29 Ocak 2016 Cuma

#KeşifGünlüğü Balat’ta Güzel Mekânlar


Balat demek filmlerde gördüğüm çamaşır asılı sokaklar, eski bir İstanbul kokusu ve kapı önlerinde koşturan çocuklar demekti benim için. Kafamda böyle bir resim ile yer buluyordu yani. Uzak, belli belirsiz ve biraz da tekinsiz bir resim.

Bir süredir o resme daha yakından bakıyorum! O civarda epey vakit geçiriyor, Balat sokaklarını arşınlıyorum. Her gidişimde aklımda yeni bir mekan, yeni bir sokak ve başka bir fotoğraf yer ediyor.

Balat, değişen, dönüşen, yaşayan bir semt! Her köşesinde keşfedilecek farklı bir güzellik var. Ve her sokağında çok keyifli mekânlar açılıyor. Birkaçını paylaşmak istedim; aşağıda yazdım! Bir kısmını da hâlâ kendime saklıyorum ;)

·       Dükkanım Nicomedian

 
Burası İstanbul’daki en sevdiğim kahvaltı mekanı! En Güzel Kahvaltı Mekânları arasında da detaylıca yazmıştım. Tekrar ediyorum; es geçmeyin, muhakkak gidin ;)

·       CookLife Balat

CookLife Balat'ın penceresinden...
 
Balat’ın en hareketli sokağında, köşe başında, çok keyifli bir mekan. Küçük, huzurlu ve sakin. Her gittiğimde çok hoş müzikler çalıyordu. Yormayan, sohbete ve çalışmaya çok elverişli bir ortamı var. Kahveleri güzel, tatlıları leziz. Balat sokaklarında yürüyüp yorulunca soluklanmak, kek ve kahve eşliğinde kitap okumak ya da yeni fikirler, projeler geliştirmek için ideal! Yolunuzu düşürün, keyfini çıkarın derim ;)

·       BreadTaking

BreadTaking'de yediğim kurabiyelerin tadı hala damağımda!


Akşam vakti, karanlık Balat sokaklarında bu küçücük yeri bulacağız diye ne kadar dolaştık bir bilseniz! Başka bir yere mi gitsek, eve mi dönsek dedim; hatta biraz da tırstım. Ama yoldan dönmediğimize, pes etmediğimize değdi! Birkaç haftadır eşe dosta burayı anlatıyor, herkese tavsiye ediyorumJ

BreadTaking küçücük bir fırın; hatta atölye de denebilir. Girişinde, ortada tek bir masa var; kenarda ekmek rafları. Biz gittiğimizde boştu, seslenip yukarı çıktım. Ve yukarıdaki mutfakta harıl harıl çalışan bir kadın gördüm. Deniz Dilbaz! Acayip bir kadın, kafasına, sohbetine ve elinin lezzetine bayıldım; enerjisine hayran kaldımJ

Vaktiniz varsa siz aşağıda oturun, ben size bir şeyler pişirip getireyim.” dedi, birer kahve ikram etti ve gitti. Biz bir yandan masadaki keklerden ve ekmeklerden tırtıklarken sohbete dalıp gitmiştik ki mutfaktan gelen kokular dikkatimizi dağıttı. Sonra, Deniz Dilbaz, elinde kurabiye dolu bir tepsiyle geldi. Yulaflı, yer fıstıklı, çikolatalı, yaban mersinli cookie’ler aklımı başımdan aldı! Allah’ım bu nasıl bir lezzettir! Hangisini yiyeceğimi şaşırdım; hepsinden küçük küçük tattım. Hepsi birbirinden lezizdi; aklım yiyemediklerimde kaldı. Şeker komasına girmeden kalktık; bir adet ekşi mayalı ekmeği de kaptık, mekândan çıktık.

Şu artisan ekmek (sanat ekmekleri) denilen ev yapımı, lezzetli, katkısız ekmeklerden almak isterseniz de doğru yerdesiniz derim! O akşamdan sonra birkaç kere daha uğradım, kurabiye yiyemedim ama ekmek aldım. Ekmekleri çok lezzetli ve fiyatları da benzerlerine kıyasla oldukça makul.

Deniz Dilbaz, catering konusunda da destek olduklarından bahsetmişti. Ben deneyimlemedim ama aklıma yazdım. Sizin de aklınızda olsun;)

Balat’a yolunuz düşerse, BreadTaking’e uğrayın; bir ekmek kapın derim;)

·       Coffee Department

Coffee Department...


Instagram’daki en popüler Balat mekânı burası sanırım!

Coffee Department, yine Balat’ın hareketli sokaklarından birinde, sade ve sakin bir mekan. Yalın ve ahşap ağırlıklı bir ortamı var. Sade dekorasyonu ferah ve güçlü bir hava yaratıyor. Duvarda “We are not hippies, we are happies!” yazıyor. Yalınlığı menüde de görülüyor; kahveye odaklanmış bir yer burası. Kaliteli çekirdekleri farklı demleme yöntemleriyle hazırlıyorlar. Ben Chemex’te sert bir kahve seçtim –çekirdeğini anımsamıyorum- Aroması, tadı oldukça güzeldi!

Coffee Department’ta fiyatlar Balat ortalamasına ve benzer mekânlara göre bir tık yukarıda. Bu durumun çok hoşuma gitmediğini söyleyebilirim. Ben bir daha uğrar mıyım bilmiyorum; ama siz en azından bir kez gidip kahvelerini tadabilirsiniz ;)


·       Balat Kadraj

Balat Kadraj...
Coffee Department’ın tam karşısında; küçücük bir mekan. Dışarıdan görüp oldukça merak etmiş, önünden birkaç kez geçip “Uğrayalım buraya!” demiştik. Arayı açmadan vakit yaratıp gittik ve bayıldık!

 
 
Kadraj, adıyla müsemma, sinema ve fotoğraf dolu bir mekan! Duvarlarda film afişleri, yerde kamera, tavandan sarkan fotoğraflar var. Ve hiçbiri salt dekorasyon için yerleştirilmemiş; mekânın sahipleri sinema ve fotoğrafla ilgilendikleri için oradalar. Sahici bir atmosferi var. Kafa yorulmuş, özenli ve sanat dolu bir mekân. Ben yaklaşık üç saat oturdum; bir kitap bitirdim, biraz yazı yazdım, ardından arkadaşlarımla sohbet ettim. Kahvelerine, tatlılarına ve ekibin ilgisine bayıldım!

Tekrar tekrar gitmeyi planlıyorum; bence siz de Kadraj’ı aklınıza not edin ;)

Şimdilik Balat notlarım bu kadar; daha yazılacak, gezilecek, keşfedilecek çok mekân var Balat sokaklarında! Tavsiyem, üşenmeyin, atlayın kendinize bir Balat günü armağan edin. Bol bol fotoğraf çekip kahve için; keşfettiğiniz güzellikleri bana da anlatın;)

Sevgiler,

16 Ocak 2016 Cumartesi

#OkumaNotları Hevesle Beklenen Kitaplar


·       Murat Gülsoy Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet


 
Murat Gülsoy’un aklımdaki ve kalbimdeki yeri ayrıdır. Üniversite yıllarında kendisinden ders almış; kafasına, kalemine ve duruşuna hayran kalmıştım. Ders aldığım dönemde kitaplarını peş peşe okudum. Okulu bitirdim; ama Murat Gülsoy okuru olmaktan hiç vazgeçmedim. Murat Hoca, her kitabında beni şaşırtmaya ve kalemine hayran bırakmaya devam etti. Her hikâyede başka bir teknikle, farklı bir tarzla çıktı okurunun karşısına.

Geçtiğimiz sene Sedat Simavi Ödülü’nü kazanan romanı Gölgeler ve Hayaller Şehrinde ‘yi bitirdiğim anda yeni kitabında ne ile karşılaşacağımı merak etmeye başlamıştım bile! :)

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’i de çıktığı gün aldım; akşamına Boğaziçi Üniversitesi’ndeki söyleşiye koşup bir imza kaptım ve gece de okumaya başladım. Ve bir kez daha şaşırdım. Murat Gülsoy, yeni kitabında da farklı bir şey yapıyor. Bugünün dünyasına fantastik öğeler ekleyerek gerçek ile kurmacanın iç içe geçtiği çok katmanlı bir hikâye anlatıyor.

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet, başındaki önsöz, ana hikaye ve ekler olarak üç ana bölüme ayrılabilir. Eğer yalnızca ana hikâyeyi okursanız tutarlı ve güçlü bir roman okuyorsunuz. Sıradan ve yalnız bir hayatı olan emekli matematik hocası Mirat’ın “Yalnız mısınız? Dert etmeyin (...) İçinizde başkalarına yer açın.” İlanını okumasıyla başlayan, ölü insanların zihinlerini kafamızın içine alabildiğimiz bir “bugün”de geçiyor hikâye. Yalnızlığa, teknolojiye ve ilişkilere dair incelikle örülmüş bir kurguyla akıyor ve vurucu bir şekilde sona eriyor. Önsözü –hikayeden önce veya sonra- okuduğunuzda ise metinde bir katman daha açılıyor; ekleri de okuyup üstüne kafa yorduğunuzda metin epey zorlu ve de keyifli bir hal alıyor.

Bu kitapta bir de Murat Gülsoy ’un sadık okuru olmanın bir ödülü var! Gülsoy’un diğer kitaplarına ve karakterlerine göndermeler, diğer metinlerindeki rüya, ölüm, unutmak gibi kavramlara dair meseleler ve yine (Ahmet Hamdi) Tanpınar, Borges ve (Oğuz) Atay var. Yazarın dünyasına dair o tanıdıklık hissi, yazarla aramızda gizli bir bağ varmış duygusu yarattı; bu duyguya bayıldım!

Zihin açıcı kitaplar okumayı seven, çok katmanlı ve iyi bir roman okumak isteyen bir okursanız, Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’i muhakkak okuyun derim ;)

·       Sinan Sülün – Kırlangıç Dönümü




Sinan Sülün, ilk hikaye kitabı Karahindiba ile kitaplığımda ve aklımda yer edinen, sonrasında dergilerde ve farklı mecralarda yazdıklarını takip ettiğim bir yazar. Bir eğitim vesilesiyle tanışıp sohbet etme fırsatı bulduğumda yeni romanı üstünde çalıştığını öğrenmiş ve merakla beklemeye başlamıştım.

Sinan Sülün’ün yeni romanı Kırlangıç Dönümü’nü de çıktığı hafta aldım ve bir solukta okudum. Bir ilk roman için oldukça güçlü bir metin. Naif, duru ve akıcı.

Çok fazla anlatılmış bir meseleyi klişelere boğulmadan ve tekrara düşmeden anlatabilmiş, Sülün. Kırlangıç Dönümü, ana ekseninde farklı geçmişlerden ve farklı sınıflardan gelen iki insanın, Ali ile Verda’nın aşkının aktığı bir roman. Ancak salt bir aşk hikâyesi olarak kalmıyor; ülkenin yakın politik tarihine ve bugününe de yer veriyor hikâye.  İnce ince işlenmiş sahici karakterleri ve yazarın duru ve güçlü diliyle oldukça akıcı ve güzel bir roman, Kırlangıç Dönümü.

Ben Sinan Sülün’ün bir sonraki kitabını da hevesle beklemeye başladım bile! :)

Kırlangıç Dönümü üstüne Ruhuna Kitap’ta da bir yazı yazdım; okumak isterseniz buradan buyurun! :)

·       Barış Bıçakçı – Seyrek Yağmur




Barış Bıçakçı, tüm kitaplarını okuduğum, ayrı ayrı her bir kitabını eşe dosta tavsiye ettiğim, bıkmadan usanmadan cümlelerini alıntıladığım bir yazar. Adı geçtikçe, “ Yeni bir şeyler yazsa da okusak!” deyip deyip duruyordum. Ve yeni kitabının çıkacağını duyunca acayip heyecanlandım!

İlk çıktığı gün, birkaç yerde kalmamasına rağmen aradım, buldum, aldım ve Seyrek Yağmur ‘u okumaya başladım!

İncecik bir kitap, su gibi içtim, çabucak bitirdim. Damağımda hafif bir burukluk, acımsı bir hayal kırıklığı tadı kalmadı değil; ancak yine de Barış Bıçakçı lezzetinden de mahrum kalmadığımı düşünüyorum.

Barış Bıçakçı, Seyrek Yağmur’da kısa kısa bölümlerle Rıfat’ın hikayesini anlatıyor. Puzzle gibi, parçalar birleştikçe bizden, şehir insanından ve memleketin bugünkü halinden dem vurduğunu gösteriyor. Gezi’ye, gençliğe, ilişkilere, kitaplara, kitapçılara dair fikirlerini ince ince ve kendine has üslubuyla anlatıyor. Pek röportaj vermeyen, gazeteler dergilere çıkmayan bir yazarın “Ben susmuyorum aslında!” dediği bir roman olmuş sanki Seyrek Yağmur.

Kapağı, içeriği, inceliği –sayfa sayısı yani ;)- sosyal medyada ve bloglarda epeyce tartışıldı. Sevenler de oldu; hiç beğenmeyenler de bunu mu bekledik yani diyenler de…

Bana sorarsanız, Barış Bıçakçı ile tanışmak isteyenlere ilk tavsiye edeceğim kitabı olmaz belki ama onu bilenlere, sevenlere ve incelikli –sayfa sayısı değil bu kez;)- bir şeyler okumak isteyenlere tavsiye edeceğim bir roman olur Seyrek Yağmur.


Sizin tavsiye edeceğiniz veya hevesle beklediğiniz kitaplar var mı peki? Yanıtlarınızı ve yorumlarınızı beklerim.

Keyifli okumalar,

8 Ocak 2016 Cuma

#Ajanda The Lobster, Antabus ve NRC Koşusu

2016 için kendime küçük bir hedef listesi yazmış, blogda da paylaşmıştım. Hedeflerimin ilkini gerçekleştirdim; kendime bir Ece ajandası hediye ettim:)
Geçtiğimiz günlerde ajandama neleri not ettim, bir kısmını burada da paylaşayım istedim:)
 
  • The Lobster : Sıkı film!

Yeni yılın ilk günü, kalabalık ve uyuşuk bir kahvaltının ardından kendimizi sinemaya attık. Koca salonda kendimize zar zor yer bulup epeydir seyretmek izlediğim The Lobster ‘ı izlemeye koyulduk. Hikayenin kahramanı David (Colin Farrell) , şehirde yaşamanın yalnız kalanlara yasaklandığı bir dünyada yaşıyor. 12 yıllık ilişkisi bitince de diğer yalnız kalanlar gibi bir otele gönderiliyor. Bu otel, yalnızların 45 gün konaklayabilecekleri bir yer. Yalnızlarımız 45 gün içinde kendilerine uygun bir partner bulamazlarsa diledikleri bir hayvana dönüştürülüyorlar. Filmin ismi de David’in seçtiği hayvanla müsemma. Kahramanımız uzun ömürlü ve cinsel açıdan güçlü olması sebebiyle ıstakoza dönüştürülmeyi istiyor.
David’in oteldeki çift olma çabaları, otelden kaçıp “ormanda yalnız gezenler” arasında var olmaya çalışması, aşık olması... Hikaye akıp gidiyor ve seyirciyi feci halde rahatsız ediyor. The Lobster, kesinlikle rahatsız edici ama çok etkileyici bir film! Çünkü, içinde yaşadığımız toplumu, kuralları, ilişkilere ve evliliğe / aileye bakış açısını, modern dünyanın “yalnız” hayatını sert bir biçimde yüzümüze çarpıyor. Ve sorgulatıyor. Ne iyi, ne kötü; hangisi doğru, hangisi yanlış? İlişki dediğin şeyin bir formülü var mı? Kimi, neye göre, nasıl seçiyoruz?
Bir dolu soru sormak zorunda kalıyorsunuz seyrederken. Bir de ilişkilere dair sürekli duyup da ezber ettiğimiz cümlelerin aslında ne kadar da saçma olduğunu apaçık görüyorsunuz.

The Lobster, kesinlikle ilişki ve yalnızlık mevzularına dair ezberimizi bozacak; üstüne çok düşünülecek ve fazlasıyla konuşulacak bir film! Seyredin derim ;)
 
 
  • Antabus : Güzel oyun!

Antabus esasında bir ilaç. Alkol bağımlılığı tedavisinde kullanılıyor. Benim Antabus’la tanışmam ise alkol değil kitap bağımlılığımdan:)

Antabus, Seray Şahiner ile tanışmamın vesilesi olan çok etkileyici bir metin. Çok tanıdık, çok bizden, çok gerçek bir kadının, Leyla Taşçı’nın hikayesi. Türkiye’de kadın olmak üstüne okuduğum en sahici ve en etkileyici kitap olabilir. Su gibi akan; etkileyici, düşündürücü ve memleketin halini çok net özetleyen bir roman.
Tatbikat Sahnesi’nde Nihal Yalçın’ın Antabus’u oynayacağını öğrenince çok sevinmiş ve hevesle beklemeye başlamıştım. Araya işler, seyahatler, koşuşturmalar girince oyunu seyredebilmem epey vakit aldı. Nihayetinde, bir arkadaşımın aldığı fazla bilet sayesinde izleyebildim. Ve çok beğendim!
Nihal Yalçın, Antabus için “Çok kalabalık bir zulmün tek kişilik oyunu.” Demiş bir röportajında. Sahiden öyle! Memlekette kadın olmanın çilesini, gizli kalan ya da ayyuka çıkan dramları, tecavüzü, aileyi ve daha bir dolu kavramı keskin ve olabildiğince gerçek bir biçimde anlatıyor oyun. Ve Nihal Yalçın, çok ama çok iyi bir performans sergiliyor. Performansına, oyunculuğuna, karakteri bu denli iyi yakalayabilmesine hayran kaldım!

Antabus’un en güçlü yanı, elbette Nihal Yalçın’ın performansından sonra, mizah ve dram arasındaki dengeyi muazzam şekilde kuruyor olması. Bu kadar “acılı” bir konu ancak bu kadar güldürerek anlatılabilirdi.
Bence, ilk iş bir bilet alın ve Tatbikat Sahnesi’nde Antabus ’u seyredin ;)



  • Nike+ Run Club İstanbul Koşusu: Şahane bir koşu etkinliği!

Bu yıl için hedeflerimden biri de sağlıklı yaşam düzenini kurabilmekti. Henüz istediğim dengeyi sağlayabildiğimi söyleyemem ama ufak adımlarla başlıyorum! J

İlk adımım Nike+ Run Club’ın Caddebostanda’daki koşu etkinliği oldu. Hayatımda ilk kez koştum. İtiraf edeyim, zorlandım. 3,5 kilometreyi dilim dışarıda, kıpkırmızı bir suratla ama “yaptım yahu!” hissiyatıyla tamamladımJ Ve inanılmaz mutlu oldum!

Nike+ Run Club etkinlikleri dünyanın pek çok şehrinde yapılıyormuş. İstanbul’da da her iki yakada, farklı lokasyonlarda süreli düzenleniyormuş. Açıkçası ben sosyal medyada görüyor, duyuyordum ama pek de bilgi sahibi değildim. Organizasyona hayran kalıp “sürekli katılsam ya bu etkinliklere!” diye düşününce araştırdım ve acayip etkilendim.
Koşu sporunu yaygınlaştırmak için düzenlenen bu etkinlikler tamamen ücretsiz. Tek yapılması gereken internetten kayıt yaptırmak ve etkinlik günü belirlenen yerde hazır bulunmak! Biz Cumartesi sabahı 9’da Caddebostan’daki gruba katıldık; ama Bebek’te, Maçka Parkı’nda, Belgrad Ormanı’nda ve daha birkaç yerde ve farklı saatlerde de koşular düzenleniyormuş.
Deneyimli ve profesyonel hocalar eşliğinde farklı seviyelerde gruplar oluşturuluyor. Biz ilk kez koştuğumuz için başlangıç düzeyindeki 3K grubuna dahil olduk. İnterval koşu ile, yani koş-dur-egzersiz yap-tekrar koş- şeklinde parkuru tamamladık. Düzenli koşanlar için de farklı seviyelerde gruplar vardı.
Koşu öncesi ısınma, sonrasında soğuma aktivitesi; su ikramı ve eşyalarınız için vestiyer var. Bir de sizi sürekli motive eden şahane bir ekip!

Nike+ Run Club , spor yapmak ve  koşuya çıkmak için bahane üretenlerin bütün bahanelerini yok ediyor!
Sloganları “Arkadaşlarınla gel ve yeni arkadaşlar edin. N+RC ‘de koşmak için gelen herkese yer var!

Ben şimdi birkaç arkadaşımı daha gaza getirip tekrar koşmaya gitmeyi planlıyorum;)

Siz de kendinize bir güzellik yapmak isterseniz en yakın koşu etkinliğine katılın, “Vay be, yapabiliyormuşum yahu!” deyip mutlu olun J

Etkinlikleri ve kayıt sürecini Nike’ın resmi sitesinden takip edebilirsiniz.

5 Ocak 2016 Salı

Okur Olmak…

“Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hâlâ öyle!”

Barış Bıçakçı

Geçenlerde, birkaç arkadaşımla, bir buluşma öncesi, kocaman bir kitapçıda geziyoruz. Ben “Çok Satanlar” rafının önünde durmuş etrafa bakıyorum. Listedeki kitaplardan birini elime alıp kurcalıyorum. Arkadan iki arkadaşım geliyor, küçümseyerek bakıyorlar. “Merak ediyorum ben bu kitabı ya; alsam mı acaba?” diyorum. İnanmaz, şaşkın bir biçimde “Ciddi misin?” diye soruyorlar. Sonra sohbet, “Yok artık, sen bunu okuyacak olamazsın.”larla devam ediyor.
Neden, diye düşündüm; neden ben o kitabı okuyacak olamam?

Çünkü, “okur olmak” da diğer rollerimiz gibi toplumsal bir kisveye büründü galiba son yıllarda-ya da belki hep öyleydi de ben yeni idrak edebiliyorum-. Birikiminin, sosyal sınıfının, politik veya sosyal duruşunun bir gölgesi, bir parçası olarak devam ettirmen gereken bir sorumluluk sanki kitap okumak. Okuyorsan, toplumsal rollerine ait çizgilerde tercihlerin olmalı.
“Aa, bunu mu okuyorsun?”,  “Şunu okumadım deme sakın.”, “O kitabı okumadıysan hiç konuşmayalım bence.” cümlelerini defalarca duymuş kulaklarımla, yeni ayıyorum bu mevzuya.

Oysa, okur olmak, toplumsal değil; tamamen kişisel bir yolculuktur bence.

Kitap giren, kütüphanesi olan bir evde büyümüş olduğum için kendimi hep şanslı hissederim. Çünkü, bu sayede kitapla haşır neşir olarak büyüdüm. Hayatımın her döneminde, yaptıklarımın, unvanlarımın, rollerimin yanına bir “okur” sıfatı ekledim. Klasikleri, babamın eski ders kitaplarını, politik yayınları, “ağlak” romanları, adı pek bilinmeyen yazarları, çok satanları… Kişisel okuma yolculuğumda karşılaştığım pek çok müellifi ve metni arkadaş edindim kendime.

Her kitabın, bir vakti olduğuna inanırım. Kapağını açtığım her kitap, tanıştığım her yazar; zihinsel olarak ona hazır olduğumda, ona ihtiyaç duyduğumda, zamanı geldiğinde çıktı karşıma. Buna samimiyetle inanıyorum. Bu yüzden, kitapçıda dolaşırken aldığım, vaktini bekleyen kitaplar duruyor kütüphanemde. Ya da “Mutlaka okumalısın!”lar yüzünden bana ulaşan veya edindiğim eserleri “zamanı gelecek elbet” ümidiyle aklımın ve evimin bir köşesinde tutuyorum. Ve bugüne kadar, vakti gelen tüm kitapları büyük bir iştah ve hevesle buyur ettim.

Elbette, bende yeri ayrı olan yazarlar, kitaplar var; sevdiklerim, beğenmediklerim, tekrar tekrar okuduklarım… Bütün bu ayrımlar, ayrışmalar olabildiğince bana dair esasında. Tamamen benimle ilgili. Bugünümle, tekamül seviyemle, birikimimle, ruh halimle, duygusal hayatımla, algı seviyemle; yani dışarıdan görünen ve görünmeyen, olduğum her halimle, sadece benimle ilgili. Okur olarak yolculuklarımızda her birimiz fena halde yalnızız aslında.

Karşımıza çıkan kitaplar, tanıştığımız yazarlar, beğendiklerimiz veya sevmediklerimiz, tüm toplumsal rollerden azade olmalı o yüzden. “Aaa sen bunu nasıl okursun yahu?” lar, küçümser bakışlar veya “Kesin okumuştur şunu.” diye hayran hayran iç geçirmeler… Hepsi tehlikeli, sınırlayıcı ve yıkıcı önyargılar. Çünkü, ne okuduğumuzdan ziyade, okuduğumuzdan bize ne kaldığı; o kitapla ne kadar yol aldığımız, yazarla kurduğumuz/ kuramadığımız ilişkinin derinliği değiştirir pek çok şeyi. Hatta, her şeyi.

Geçtiğimiz günlerde, uzak bir tanıdığımdan, bir vesileyle kitap tavsiyesi istedim; benden farklı, zihnimi açacak bir okuma listesi olacağını tahmin ederek. Sağolsun, hızlıca zengin bir liste paylaştı. Seçkiye bakınca, oldukça garipsedim. Çünkü, çok tanıdıktı. Edebi eserler, kurmaca metinler ve sevdiğim yazarlar bir arada. Şaşırdığımı söylediğimde de “Ben edebi bir liste istediğini sanmıştım.” dedi. Muhtemel ki, yalnızca edebiyat okuru olarak konumlanmışım onun zihninde. Başka alanlara adım atamayacağımı düşünmüş olmalı. Yakın bir başka arkadaşımsa, bir tartışmada, “zaten hep roman okuduğumu” ve bunu bana hiç yakıştıramadığını söylemişti evvelinde. Ne garip!
Okur olmak; yakıştırılan, beklenti karşılaması gereken, toplumsal bir rol değil oysa.

Şu okurlar bunları takip eder; bunları seven şunlara bayılır, onu okuduysan şöyle birisin… Bunlar hep dedikodu sayın okuyucum:)

Eli kitaba değen kaç insan varsa yeryüzünde; o sayıda okur çeşidi var işte. Okur olmak, tamamen kişisel bir mesele nihayetinde.
Okur olmak mevzûnda, kendi yolunuzu bulmanız dileğiyle… ;)