10 Şubat 2017 Cuma

Şimdi Reklamlar...

Dün akşam birkaç günün yorgunluğu üstüne evde oldukça bezgin bir modda takılıyordum. Çay demlemiş, kefiri mayalanmaya bırakmış, ortalığı toplamıştım. Biraz bir şeyler okuyayım dedim, birkaç sayfa sonra bıraktım; yabancı dizi seyretmek istemedim, film izlemeyi de canım istemedi. Televizyondaki ulusal kanallar arasında zap yaptım, bir diziye denk gelince durdum. Biraz diziye baktım, çokça telefonla oynadım, az biraz da evin içinde dolanıp ortalığı toparladım. Çoğu Türk dizisi gibi yarım yamalak seyretsem bile birkaç dakika içinde bütün konuyu anlamıştım zaten! Neyse, dizinin bahsedilecek pek bir şeyi yok, takdir edersiniz ki… Asıl mevzu reklam arasındaydı!



Dizi reklama girdi, ben zap yapmaya karar verdim, müzik kanallarına falan geçtim. Aradığımı bulamadım. Tekrar bizim kanala geri döndüm. Hala reklamlar vardı. Şurada indirim fırsatı… Bu avantaj kaçmaz… Koşun sevgilinize klima alın…  Amanın koca rezidansta malikane fırsatı…. Bir alana bir bedava… Şunu yapana şu da bizden… Bunu almanın tam vakti…

Birbirinin benzeri cümleler, yaratıcılıktan yoksun müziklerle kafamın içine doluyordu. Koltukta oturmuş tam karşımdaki TV ekranına bakıyor; ama sanki hiçbir şey anlamıyordum. Patlak renkler, kocaman jest ve mimikleriyle insanlar, sahte bir mutlulukla kahkaha atanlar, büyük büyük puntolar… Gözümün önünden akıp gidiyordu. Sesler, görüntüler, sözcükler; hepsi birbirinin tekrarı gibiydi, ayırt edemiyordum. Zank diye beynim durdu sanki. İçim sıkıldı. Ruhumun daraldığını hissettim. Gerçekten. O kadar yoğun bir bunalmışlık hissi yaşadım ki kumandayı elime alıp, kırmızı düğmeye bastım. 

Televizyonu kapattım.

Eve dolan sessizlikle kendime geldim. Ayağa kalkıp bir bardak su içtim. Sonra düşündüm.

Ben manyak mıyım?

Vallahi bunu düşündüm!

Niye sevgilime klima alayım sevgililer gününde? Memur çocuğu bir memurken neden gidip de bilmemne konakları ya da odanebe saraylarında oturayım? Mis gibi mahalle neyime yetmiyor? Hayır madem bir alana bir bedava veriyorsun da hocam; niye o bir taneyi o abuk fiyata satıyorsun? Sonra ben senden nasıl tek bir tane alırım gelip de?

Böyle bir dolu şey üşüştü zihnime…

Düşündüm. Düşündüm. Düşündüm.

Daha evvel de yazmıştım; son zamanlarda AVM’lere gitmekten kaçınır oldum. İçime, aza, öze dönmeye çalışıyorum diye…



Tekrar farkında vardım;  gerçeğimiz sandığımız pek çok şey aslında sahte. Sanal ihtiyaçlar arasında kendimizi hırpalarken bize dair olan ne varsa yitiriyoruz, kaybediyoruz, yok sanıyoruz.

Jingle’lar, sloganlar, gürültüler arasında kendi sesimizi; içimizden geleni, aslında ihtiyacımız olanı, kendimizi duyamıyoruz.

Oysa bize ait olan, içimizden geçen bir dolu şey; derinlerde…

Azıcık onu; en çok kendimi dinlemek istiyorum bu aralar.

Nerede duruyorum, ne yapıyorum, nereye gidiyorum… Anlamak istiyorum. İstiyorum ki hayatımın direksiyon koltuğunda ben olayım! Sanal seslerin peşi sıra koşmayayım da kendi adımlarımla yürüyeyim.

Bu yolculukta neler göreceğim, nerelerden geçeceğim; bilmiyorum.

Ama “yolcu” için mühim olan gittiği, vardığı yer değil de yolun kendisi değil midir?
Bakalım, bu yolda beni neler bekliyor… Zaman, gösterecek…

Ben de merakla adım atıyorum şimdi, her an.

Ve hissediyorum; anlatacak çok şeyim olacak...


Hayırlısı

9 Şubat 2017 Perşembe

Demlenmek...

Allah güzel insanlarla karşılaştırsın.”

En içten dilediğim, en sık tekrarladığım duaların başında gelir. Çünkü ne yaşarsak, her ne yaparsak yapalım, en önemlisi yanımızdaki yöremizdeki insanlar, bence. Yanımızda duran, elimizi tutan, çelme takan, yüzümüzü güldüren, enerjimizi sömüren, şımartan, azaltan, çoğaltan, yoran veya ayağa kaldıran, çoğu zaman bir başkası oluyor…

O yüzden çok mühimdir, karşımıza çıkan insanlar. Hele ki iş hayatında!

Ekmek parası kazanırken, bazen sevdiğimiz bazen de seçtiğimiz şeyleri yaparken, iş arkadaşlarımız hayatı bize zindan da edebilir; ömrümüze güzellikler de katabilir.

Ben bu konuda kendimi hep çok şanslı hissettim! Şükür ki şahane insanlar tanıdım; ufkumu açan, beni zenginleştiren, samimiyetle kucaklayan insanlarla çalıştımJ

Hallstatt...

Bir kısmıyla işe aynı gün başladığım, bir kısmıyla da ilk başladığımız günden sonra yıllarca birlikte çalıştığım bir arkadaş grubumuz var. İlk başladığımız yerde değiliz artık hiçbirimiz. Her birimiz şirket içinde ve dışında farklı yerlere dağıldık. Tuğberk, pilot oldu, dünyayı geziyor ve bizi hep kendine hayran bırakıyorJ Sezin de özel sektörün sunduğu tüm “konfor”u elinin tersiyle itti ve şu an bir sivil toplum kuruluşunda insanlara ve insanlığa yardım ediyor; anlattıklarıyla hepimizin algısını, gerçeğini sarsıyor. Necati , tanıştığımız ilk günkü “cool”luğu ve öğrenme merakıyla sürekli yeni bir şeyler denemeye ve yaratmaya devam ediyor; sonu ne olacak, hep birlikte merak ediyoruzJ Semih, onu tanıdığım günden bugüne kaç bin km yaptı bilmiyorum! Onca seyahatin arasında çalışkanlığından ve disiplininden hiç ödün vermedi, terfi aldı; hepimizi çok mutlu etti. Tek sıkıntımız, Semih’i İstanbul’da yakalayıp görüşmek için epeyce uğraşmamız gerekiyorJ Didem’cim, canımın içi; şimdi Londra’da, akademik dünyanın tozunu attırıyor! Ne zaman lafı geçse, hepimiz gururla söylüyoruz ismini; ve çook özlüyoruzJ

Böyle ufak bir ekiple zamanında çok keyif alarak, acayip eğlenerek ve birbirimizden çok şey öğrenerek çalıştık biz! Sonra profesyonel hayatlarımızda ayrı yerlere dağıldık; ama hiç kopmadık. Birlikte seyahatlere çıktık, ara ara buluştuk, birbirimizin özel günlerinde yan yana olmaya çalıştık.

Yani, şanslıydık!

Yani, şanslıyım! J

Salzburg...


Dedim ya biz bu şansı hep birlikte değerlendiriyoruz; ara ara görüşüyoruz diye… Dün akşam yine birlikte bir masa etrafında toplandık. Arayı açtık, şöyle oldu, böyle oldu muhabbetini biraz geçince, ikinci içkilerde falan hayatlarımıza dair açılmaya başladı sohbet. Neler yapıyoruz, okuduklarımız, yaptıklarımız, seyahatlerimiz falan saçıldı masaya… Sonra demlenmekten söz açıldı.


İstanbul...


Demlenmek derken, yaşadıklarımız üstüne düşünmeyi kastediyorum… İzlediğimiz, okuduğumuz veya yaşadığımız bir şey üstüne hislerimizi, düşüncelerimizi demleyip daha farkında ve daha sindirerek yaşamaktan bahsettik. Sanki bu konuda eksikmişim(z) gibi geliyor bana, bazen… Sürekli bir şeyler arasında koşturuyoruz. Şu filmi izle, şuraya git, bunu yap, onu hazırla, şunu oku, bunları toparla, şunu da yetiştir… Bir telaş yumağı içinde kaybolmuş hissediyorum bazen.

Sanki “tik” atıp geçiyorum bazı şeylere de bir izi kalmıyormuş, gibi geliyor… Bazen okuduğum bir kitaptaki karakteri, bazen bir filmin yönetmenini; kimi zaman ünlü bir mekandaki yemeğin tadını, ya da gittiğim bir şehirdeki sokağı anımsayamadığımı fark ediyorum. Gittim, yaptım, okudum diyorum; ama üstüne iki kelam edemiyorum.

Oysa eskiden, okuduğumuz kitaplar üstüne delice tartışırdık. Bir oyundan çıkınca üstüne yürüyüş yapar; oyun hakkında susar, düşünür ve konuşurduk. Bir mekana mı gittik, anlata anlata bitiremez; ya eleştirir ya da överdik eşe dosta. Filmler, sergiler üstüne yazılar yazar ya da en kötü birbirimize mesaj, mail bir şeyler gönderirdik.

Şimdi, hayat hızlandı sanki. Her şey koştura koştura geçiyor önümüzden. Filmler, oyunlar, kitaplar, hikayeler, anlar…. Üstüne düşünmeden, bir iki kelam edemeden; içimizde ya da dışımıza yeterince dile getiremeden bir sonrakini izlemeye/okumaya/yaşamaya başlıyoruz sanki…

Okuduklarımı, gördüklerimi, yaptıklarımı ya da yaşadıklarımı sindiremediğimi hissediyorum, bu aralar ben de çokça…

Meğerse biraz aynı şeyleri hissediyor, benzer şeyler düşünüyormuşuz. Bunun üstüne konuştuk.
Laf lafı açtı; bir dolu şey paylaşıldı…

Gecenin sonuna doğru, Necati dedi ki “Bak mesela, bu gece üstüne bile düşünmemiz lazım. Ne konuştuk, ne anlattık bir  üstüne düşünmek lazım.

Haklı!

Bugün de hepimize mesaj atmış:

Az öncekini sindirmeden sonrakine geçmeyin!” diye:)

Ben de birkaç dakika gözlerimi kapadım; dün akşamki masayı, arkadaşlığımızı, birbirimize kattıklarımızı düşündüm. Şükrettim.

Ve bu yazıyı yazdım!

Sindirmek, demlemek ve hakkını vermek için….

Dilerim, hayatta her ne yaşarsam yaşayayım anlamak için vaktim, enerjim ve inancım olur. Yaşadığım her şeyin bende bir iz’i, bana dair bir rengi kalsın isterim…

Bir dileğim daha var tabi:

 Allah hepimizi her daim iyi insanlarla karşılaştırsın!

AminJ



1 Şubat 2017 Çarşamba

Any'de Kahvaltı...

Daha evvel de yazmıştım; kahvaltı deyince akan sular duruyor benim için! En sevdiğim öğün… Kahvaltının günü, vakti, saati yoktur bence; ama hafta sonu kahvaltılarının yeri bambaşka.  Uzun uzun oturabildiğim, sevdiklerimle sohbet edebildiğim; kalitesi, lezzeti ve sunumuyla da beni mest eden kahvaltı sofralarına bayılıyorum.

İstanbul’daki mekanlar,  yoğun kalabalık ve uçuk fiyatlarıyla beni rahatsız etmeye başlayınca sevdiğimiz sofraları evde kurar olduk. Epeydir hafta sonu kahvaltılarını  evde yapıyorduk. Sonra süper bir davet alıp bir Pazar kahvaltısı için Arnavutköy’deki Any’ye gittik J

Ve anladım ki İstanbul’da bizim evdekiyle kapışan bir kahvaltı varmış! J


Any
, Arnavutköy’de Boğaz’ın yanı başında, geceleri bol eğlenceli, sabahları ise pek huzurlu bir köşe başı…

Biz bir Pazar sabahı meşhur brunch’ı için gittik ve mest olduk.






Tattığımız her şey taze, kaliteli ve lezizdi. Çeşit çeşit yumurta, otlar, salatalar,  börekler, çörekler, artisan ekmekler… Şu an bile düşündükçe yüzümü güldüren zenginlikte bir sofraydı. En büyük mutluluğu ise mıhlamalarını tadınca yaşadım. Resmen, memleketi ayağımıza getirmişler! J



Ne yiyeceğimize karar vermek zor oldu. Garsonlara çaktırmamaya çalışarak birkaç kez doldurduk tabaklarımızı. Biraz ondan azıcı şundan diye diye bütün menüyü yedik sanırım! J Bıraksalar akşama kadar  masa başında takılacaktık; ama en son enfes bir kahvelerini içip profiterol de yedikten sonra çıkıp sahilde yürümek zorunda kaldık J




Bu arada ekibin ilgisi, güler yüzü ve gösterdikleri özen takdire şayan.



İstanbul’da bu kadar güzel, özenli ve huzurlu kahvaltı yapılabilecek yerlerin sayısı oldukça az! Kendinizi şımartmak, sevdiklerinizle şöyle enfes bir  hafta sonu geçirmek isterseniz Any’deki bruchları kaçırmayın! Benden söylemesiJ