6 Eylül 2011 Salı

İyiki Var Dedirten İnsanlardan Biri:)

İstediği şeyin peşinden giden insanlara hayranlık duyuyorum ben hayatta en çok!

Sahip olduğu şeyin kıymetini bilen, yılmayan, çalışan ve üreten kişiler oluyor genellikle bu cesur insanlar. Ve nerede olurlarsa olsunlar duruşları, enerjileriyle fark yaratıyor, fark ediliyorlar. Bir ışık taşıyorlar.

Bu ışığa sahip insanlardan biri Deniz. Deniz Özçelik. Sesiyle büyü yapan, aklından ve kalbinden akan melodilerle ruhunuzu doyuran, aklıyla, berraklığıyla insanı derinden etkileyen biri.

Şimdi buralardan çok uzakta, Amerika’da dünyanın en saygın müzik okullarından birinde, Berklee College of Music’te!

Deniz’le Gaziantep’te kalabalık bir sofrada tanışmıştık. ‘Boğaziçili’ kontenjanından tanıştığım bu kız Boğaziçi Elektrik Elektronik Mühendisliğinde okuduğunu söylediğinde içimden ‘vayy be!’ demiştim. Sonra bana ‘vayy be!’ dedirtecek bambaşka hallerine şahit oldumJ

Boğaziçi Elektrik Elekronik Mühendisliği gibi milyonlar arasından seçilen ilk 100’ün okuduğu, ağır bir bölümün yanı sıra konservatuara devam ediyordu Deniz. Haftasonları ben yaratıcı yazarlık dersleri için Kadıköy’e gidip gelirken vapurda karşılaşıyorduk. O müzik dersinden çıkmış oluyordu, ben yazı. Ayaküstü sohbetlerimiz içimdeki umudu tazeliyordu hep; hevesle, özenle bahsediyorduk yaptıklarımızdan, yapmayı istediklerimizden.

Bestelerini dinledim sonra. Su gibi akar, insanın içine dolar Deniz’in müziği. Dinledikçe çoğalır insan; uzak şehirleri, başka insanları ve hayatı düşünür en yalın haliyle. Kimi melodileri üzerine yazılar yazdım, bazı besteleri ilham perisi olup kondu masama. Sahnede şarkı söylerken görünce ise büyülendim. O berrak, naif kız kocaman bir ışık kütlesi gibi kendine çekiyordu tüm bakışları, göz kamaştırıyordu. Nasıl yetenekli, nasıl da tutkuluydu!

Bir akşam evde çay demlemiş, karşılıklı kanepelerde otururken Berklee’de geçirdiği yazokulundan ve önümüzdeki dönem yapacaklarından konuştuk. Ben o akşamki yüz ifadesini hiç unutmadım. Gözlerindeki ışık, hayallerini cümleleştirirken sesinin heyecanlı titreyişi ve kararlılığı büyüledi beni. İyiki dedim, iyiki böyle insanlar geliyor dünyaya, kesişiyor yollarımız…

Sonra yürüyüşe çıktık. Geceyarısını geçmişti sanırım. Yağmur yağıyordu. Sanattan, üretmekten ve düşlemekten söz ettik. Yürüdük. Aynı yolu üç kez gittik geldik. Islandık. Aşk’la konuştuk.

Ben şimdi ne zaman güçsüz hissetsem kendimi, beceriksiz kalsam hayat karşısında, bütün telaş arasında heveslerimi unutmaya kalksam işte o a gece yürüyüşünü anımsıyorum.

Heveslerim, umudum ve enerjim tazeleniyor.

Deniz şimdi çok uzak bir ülkede, çok az insanın elde ettiği bir başarıyla yüzde yüz burslu olarak Berklee’de okuyor. Biliyorum oradakileri de büyülüyor, büyüleyecek!

Sonra tekrar buraya dönecek ve sesindeki sihir bu topraklara da değecek:)

İyiki sanat var yeryüzünde! Ve iyiki böyle güzel insanlar yetişiyor dünya üzerinde;)

Deniz'den bir beste dinlemek için...


Deniz hakkında çıkan bir haberi izlemek için tıklayabilirsiniz:)

3 Eylül 2011 Cumartesi

Her Ömür Yarım Bir Hikaye Nihayetinde!

‘Gece oğlu gelmiş, o turmuşlar 3’e kadar, sohbet etmişler. Göğsüm ağrıyor demiş hafiften, dolanmış biraz evin içinde. Geçer demiş, yorgunluktandır. Sonra yatmışlar. Sabah ezanı namaza uyandırmaya gitmiş eşi yanına, ‘Hacı!’ demiş ‘Hadi uyan.’ Seslenmiş seslenmiş, ses vermemiş. Ölmüş yatağında…’ diye anlattı annem şaşkın bir ifadeyle.

Bayram sabahıydı. Hem ‘tatil yahu uyusam azıcık’ hem de’ bayram sabahı ne uykusu yahu’ sesleri içimde, mahmur mahmur güne başlamaya çalışırken ölüm haberi duyunca kalakaldım öylece. Yüzünü anımsamaya çalıştım. Kocaman bir bahçede yürürken, en son yıllar evvel gördüğüm bembeyaz sakallı, güleç yüzü geldi aklıma. O bahçe nasıl da kocaman gelirdi bana, çocukken. Hiç bitmez sandığım, etrafı fındık ocaklarıyla dolu uzun taşlı bir yoldan varılırdı. İki katlı o köy evi, avlusu ve bahçesiyle ilkokulda resim derslerinde yaptığımız o uzak evlerin bendeki canlı karşılığıydı. Ve bahçesinde elinde ufak bir değnekle dolaşan Hacı Amca... Eski, bulanık bir anı...

O bayram öğleden sonrasında, o kocaman sandığım bahçenin hiç de öyle büyük olmadığını farkettim oysa! Avlunun her yanında insanlar vardı ve evin önünde bir cenaze yıkama aracı. Erkekler bahçeyi doldurmuştu. Arabadan yana çeviremedim kafamı, annemle içeri girdik hızlı adımlarla. Ağıt yakılıyordu. Yaşlı teyzeler, tanıdık yüzler, anımsar gibi olduklarım... Sessizce bir köşeye oturdum, başımdaki yemeniyi çekiştirdim, ne diyeceğini bilmeyen insanlara özgü bir halde belleğimi yokladım.
Çocukluğumun yemyeşil bahçelerinde dolaştım. Ve anladım ki ölümün uğradığı toprakta, insan olgunlaşıyor, yetişkinliğe varıyor bir anda. Çocukluk, ölümün bir oyun gibi geldiği, kimse bizi bırakıp gitmeyecek sandığımız o masal ülkesi...

Bazı ölümler nasıl da yarım bırakıyor çocukluğumuzu...

Ve hayatımıza değen her ölümle nasıl da yaralanıyor içimizdeki çocuk...

‘Uykusunda, yatağında ölmüş ama.’ Diye düşündüm. ‘ Acısız bir ölüm... Allah ölümün bile hayırlısını nasip etsin!’

Ne bilinmez bir yolculuk ölüm!

Bir an geliyor, sonrası yok...Bir anda kesiliveriyor hikaye. Yapacakların, planladıkların, hayal ettiklerin... hepsi kaybolup gidiyor.

Bir insan gidince ona dair pek çok şey de siliniyor aslında. Herkesin belleğinde ne kaldıysa o kadar yaşıyorsun... Herkes kendince yeniden, yeniden yaratıyor senin ömrünü, anlattıklarıyla, hatırladıklarıyla... Özünü alıp gidiyorsun bu dünyadan...

Ne garip... Hiç tamamlanmıyor senden kalanlar...

Çocukluğumun o kocaman bahçesinde helallik alındı sonra. Sırayla yüzüne son kez baktı en yakınları... Sonra o kalabalık camiye doğru yürümeye başladı. Yeşil örtülü tabutu omuzlayan oğlu, çocukluğumun o uzun boylu, iriyarı abisi nasıl da küçük bir çocuk gibi göründü gözüme!

Arkalarından baktım. Bahçede dua okunmaya başladı.

Neler planlamıştı bu bayram sabahı için acaba diye düşündüm...Kimlerle bayramlaşacaktı, kimleri bekleyecekti o avluda...

Ah ölüm...

Nasıl da acıtıyorsun çocukluğumun canını!

Ve nasıl yarım bırakıyorsun bizi...

Nihayetinde, her ömür yarım bir hikaye...

Ötesi yok.