9 Mart 2017 Perşembe

Less is More...



Son zamanlarda en çok kafa yorduğum şey azal(t)mak.

Aslında çok önceden beri aklımı kemiren, içimde dolanan bir şeydi. Vazgeçmek üstüne yazmıştım hatta; çoktaan geçmiş bir yılın hedefleri arasına almıştım, geçenlerde de dert yanmıştım. Bazen düşündüğümü, hissettiğimi yaptım; kimi zaman aklımdan geçenlerin gerisinde kaldım. Ama hep farkındaydım!

Sürekli daha fazlası peşinde koşarken yoruluyorum. Soluksuz kalıyorum bazen. Daha iyisi, daha yenisi, daha çok para, daha çok eşya, onu da alayım, şuna da sahip olayım, bu da benim olsun, evim-arabam-arsam olsun, şu markadan alayım, yenisini ilk ben kapayım, aman bundan da eksik kalmayayım… gibi bir dolu şey arasında ezildiğimi hissediyor(d)um ara ara. Hem kendimde hem de etrafımda çokça görüyorum bu şeyi.

Sanki hepimiz sanal bir gerçeklik içinde ordan oraya savruluyoruz. Bir bilgisayar oyunun ya da ne bileyim büyük bir deney laboratuarının içindeymişiz gibi geliyor bazen.

Durmak, ne yaptığımı hatırlamak; nerede olduğumu ve nereye gittiğimi anımsamaya ihtiyaç duyuyorum böyle zamanlarda. Duruyorum, kararlar alıyorum, yola yeni adımlarla devam ediyorum. Bazen şahane ilerliyorum, bazen tökezliyorum. Ama gidiyorum!

Varışa değil yol alışa inanıyorum ben…. 

Ve ara ara yolun neresindeyim diye bakıyorum da…




En çok tüketim kültürü ve satın-alma davranışlarımız üstüne okuyorum.

Daha evvel de yazmıştım; ekonominin okulunu okumuş biri olarak para hesabı yapmayı, kenara iki-üç kuruş atmayı hiç beceremedim. Babam bu halimi “bizim kız bayat para sevmez!” diye özetliyor; annem ise “senin çaya-kahveye saçtığın paralarla el alem çocuk okutuyor!” diyor. 

Ben de sürekli “Kazandığım para nereye gidiyor yahu!” diyordum. İstediğim birikimi yapamamak, her ay ödediğim yüklü kredi kartı ekstreleri, doyumsuzluk hissi derken paramı nereye harcadığımı göreyim istedim.



Yaklaşık 1,5 aydır harcadığım her kuruşu bir excel dosyasına kaydediyorum! Aldığım ürün-hizmet, ödeme yöntemimin (kredi kartı mı nakit mi), marka-mekan, tutar, tarih, ufak notlar… Her şeyi yazıyorum.  İlk ayın sonunda bir analiz de yaptım. Harcamalarımın yüzde kaçı kredi kartıyla, tüm kategorilerdeki harcama yüzdelerim, sabit giderlerim… Her şeyi öyle apaçık görmek inanılmaz bir deneyim oldu! Neye ne kadar harcamışım, neleri azaltabilirim, ne kadar tasarruf edebilirim gibi bir çok nokta aydınlandı kafamda. Kendime ekonomik bir rota çizmemde inanılmaz bir rol oynadı bu bütçe dosyası.

Bir de işin psikolojik boyutu var. Şöyle ki yazacağını bile bile bazı şeyleri alamıyorsun! İster istemez daha az harcıyorsun; tam bir şey alacakken, yahu bu dosyada onu görmeye gerek var mı diyorsun. Bir duruyor, düşünüyor, daha mantıklı karar veriyorsun. Yani en azından bende böyle bir etkisi oldu :)

Şu süreçte en çok etkilendiğim şeylerden biri de Uruguay eski devlet başkanı Jose Mujìca'nın kısacık şu konuşması oldu:




"Bir şey satın aldığımda ya da siz satın aldığınızda, ödemeyi parayla yapmıyoruz. Ödemeyi, yaşamımızdan para kazanmak için harcadığımız zamanla yapıyoruz."

Bu cümle o kadar kafamı açtı ki!

Kendi kendime küçük egzersizler yapıyorum. Ortalama aylık gelirim ve çalışma saatimi kullanarak saat ücretimi hesapladım. Herhangi bir şey satın almak istediğimde, o şey için kaç saat çalışmam gerektiğini düşünüyorum. Şu t-shirt için 4 saat ofiste çalışmak ister miyim, diye soruyorum kendime. Sırf ben gittim diyebilmek için yeni açılan bir mekanda yemek için 5 saat bilgisayar başında oturur muyum, dolabımda 22. olacak siyah elbise için 8 saat saçma şeylerle uğraşmaya değer mi, ben bunu gerçekten istiyor muyum diye düşünüyorum. Şu ana kadar, sorduğum sorulara dürüstçe yanıt verdim ve bir iştahla almak istediğim şeylerin neredeyse hiçbirini almadım! 1,5 aydaki tek giyim harcamam 8 liralık bir çorap alışverişi desem, sanırım kendimi daha iyi anlatabilirim:)

Bu süreçte tabi ki bazen zorlanıyorum, sıkılıyorum, deli miyim ben yahu diyorum. Ama yine de devam ediyorum. Düşünmekten, okumaktan, kendimi ve alışkanlıklarımı sorgulamaktan vazgeçmiyorum.

Çünkü, iyi hissediyorum!

Almadıkça, azalttıkça, farkında olarak alışveriş yaptıkça, tüketim eğilimimin duygusal zeminini yokladıkça kendimle ilgili daha çok şey fark ediyorum. Ve bu bana müthiş iyi geliyor :)

En azından şu an hissettiklerim bunlar... Bundan sonrası ne olur, ne yaparım, nasıl değişirim; hiç bilmiyorum. Sadece sezgilerimle, merak ettiklerimi deniyorum. Kendimi zorluyorum. Kendimi tanımaya, hayatımı anlamaya çalışıyorum.


Ve sanırım, gerçekten, az olanın çok olduğuna inanıyorum.

Yani, en klişe ve İngilizce tabiriyle "less is more" hocam ;)


6 Mart 2017 Pazartesi

Kıymetli Şeylerin Tanzimi...



En sevdiğim şeylerin başında kitapçı gezmek geliyor. Bazen doğrudan aradığım kitabı bulmak için giriyorum bir kitabevinden içeri; bazen sırf içeride dolaşmak için. Kimi zaman elimde bir alınacaklar listesi oluyor, kimi zaman amaçsızca bakınıyorum raflara… Ne için, nasıl girmiş olursam olayım kapıdan içeri, muhakkak birkaç raf arası geziniyorum. Yeni çıkanlara, çok satanlara, arkada kalanlara… Rastgele bakıyorum kitaplara. Sayfalarını karıştırıyorum, arka kapaklarını okuyorum, yazar adlarını google’lıyorum. Ve en çok, daha evvel hiç okumadığım, bazen adını bile duymadığım yazarları keşfetmeyi seviyorum :)

Geçenlerde bir Cumartesi günü epeyce iş halletmiş, alışveriş yapmış eve dönerken; mahallemizin en sevdiğim-ve tek:)- kitapçısına girdim. Bir alınacaklar listem yoktu; rastgele dolaştım boydan boya raflar arasında. Türk Edebiyatı bölümünün önünde epeyce zaman harcadım. Bir sürü kitap karıştırdım. Ve Kıymetli Şeylerin Tanzimi’ni elime aldım. Yazarının adına daha önce hiç denk gelmemiştim, kitabın ismini duymamıştım ama yalnızca sezgilerime güvenerek kitabı alıp çantama attım.



Kıymetli Şeylerin Tanzimi için bir aile romanı denebilir sanırım. Mahallemizde yaşayan , hadi bilemedin en fazla birkaç durak ötemizde oturan insanların hikayesini anlatıyor. Anneler, babalar, evlilikler, toplumsal roller, önyargılar, direnişler, değişimler, takılı kalışlar, muhafaza etme çabaları, beklentiler, hayal kırıklıkları, inançlar… Ailesinin birkaç kuşağını bir arada görebilenler için çok tanıdık şeyleri anlatıyor… Hikaye, alabildiğine gerçek; alabildiğine doğal.

Kitabın şaşırtıcı yanı ise, üslubu; böylesi olağan şeyleri oldukça kendine has, derinlikli, akıcı bir biçimde ele alıyor oluşu. Bu, elbette yazarın başarısı.



Yazar, Sezen Ünlüönen, bir ilk kitap için oldukça güçlü bir metin yaratmış. Birden fazla bakış açışıyla, ancak tek bir anlatıcıyla kurmuş hikayeyi. Ailenin ve karakterlerin öyküsü, bir prizma gibi ortada duruyor da ışık nereden vurursa farklı bir renk yansıtıyor gibi… Yani nereden, nasıl bir gözle okunursa kendini o denli farklı açabilecek bir hikaye var. Ki bu, oldukça değerli bir şey bence.

Kitabı okurken pek çok bölümün altını çizmek istedim. Bazılarının da üstüne konuşmak istedim. Okurken yazarıyla sohbet etme isteği uyandıran kitaplardan, Kıymetli Şeylerin Tanzimi.

Küçük bir araştırma yapıp-ki kapakta da yazıyormuş zaten:)- yazarın 1987 doğumlu olduğunu öğrenince imrenme, takdir, hayranlık karışımı bir duyguyla devam ettim okumaya.
Bir solukta, derler ya hani… Ben olabildiğince soluklanarak, tadını çıkararak iki gün dolaştım sayfaların arasında. Ada dönüşü, vapurda bitirdim hikayeyi.



Gülendam’ı, Sevim’i, Demir’i, Ezgi’yi, Melahatlar’ı, Nermin Hanım’ı, Fikret Bey’i… Hepsini çok sevdim.

Kitap bittiğinde, kalabalık bir aile buluşmasında tüm gece orada oturmuş ama kimseye görünmemiş uzak bir akraba gibi hissettim kendimi. Tüm karakterler, herkes hem biraz tanıdıktı, hem de tanıdıklarıma bakmadığım bir gözle ele alınmışlardı.

Epeydir bir kitap üstüne yazı yazmamıştım. İstedim ki okuyunca hissettiklerimi paylaşayım…

Herkesin her kitaptan, her hikayeden aldığı bambaşka oluyor. Ben Kıymetli Şeylerin Tanzimi’nden payıma düşeni aldım… Sezen Ünlüönen’in yeni kitabını beklemeye başladım ;)







3 Mart 2017 Cuma

Heyhat...

“Yol çekiyor canım…

Yollara çıkasım var bu ara… Neresi olduğu pek mühim de değil… Maksat yolda olmanın güzelliği sinsin üzerime, küçük bir çantaya sığdırayım yapacaklarımı; dağınık, yalnız, telaşsız gideyim öylece…

Mesela Kaş’a… Bir tepeden bakayım uzaktaki adalara… Denize gireyim gün daha yeni doğarken… Saçlarımda tuzlu sular, yürüyeyim taş sokaklarda…

Veya Bozcaada’da öğleden sonra uykusundan uyansam, kendimi denize atsam… Serin bir sofradan kalkıp sabaha dek kitap okusam… Masamda okunmak için bekleyen kitaplar tükense, sözcüklerin içinde kaybolsam gecelerce…

Ya da Cunda’da küçük bir pansiyonda, salaş bir masada kahvaltı etsem uzun uzun… Yazılar yazsam iki öğün arasında… Döksem içimdeki zehri… Anlatsam, hep anlatsam… Yoruldukça denize baksam…

Şimdi, öyle yorgunum ki… Onca telaş arasında; yapılacaklar, edilecekler, yetiştirilecekler birikmişken içimde yalnızca yol çekiyor canım… Bilmediğim sokaklarda yürüyesim, güzel sofralarda soluklanasım ve uzaklaşasım var…

Heyhat…”

3 Temmuz 2012 ‘de yazmışım bu cümleleri… Neredeyse 5 yıl önce…

Bilgisayarda bambaşka bir şey ararken buldum dosyayı. Bir yazı taslağı hazırlamışım; bu cümlelerden sonrası yok. Yarım kalmış.

Dosyanın tarihine baktım; şaşırdım. Neredeyse 5 sene evvel, neredeyse şu an hissettiklerimin aynısını hissetmekteymişim.

Ne garip!

Hani olur ya filmlerde ya da kitaplarda; insan gençlik haline seslenir, öğüt verir falan…. Yarım kalmış yazımı okurken, ben de oturmuş da yıllar önceki halimle konuşuyormuş gibi hissettim.

“Çok da şeeey etme yaaahu!” demek istedimJ

Bir dolu şey yapıyorsun; değişiyorsun, dönüşüyorsun, yol alıyorsun. Ama her şey her zaman mükemmel olmuyor. Olmayacak. Hayatta hep gitmek istediğin, bunaldığın, yorulduğun vakitler olacak.

Mükemmel seyahatler, şahane sofralar, güzel insanlar… Bir dolu şükür sebebi sunacak hayat sana! Ve onlarla birlikte sıkıntılar, zorluklar, imtihanlar koyacak önüne. Bazen devleşecek boğuştukların, bazen çoğalacak iyi ki dediklerin… Kimi zaman her şey üst üste ; kimi zaman sonsuza dek düzlükmüş gibi gelecek…

Ama hep değişecek.

Doğal olan, bu. Hayatın kanunu, kaderin cilvesi belki; ne demek gerekir bilmem…

Yani, yorulmak da kaçmak istemek de oyuna dahil. Yani günahıyla sevabıyla, her haliyle bu hayat bizim.

İyiyken hep öyle devam edecek; kötüyken hiç geçmeyecek sanıyoruz ya. Hayır, hep öyle devam etmiyor; hayır, geçiyor.

Aslında, şu sıralar yaşadığım yorgunluktan, yapmak istediklerimden, ruh halimden bahsedecektim bugün… Sanki ömrümde ilk kez bu kadar yorgunmuşum gibi geliyordu. Hiç bu kadar uzaklaşmak istemedim sanıyordum. Sonra 5 yıl önceki yazımı okudum… Anladım ki, ben eskiden de yorulmuşum; bunalmışım, bırakıp kaçmak istemişim. Yani, oluyormuş bazen öyle!

Şimdi durmuş, beş sene evvelki yorgunluğumun üstüne yürüdüğüm yolları anımsadım. Ne çok iyi ki kalmış geride!

Dedim ki kendime “Madem öyle… Yine yürürüm, yine yaparım, bir kez daha ayağa kalkarım.”

Yani, bana oluyor öyle… Bazen güçleniyor, bazen dinleniyorum. Ve biliyorum, her ânı hikayemin; eşsiz bir parçası ömür denilen seyahatimin.

Yani, ey şimdiki halim:


Çok da şeeey etme yaaahu!” ;)