30 Aralık 2016 Cuma

Kurabiye...

Ben ilk kez bu kış kurabiye yaptım.

Zencefilli ve tarçınlı kurabiyeler…

Herkes yapıyor; bir dolu tarifi var dergilerde, bloglarda… Ben de epeyce farklı tarif okudum ama evdeki malzemelerle ve kendi elim değdiğince farklılaştırdım. İstedim ki zencefili biraz fazla olsun, damakta buruk bir tadı kalsın. Zencefilin ve tarçının şifası evi sarsın istedim.

İlk kez hamur açtım ben. Oklava yoktu; elimle açtım. Bileğimde hala bir sızı…

Bu meşhur “kış kurabiyeleri”nin içine pekmez konurmuş, onu öğrendim. Annemin her yıl, evet hiç üşenmeden her yıl,  memleketten evime taşıdığı doğal pekmezi yok ettiğimi o an hatırladım. Ve içime lök diye bir şey oturdu. Ne kıymetliydi, oysa. Çaktırmadan taşınma sırasında yok etmiştim. Ve şimdi yana yakıla tüm dolaplarda pekmez arıyordum. Aradığım o iki kaşık pekmez, annemin yaptıklarının nasıl da farkında olmadığımı akıttı içime…

Pekmez yoktu, farklı çözümler buldum kendimce. Okuduğum bir dolu tariften hiçbirine uymadı. Benim kurabiyelerim, oldular. Fırından çıkardıkça mis gibi koktu ev. İçim ısındı.

Bir tepsi kurabiye, evi daha bir “ev” yaptı sanki… Tarçın kokusu, el emeği, özen sindi eve…

Keskin zencefil kokusu anılarıma değdi. Babaannemi hatırladım. Çocukluğumun kokularını. Her kış yaptığı reçellerin, yoldan her gelişimizde mutfakta hazır bekleyen kızartmaların ve nedense en çok da yaptığı domatesli pilavın kokusunu

Hayat, akıp gidiyor. Soluksuz, duraksız ve telaşla. Pek çok şeyi unutuyoruz, her şeye alışıyoruz, değişiyor ve dönüşüyoruz. Ama çocukluğumuz, yuvamız, ailemiz ve anılarımız hep bizimle kalıyor Nereye gidersek gidelim, kim olursak olalım, nasıl bir hayat yaşarsak yaşayalım…

Evleri yuva yapan o kokular bence; o emek, özen ve küçük dokunuşlar… Nasıl işliyor içimize, nasıl da bize ait oluyor hepsi…

İnsanın sığınacak anıları ve ait hissettiği –huzurlu- bir evi olması, şu dünyadaki en büyük zenginlik galiba.

Zencefilli tarçınlı kurabiyelerim...


Babamın evinin, annemin mutfağının kokusunu düşündüm sonra… Onların sofrasında daha çok vakit geçirmeli, daha çok çekmeli kokularını içime…

Hayat, ne acayip.

Bir tepsi kurabiyeye ya da bir tabak domatesli pilava gözleri dolabiliyor insanın.

Herkes mi böyle, yoksa ben mi yaşlanıyorum?

Bir tepsi kurabiye yaptım. Ev daha bir “ev” oldu sanki. Zencefil ve tarçın kokusu sindi her şeye…

Gözlerim dolu dolu; içim sıcacık… Şükrediyorum, yaşadığım her şeye; çocukluğuma, anılarıma ve bugünüme…


Yeni bir yıl geliyor, bir yıl daha geçip gidiyor ömürden… Dilerim yeni yılda da evlerimizde sağlık, huzur ve bereket olsun! Güzel kokularla dolsun yuvamız ;)





Yazıyı yazarken hep bu şarkıyı dinledim; siz de dinleyin isterim...

23 Aralık 2016 Cuma

Masal Yolunda…


Judith Malika Liberman, bir masal anlatıcısı. Kendi deyimiyle anlatma sanatı ile uğraşıyor. Aslen bir Fransız, Amerika’da eğitim almış, dünyanın farklı coğrafyalarında masallar dinlemiş, hikâyeler anlatmış ve yaklaşık 13 yıldır Türkiye’de yaşıyor, buralarda masal anlatıyorJ

Judith’le tanışmam işim gereği oldu aslında. Geçtiğimiz seneye kadar eğitim, seminer ve etkinlik organizasyonlarıyla da ilgilendiğim bir işim olduğu için iyi konuşmacıları ve ilham verici isimleri yakından takip ediyordum. Judith’le de yolumuz şirkette düzenleyeceğimiz bir seminer vesilesiyle kesişti. Hayatta her şeyin bir sebebi olduğuna inanan biri olarak, bu karşılaşmanın, tam zamanında, ihtiyacım olan şeyleri duymam için gerçekleştiğine inanıyorumJ

Pürdikkat dinlediğim, notlar aldığım, eşe dosta anlattığım şahane bir seminer verdi Judith, bizim ofiste. Ardından küçük bir ekiple yemek yedik. O kadar keyifli, o kadar zengin ve öylesine ilham verici bir sohbetti ki ne zaman o sofrayı hatırlasam kocaman bir gülümseme yayılıyor yüzüme.

Sonrasında Judith’in kitabı Masal Terapi ‘yi okudum. Okumak dediysem, Masal Terapi farklı bir kitaptır; baştan sona okunmuyor. Bir rehber gibi; aklınızdan veya kalbinizden geçen şeyler için rastgele bir sayfa açıyorsunuz, denk gelen masalı okuyorsunuz. Yani, bir nevi yol arkadaşlığı ediyorsunuz. 




Kitapla ilk yolculuğum iş seyahati için gittiğim Diyarbakır uçağında başlamıştı. O an tam da ihtiyacım olan masalı açmış, yol boyu üstüne düşünmüştüm. Sonrasında kitaptan hikayeler okuyup içime döndüm epeyce; okuduklarım üstüne çok düşündüm, çok şey hissettim ve çok konuştumJ

Kitabı eşe dosta hediye ettim; Judith’in masal gecelerini yakından takip ettim. Ki bu masal geceleri şahane oluyor! Judith, İstanbul’un –ve aslında Türkiye’nin çeşitli yerlerinde- her ay farklı bir tema ile masal geceleri yapıyor. Bir sahnede, yetişkinlere masallar anlatıyorJ Müzisyen arkadaşı Tahir Ayne de kendisine eşlik ediyor. Ben fırsat ve bilet buldukça bu geceleri takip etmeye çalışıyorum. Hatta fazla biletler alıp arkadaşlarımı zorla masal gecelerine götürüyorumJ




Bu hafta başında da Kumbaracı50 ‘de bir masal gecesi vardı. Aralık ayının teması “Yeniden Doğmak” idi… Bir yıl biterken, yeni bir yıl başlarken, geçmiş zamanı ve önümüzdeki vakti düşünürken bana o kadar iyi geldi ki Judith’i dinlemek…

Masal gecesinde, Judith'i beklerken; Kumbaracı50 'de...

Masalına başlamadan evvel, içime dokunan ve kafamı açan küçük bir girizgah yaptı. “Ben sorulara aşığım!” dedi ve devam etti “ Soru doğumsa, cevap ölümdür.” Şimdi herkesin her şeyin sadece cevabıyla ilgilendiğinden, Google’ın her şeye hemen cevap bulduğundan ve daha soru bitmeden cevaba geçme kaygımızdan bahsetti. İçimizdeki soruları susturdukça merakımızın, hayal gücümüzün, yaratıcılığımızın nasıl da yok olduğunu şak diye yüzümüze vurdu…

Günlerdir bunu düşünüyorum… Herhangi bir soru üstüne düşünmeye bile mecalimiz olmayışını, tak diye bir cevap alıp bir sonraki adıma geçme hevesimizi, yoldan ve yolculuktan ziyade “sözde hedef”lere kilitlenişimizi… Nasıl mekanik, nasıl aynı ve nasıl da hevessiz yol alıyoruz, böyle olunca…

Oysa zihnimizde ya da gönlümüzde beliren her soru, yeni bir kapı açıyor ömrümüze…Neden ben?” diyoruz mesela; bu konuda ne yapabilirim, nereye gidiyorum, ben ne istiyorum, bunu niye böyle yaptım, bu işi neden hep böyle yapıyoruz, ne için buradayım…. Ve daha nice soru; ister sadece bize dair isterse dünya meselelerine odaklanan bir dolu soru çıkabilir karşımıza. “Herkes bilir bunu yahu!” diye ya da ezberlenmiş, öğrenilmiş o kalıp cevaplarla yola devam ediyoruz; ama yol alamıyoruz. Hep aynı ayak izlerine basa basa olduğumuz yerde takılıp kalıyoruz…

Oysa yol almak için, yolculuğun farkında olmak için karşımıza çıkan soruların da peşinden gitmemiz gerekiyor; cesurca, dürüstçe ve korkusuzca… Çünkü güzel olan, ömre kıymet katan bu! Aksi, çoğu zaman başkalarının doğrularıyla bezeli, sıradan ve benzer hikâyeler… Oysa masal içimizde; hikâye de bizim!

Ben şu sıralar, en çok, masalıma sahip çıkmak istiyorum. Ve içimden, aklımdan, yüreğimden gelen soruların peşi sıra gidebilmek…

Dilerim yeni yıl, her adımda kendi hikâyemizin kahramanı olmayı başarabildiğimiz bir yıl olur! J







16 Aralık 2016 Cuma

Güzel Şeyler…

Bu ara hiç keyfim yok.

Okuduğum, duyduğum, gördüğüm her şey can sıkıcı bir tat bırakıyor aklımda ve kalbimde. Dışarı çıkmak, bir şeyler yapmak, hatta yaşamak bile ağır geliyor.

Kendi kabuğuma çekilmek ve öylece durmak istiyorum.

Ama olmuyor işte… Hayat hep, her zaman olduğu gibi ve her şeye rağmen devam ediyor.
İşe gidiyor, yemek yiyor, dolmuşa biniyor, yürüyor, konuşuyor, gülüyor, susuyor ve anlatıyoruz… Hayat akıyor, zaman geçiyor. Dünyanın kanunu galiba, böyle…

Madem öyle, ağzımdaki o kekremsi tat biraz olsun azalsın istedim. Güzel şeylerden de söz edelim, biraz ümidimiz artsın, sesimiz ve nefesimiz ferahlasın istedim.

O yüzden, güzel bir şeyden bahsedeceğim, bugün, uzuun bir aradan sonraJ




Benim bir arkadaşım var. Arkadaştan da öte; dosttur, candır, kız kardeş sayarım kendime. Çok çalışkan, acayip hırslı, üretken, durmayan, yorulmayan bir tiptir. Elini attığı her işi de layıkıyla yapar. Güzel sonuçlar alır, başarıdan başarıya koşar. –Tamam, gelişime açık yönleri de var tabi ki ama onlar bu yazının konusu değil! :p-

En son, yerinde duramayıp 9-6 bir işi varken, kocaman bir plazada havalı bir ünvanla ve yoğun bir şekilde çalışırken kendini Kapalıçarşı yollarına vurdu ve takı tasarım kursuna başladı. Ve çok kısa bir sürede şahane takılar yaptı, yapmaya da devam ediyor. Vallahi! Evde gümüş kesiyor, değerli taşların peşinden koşuyor ve neredeyse tezgah başında sabahlıyor! J



İlk yaptığı kolye doğum günü hediyesiydi banaJ Yaprak şeklinde, yakut taşlı, zarif ve şık bir parçaydı. Bayılarak kullanıyorum ve her taktığımda insanlardan övgüler alıyor-um- J 

Bu benim doğum günü hediyem; ilk tasarımlardan bir tanesi! Bayılarak kullanıyorum:)


Sonra eşe dosta hediye etmeye başladı. Sohbet ederken ilham aldı, yeni şeyler tasarladı. “Yahu ne duruyorsun! Daha fazlasını da yapabilirsin.” baskılarımıza dayanamayıp kendine bir instagram hesabı açtı. Yaptığı şeylerin bir kısmının fotoğraflarını burada paylaşıyor. Ben, neredeyse her fotoğraf sonrası, “Bundan da istiyorum!” diye mesaj atıyorum kendisineJ 

İsim konusunu da çoook düşündü! Sonra buldu:


Dünya kolye! Nasıl güzel, nasıl ilham verici... Tabi ki bende de var! :)


SadeHane instagram sayfasından yaptığı takıları takip edip dilediğinizi sipariş verebilirsiniz. Ya da kendisiyle iletişim kurabilirsiniz; aklınızdakileri, istediklerinizi paylaşırsanız size özel tasarımlar çalışıyor.  Kimsede olmayan, eşsiz, el emeği bir şeyi kullanmak gerçekten çok güzel:)


İsterim ki siz de bir göz atın; el emeği, özenli ve biricik hediyeler verin kendinize, çevrenizdekilere…

Çünkü hayatta en kıymetli şey, insan emeği… Çünkü, sadece arkadaşım yapıyor diye değil, bunca fabrikasyon, birbirinin aynı, tüketim odaklı şeyin arasında böyle özenli işlerin değerli anlaşılsın istiyorum! Çünkü, durmayan, üreten, bir şeyler yapan insanları görmek, bilmek, okumak  bir parça da olsa ümidimi arttırıyor şu günlerde…

Çünkü birbirimize hediyeler vermenin, güzelliği ve umudu çoğaltmanın vaktidir…

Dilerim, üreten ve yılmayan, insan emeğinin ve özeninin kıymetini bilen herkesin yolu açık, yüreği ferah olsunJ

Bunu özellikle istedim ben, benim için tasarlandı! Çünkü kendime, insanlara ve dünyaya hatırlatmak istediğim bir şey var. Yavaşlayalım. Her şeyin ve her anın farkında ve kıymetini bilerek yaşayalım ;)