene 1 Mayıs tatilini değerlendirip Mardin’e gitmek isterken, neredeyse yarı fiyatına Roma’ya bilet bulup İtalya’ya gitmiştim:) Çok ciddiyim! Küçük otellerde kalarak veya ev-oda kiralayarak konaklama olayını da çok düşük bedellerle halletmek mümkün. E bir de plaza insanıyız, parmakla sayılabilecek kadar az tatil günümüz var. Hafta sonu tatillerini boş geçmeyip, Avrupa şehirlerine kaçmak şahane oluyor! :)





Seyahat kadar güzel şey var mı?

Hafta sonu için sanatın, şiirin ve müziğin kenti Leipzig’e kaçtım!
Leipzig sözcüğü “ıhlamur ağaçlarının bulunduğu yer” manasına gelen “Lipsk” kökünden geliyormuş. Yeşil, dümdüz ve çok sakin bir şehir, Leipzig. Öğrenci kenti. Sanat dolu bir şehir. Leipzig sokakları, pek çok düşünür, yazar ve müzisyeni ağırlamış. Goethe ve Bach, şehirde en çok iz bırakmış iki isim. Ben biraz da onların izinden yürüdüm!
Çok güzel bir vakitte gitmişiz. Her yerde Christmas modu hakimdi. Renkli noel pazarları, leziz sıcak şaraplar, enfes çikolatalar… Her köşede bir şeyler içip sohbet eden, gülüp eğlenen insanlar, panayırlarda koşuşturan çocuklar… O kafa rahatlığını görmek, hissetmek ve yaşamak öyle iyi geldi ki!
Vakit kısıtlı olmasına rağmen, aylaklık yapmaktan geri durmadım! Bol bol kahve içtim, tatlı yedim ve yürüdüm:)
Leipzig, adeta Bach'ın şehri!
Leipzig, adeta Bach’ın şehri!
Her yerde Bach ismine rastlayabilirsiniz. Bach müzesi, Bach’ın kilisesi, Bach bira evi, Bach kitabevi… benim gördüklerimden yalnızca birkaçı:)
Bach Müzesi’ne ve Bach’ın çalıştığı Thomaskirche ( St. Thomas Church) ‘e gittik. Kilise içinde Bach’ın mezarı da yer alıyor.
Gitmeden evvel, Bach’ın hayatını okumuştum. Hikayesinden, mektuplarından ve hayatından kesitler kafamın içinde dönerken, onun kentinde gezmek çok etkileyici oldu!


Leipziger Weichnachtsmarkt (Noel Pazarı)
 
 
Weichnachtsmarkt Ne Güzel Şey!
Şehir meydanındaki Weichnachtsmarkt (noel pazarı)’da gezdik. Hatta gezdik sözcüğü yetersiz; iki gün boyunca, yürümediğimiz zamanların neredeyse tamamına yakınını orada geçirdik! Enfes sıcak şaraplar içtik. Farklı biralar tattık. Etraftaki tezgahlarda ne var ne yok, göz gezdirdik. Sırt çantamla gittiğim için, çok bir şey alamadım; içimde kaldı!
Bir Avrupa şehrinin en güzel vakti, Christmas öncesi, noel pazarları zamanı olabilir. Soğuğa, kara, kışa rağmen ve belki de onlarla birlikte çok güzel oluyor gezmek. Leipzig de müthiş bir tat bıraktı damağımdaJ
Önümüzdeki yıllarda da her sene bu vakitler seyahat etmek, hedefim! Umarım gerçekleştirebilirim;)

Glühwein! -sıcak şarap, nasıl da lezizdi...-
Sıcak şarap bardağı için depozito ödeniyor, bardağı geri verince parayı da iade ediyorlar. Ama ben,tabi ki, bardağı çantama attım! ;)

Leipzig'de Pazar Kahvaltısı: Café Waldi
Pazar kahvaltısı için tercihimiz, Café Waldi oldu! Çok sevdim mekanı. Uzun uzun kahvaltı yaptık, sohbet ettik. Menüsü oldukça zengindi. Ben, pesto soslu ve mozzarellalı omlet tercih ettim; lezizdi!
Leipzig'e giderseniz, kahvaltı için muhakkak uğrayın derim. Biz gittiğimizde neredeyse tüm masalar doluydu. Şanslıydık; çok güzel bir masa kaptık. Ama işinizi şansa bırakmak istemezseniz rezervasyon yaptırmak faydalı olabilir ;)

Café Waldi
Leipzig'de En Sevdiğim Mekan : Mephisto
Mephisto, Leipzig'deki en sevdiğim mekan oldu. Goethede buraya uğruyormuş; hatta Faust'un bir bölümünü Mephisto'nun alt katındaki mekanda-Auerbachs Keller Leipzig 'de- yazmış. Mephisto'nun dekorasyonunda da Faust'tan öğeler vardı. Ben bayıldım! 2 gün içinde 2 kez gittim:) Gece piyano dinleyip, bir şeyler içmek için şık ve hoş bir mekan; gündüz ise mola vermek, bira içmek veya kahve-tatlı ikilisiyle keyif yapmak için ideal!
 
Mephisto Bar!

Mephisto'nun yer aldığı pasajın içerisinde de mephisto heykelleri var; hakikaten etkileyici!
Leipzig'de Başka Ne Yapsak?
- Bol bol bira için; zira bira sudan ucuz! Ciddiyim. Oturduğumuz bira evinde, bira 2,5 ; su 4 euro idi. O kadar diyeyim:)
Vallahi bira sudan ucuzdu! :)
 
- Gittiğim her kentte kitapçı gezerim! Leipzig'de de çok güzel kitabevleri vardı. Birkaçına girdim. Bence siz de kendinizi kitap kokusuna bırakın. Farklı dildeki kitapların arasında gezin, hayaller kurun, sözcükler uydurun;)
Leipzig'de bir kitapçı...
 
- Ben gidemedim ama vakti olanlar, araştıranlar, bulanlar muhakkak bir konsere gitsin derim :) Bir daha yolum düşerse, kendimden bir konser bileti alacağım var benim!
Şimdilik Leipzig notlarım bu kadar!
Seyahat etmek, bilmediğim şehirlerin sokaklarında yürümek ve yabacı olduğum insanlar arasında dolaşmak, o kadar iyi geliyor ki! :)
Gittiğim her şehir, Dünyada her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul edebilme yolunda bir adım; farklıolana hayranlık duyma ve bir diğerini anlama çabası olarak kalıyor bana. Dilerim önümüzdeki günlerde ve dahi yeni yılda da; seyahat planları, yolculuk hayalleri süslesin günlerimizi... Ve, Allah herkese dilediğini yiyecek ve istediğini görecek sağlık, imkan ve ömür versin! :)
Leipzig'de...
Leipzig'de...
 
Hamiş: Bu seyahatin mimarı, gezgin arkadaşım Semih Yılmaz'a ve diğer yol arkadaşlarım, Füsun ve Başak'a çok ama çok teşekkürler:)

 
 
 

#KeşifGünlüğü Hafta Sonu Kaçamağı

Beni tanıyanlar bilir, seyahat planı yapmaya bayılırım! Bir geziye mi gidilecek; üşenmem her şeyi didik didik araştırır, nerede ne yenilecek, nereler görülecek, en iyi otel hangisi, ulaşım imkanları… gibi bütün detayları ezber etmeden yola çıkmam. Mükemmeliyetçi ruhumla, kısa süreli de olsa hep en iyiyi bulmaya odaklı gezerim. O yüzden, iyi bir yol arkadaşı oluyorum. Ama bu durum bazen can sıkıcı da olabiliyor! Hayatın sürprizlerini, tesadüfen keşfedilenin güzelliğini ve kontrolü bir başkasına bırakmanın keyfini kaçırabiliyorum. Şükür ki beni bunlardan da mahrum bırakmayan insanlar var hayatımdaJ

Son birkaç ayı, çok yoğun, bol stresli ve fazla çalışarak geçirdiğimi gören erkek arkadaşım şahane bir teklifle geldi. “Hafta sonu için plan yapma, seni kaçıracağım!” dedi ve nereye gideceğimize, ne yapacağımıza, nerde kalacağımıza dair hiçbir şey söylemedi. Bütün sorularımı yanıtsız bıraktı, ipucu toplama çabalarımı karşılıksız bıraktı ve bir hafta sonu beni İstanbul’dan kaçırdı:)

Köprüyü geçerken ben hala “Oraya mı gidiyoruz, şunu aldım yanıma ama üşür müyüm gittiğimiz yerde,  saat kaçta varırız ki…” sorularını sıralıyordum ki Şile tabelasını görünce aydım!

İstikamet Ağva idi! :)


Ağva...
 

Ağva, daha evvel de gittiğim, Göksu Nehri kıyısında, sessiz sakin, huzurlu bir kaçış yeri. Yeniden ve plansız bir şekilde gitmek, nehir kenarında ve orman içinde yürüyüş yapmak ve yeni yerler keşfetmek çok iyi geldi bana! :)
 



 


Hava kapalı, serin ve gri idi ama onun bile ayrı bir tadı oldu. Şömine başında sohbet ettik, yağmurdan kaçıp salaş bir köşede çay içtik, sıcacık kestane yedik. Ki kış demek, kestane demektir benim için biraz da… Yağmurda yürürken, dumanı üstünde kestane satan amcayı görünce duyduğum mutluluğu anlatamam!
 

Cumartesi günü Kilimli Koyu'na gittik. Karadeniz, yağmurda hırçındı. Bir o kadar da güzel! Koca sahilde bizden ve balık tutan bit Adamdan başka kimse yoktu. O ıssızlık, dinginlik ve doğallık öyle güzeldi ki!




Kilimli Koyu...



Yüzümü doğaya dönmek, yürümek ve kendimi günün akışına bırakmak çok iyi geldi bana! Orman yolunda, enfes bir yürüyüş yaptık. Ciğerlerim oksijene, gözlerim yeşile doydu.

Bu hafta sonunun en güzel keşfi ise Saklıgöl oldu! 
Saklıgöl, İstanbul'a çok yakın, yemyeşil, cennetten bir köşe imiş meğer. Yapay bir baraj gölü. Yanıbaşında birşeyler yiyip içmek için güzel de bir tesis var. 
Biz, göl kenarında yürüyüş yaptık. Bol bol da fotoğraf çektik. Baharda veyahut yazda gitseydik, mangal kalabalığı olurdu diye düşündüm nedense ve sakin ve bize kalmış halini çok sevdim ben:)
 


Saklıgöl...

 Bence siz de arada kendinizi şımartın ve sevdiklerinizi alıp rutin Hayatlarınızdan kaçın! Yenilenmenin, farklı şeyler keşfetmenin ve küçük mutlulukların tadını çıkarın! :)




Mutluluktan havalara uçtuğum doğrudur! :) 


8 Aralık 2015 Salı

VAZGEÇMEK ya da VAZGEÇMEMEK...

Vazgeçtiğin topraklar senindir.”

Yıllar önce bir yerde okumuştum bu cümleyi, İncil’de geçtiğini yazıyordu; ama yazı neydi, ne anlatıyordu hiç hatırlamıyorum. Yalnızca bu cümleyi seçmiş zihnim; okuduğumda çok etkilendiğimi anımsıyorum. Neden etkilendiğimi sorsanız verecek bir yanıtım yok. Ne demek istediğini anlamamıştım bile. Yıllarca da anlamadan hafızamda taşıdım; ara ara anımsadım, hatta alıntıladım…  Her kitabın, her cümlenin, her sözcüğün bir vakti olduğuna inanırım ben. Bu cümlenin de bir vakti varmış. Bir mevsim dönümüne rast geldi bendeki zamanı.

Geçtiğimiz yaz başı, hayatıma bir adım dışarıdan bakmak istedim. Kabuğumun dışına çıkmak, nerede durduğumu, neler yaptığımı daha fazla hissetmek, fark etmek, bilmek istedim… Hayatımın altını üstüne getirdim biraz. İnsanlar gitti hayatımdan; anılar, eşyalar, fazlalıklar… Uzun bir sabah yürüyüşünde, “Vazgeçtiğin topraklar senindir.” Cümlesi düşüverdi aklıma. Yanı başımda Boğaz, kafamın üstünde martılar, zihnimde bir cümle; saatlerce yürüdüm. Ve düşündüm.

Vazgeçtiklerimi, vazgeçemem sandıklarımı, vazgeçmem gerekenleri… Hayatımın dökümünü yaptım bir nevi. Evirdim, çevirdim. Ve,  insanın her şeyden vazgeçebileceğini fark ettiğinde, tam da o anda, yalnızca o hisle özgürleştiğini anladım. Gerçekten, ancak o zaman özgürleşiyoruz. Aksi, hep bağımlılıklar, mutsuzluklar, ağır yükler…

Hayatımızda vazgeçemeyeceğimizi sandığımız, orada olması için durmaksızın çaba gösterdiğimiz, soluksuz kaldığımız şeyler mesela? Unvanlar, evler, arabalar, para, işler, yiyecekler, adamlar, kadınlar… Canhıraş bir çabayla uğruna didindiklerimiz; korumak, arttırmak, sürdürmek için nefessiz kaldıklarımız… Hangisi ne zaman gerçekten bize ait?

İyi bir sitedeki bilmemkaç metrekare evde oturmak uğruna her gün 12 saat asık bir suratla bir ofise kapanınca o eve sahip olabiliyor muyuz sahiden; yoksa ev sahibi olma hırsımız mı bizi ele geçirmiş oluyor? İsmimizin önüne ekleyeceğimiz unvanlar, koca koca makamlar için koştururken; değerlerimizden ödün verirken, saçmalıkları sineye çekerken o unvan bizim mi, bize mi ait oluyor sahiden? Ya da her gün mutlaka dediğimiz, “ayy yok içmeden ayılamam” sandığımız  kahveler, çaylar, keyfini yitirip de bağımlılığa dönüşmüyor mu?

O olmadan yaşayamam, vazgeçemem sandığımız her şey bizi ele geçirip ağırlaştırmıyor mu?

Oysa, insan, her şeyden vazgeçebilir bence.

Oturduğu evden, arabasından, kitaplarından, sevdiği adamdan, çikolatadan, o güzel gözlü kadından, unvanından, hesap cüzdanından, kredi kartından…  Gerçekten, vazgeçebilir.

Ve hepimizin hayatı, vazgeçebildiğimiz şeylerin toplamı kadar esasında. Vazgeçemem sandıklarımız, bizi yok edenler, ele geçirenler, tüketenler. Vazgeçebildiklerimiz kadarız biz.

Sevdiğin adamdan vazgeçebildiğini hissettiğin o an; onunla olmak bir zorunluluk, bir bağımlılık değil de bir tercih olduğunda sağlıklı bir duyguya dönüşüyor içimizdeki, güzel bir ilişkiye dönüşüyor aramızdaki bağ. Yalnızca “İçmesem de olur ama içmek istiyorum.” Deyip yudumlayabildiğimiz kahvenin tadını alabiliyoruz. Her an gidebilecekmiş gibi, kimseye eyvallahımız olmadan, doğru bildiğimizi, değerlerimizi ortaya koyarak çalışabildiğimiz sürece hakkını verebiliyoruz sahip olduğumuz masaların, unvanların, makamların… Vazgeçemediğimizi düşündüğümüz sürece ise omzumuzda taşıyoruz mahkum olmanın yükünü. Ağırlaşıyoruz, azalıyoruz, yok oluyoruz.

Etrafınıza bir baksanıza! Ne çok insan var değil mi; ne çok insan var bunca gereksiz yükü taşıyan? Yorgun, mutsuz, kendine yabancılaşmış suratlarla yanı başımızdan geçip giden…

Bir şeyden vazgeçebileceğini hissettiği an gerçekten sahip oluyor insan o şeye. Özgürleşiyor. Hafifliyor. Güçlü ve emin adımlarla ilerleyebiliyor.

Nihayetinde, hepimiz vazgeçebildiklerimiz kadarız.

Sahi, siz, elinizde sandıklarınızın hangilerine “her an vazgeçebilecek kadar” sahipsiniz gerçekten? Ne kadar çoksunuz, ne kadar azalmışsınız; nelerin bedelini yük etmektesiniz ömrünüze?