30 Aralık 2016 Cuma

Kurabiye...

Ben ilk kez bu kış kurabiye yaptım.

Zencefilli ve tarçınlı kurabiyeler…

Herkes yapıyor; bir dolu tarifi var dergilerde, bloglarda… Ben de epeyce farklı tarif okudum ama evdeki malzemelerle ve kendi elim değdiğince farklılaştırdım. İstedim ki zencefili biraz fazla olsun, damakta buruk bir tadı kalsın. Zencefilin ve tarçının şifası evi sarsın istedim.

İlk kez hamur açtım ben. Oklava yoktu; elimle açtım. Bileğimde hala bir sızı…

Bu meşhur “kış kurabiyeleri”nin içine pekmez konurmuş, onu öğrendim. Annemin her yıl, evet hiç üşenmeden her yıl,  memleketten evime taşıdığı doğal pekmezi yok ettiğimi o an hatırladım. Ve içime lök diye bir şey oturdu. Ne kıymetliydi, oysa. Çaktırmadan taşınma sırasında yok etmiştim. Ve şimdi yana yakıla tüm dolaplarda pekmez arıyordum. Aradığım o iki kaşık pekmez, annemin yaptıklarının nasıl da farkında olmadığımı akıttı içime…

Pekmez yoktu, farklı çözümler buldum kendimce. Okuduğum bir dolu tariften hiçbirine uymadı. Benim kurabiyelerim, oldular. Fırından çıkardıkça mis gibi koktu ev. İçim ısındı.

Bir tepsi kurabiye, evi daha bir “ev” yaptı sanki… Tarçın kokusu, el emeği, özen sindi eve…

Keskin zencefil kokusu anılarıma değdi. Babaannemi hatırladım. Çocukluğumun kokularını. Her kış yaptığı reçellerin, yoldan her gelişimizde mutfakta hazır bekleyen kızartmaların ve nedense en çok da yaptığı domatesli pilavın kokusunu

Hayat, akıp gidiyor. Soluksuz, duraksız ve telaşla. Pek çok şeyi unutuyoruz, her şeye alışıyoruz, değişiyor ve dönüşüyoruz. Ama çocukluğumuz, yuvamız, ailemiz ve anılarımız hep bizimle kalıyor Nereye gidersek gidelim, kim olursak olalım, nasıl bir hayat yaşarsak yaşayalım…

Evleri yuva yapan o kokular bence; o emek, özen ve küçük dokunuşlar… Nasıl işliyor içimize, nasıl da bize ait oluyor hepsi…

İnsanın sığınacak anıları ve ait hissettiği –huzurlu- bir evi olması, şu dünyadaki en büyük zenginlik galiba.

Zencefilli tarçınlı kurabiyelerim...


Babamın evinin, annemin mutfağının kokusunu düşündüm sonra… Onların sofrasında daha çok vakit geçirmeli, daha çok çekmeli kokularını içime…

Hayat, ne acayip.

Bir tepsi kurabiyeye ya da bir tabak domatesli pilava gözleri dolabiliyor insanın.

Herkes mi böyle, yoksa ben mi yaşlanıyorum?

Bir tepsi kurabiye yaptım. Ev daha bir “ev” oldu sanki. Zencefil ve tarçın kokusu sindi her şeye…

Gözlerim dolu dolu; içim sıcacık… Şükrediyorum, yaşadığım her şeye; çocukluğuma, anılarıma ve bugünüme…


Yeni bir yıl geliyor, bir yıl daha geçip gidiyor ömürden… Dilerim yeni yılda da evlerimizde sağlık, huzur ve bereket olsun! Güzel kokularla dolsun yuvamız ;)





Yazıyı yazarken hep bu şarkıyı dinledim; siz de dinleyin isterim...

23 Aralık 2016 Cuma

Masal Yolunda…


Judith Malika Liberman, bir masal anlatıcısı. Kendi deyimiyle anlatma sanatı ile uğraşıyor. Aslen bir Fransız, Amerika’da eğitim almış, dünyanın farklı coğrafyalarında masallar dinlemiş, hikâyeler anlatmış ve yaklaşık 13 yıldır Türkiye’de yaşıyor, buralarda masal anlatıyorJ

Judith’le tanışmam işim gereği oldu aslında. Geçtiğimiz seneye kadar eğitim, seminer ve etkinlik organizasyonlarıyla da ilgilendiğim bir işim olduğu için iyi konuşmacıları ve ilham verici isimleri yakından takip ediyordum. Judith’le de yolumuz şirkette düzenleyeceğimiz bir seminer vesilesiyle kesişti. Hayatta her şeyin bir sebebi olduğuna inanan biri olarak, bu karşılaşmanın, tam zamanında, ihtiyacım olan şeyleri duymam için gerçekleştiğine inanıyorumJ

Pürdikkat dinlediğim, notlar aldığım, eşe dosta anlattığım şahane bir seminer verdi Judith, bizim ofiste. Ardından küçük bir ekiple yemek yedik. O kadar keyifli, o kadar zengin ve öylesine ilham verici bir sohbetti ki ne zaman o sofrayı hatırlasam kocaman bir gülümseme yayılıyor yüzüme.

Sonrasında Judith’in kitabı Masal Terapi ‘yi okudum. Okumak dediysem, Masal Terapi farklı bir kitaptır; baştan sona okunmuyor. Bir rehber gibi; aklınızdan veya kalbinizden geçen şeyler için rastgele bir sayfa açıyorsunuz, denk gelen masalı okuyorsunuz. Yani, bir nevi yol arkadaşlığı ediyorsunuz. 




Kitapla ilk yolculuğum iş seyahati için gittiğim Diyarbakır uçağında başlamıştı. O an tam da ihtiyacım olan masalı açmış, yol boyu üstüne düşünmüştüm. Sonrasında kitaptan hikayeler okuyup içime döndüm epeyce; okuduklarım üstüne çok düşündüm, çok şey hissettim ve çok konuştumJ

Kitabı eşe dosta hediye ettim; Judith’in masal gecelerini yakından takip ettim. Ki bu masal geceleri şahane oluyor! Judith, İstanbul’un –ve aslında Türkiye’nin çeşitli yerlerinde- her ay farklı bir tema ile masal geceleri yapıyor. Bir sahnede, yetişkinlere masallar anlatıyorJ Müzisyen arkadaşı Tahir Ayne de kendisine eşlik ediyor. Ben fırsat ve bilet buldukça bu geceleri takip etmeye çalışıyorum. Hatta fazla biletler alıp arkadaşlarımı zorla masal gecelerine götürüyorumJ




Bu hafta başında da Kumbaracı50 ‘de bir masal gecesi vardı. Aralık ayının teması “Yeniden Doğmak” idi… Bir yıl biterken, yeni bir yıl başlarken, geçmiş zamanı ve önümüzdeki vakti düşünürken bana o kadar iyi geldi ki Judith’i dinlemek…

Masal gecesinde, Judith'i beklerken; Kumbaracı50 'de...

Masalına başlamadan evvel, içime dokunan ve kafamı açan küçük bir girizgah yaptı. “Ben sorulara aşığım!” dedi ve devam etti “ Soru doğumsa, cevap ölümdür.” Şimdi herkesin her şeyin sadece cevabıyla ilgilendiğinden, Google’ın her şeye hemen cevap bulduğundan ve daha soru bitmeden cevaba geçme kaygımızdan bahsetti. İçimizdeki soruları susturdukça merakımızın, hayal gücümüzün, yaratıcılığımızın nasıl da yok olduğunu şak diye yüzümüze vurdu…

Günlerdir bunu düşünüyorum… Herhangi bir soru üstüne düşünmeye bile mecalimiz olmayışını, tak diye bir cevap alıp bir sonraki adıma geçme hevesimizi, yoldan ve yolculuktan ziyade “sözde hedef”lere kilitlenişimizi… Nasıl mekanik, nasıl aynı ve nasıl da hevessiz yol alıyoruz, böyle olunca…

Oysa zihnimizde ya da gönlümüzde beliren her soru, yeni bir kapı açıyor ömrümüze…Neden ben?” diyoruz mesela; bu konuda ne yapabilirim, nereye gidiyorum, ben ne istiyorum, bunu niye böyle yaptım, bu işi neden hep böyle yapıyoruz, ne için buradayım…. Ve daha nice soru; ister sadece bize dair isterse dünya meselelerine odaklanan bir dolu soru çıkabilir karşımıza. “Herkes bilir bunu yahu!” diye ya da ezberlenmiş, öğrenilmiş o kalıp cevaplarla yola devam ediyoruz; ama yol alamıyoruz. Hep aynı ayak izlerine basa basa olduğumuz yerde takılıp kalıyoruz…

Oysa yol almak için, yolculuğun farkında olmak için karşımıza çıkan soruların da peşinden gitmemiz gerekiyor; cesurca, dürüstçe ve korkusuzca… Çünkü güzel olan, ömre kıymet katan bu! Aksi, çoğu zaman başkalarının doğrularıyla bezeli, sıradan ve benzer hikâyeler… Oysa masal içimizde; hikâye de bizim!

Ben şu sıralar, en çok, masalıma sahip çıkmak istiyorum. Ve içimden, aklımdan, yüreğimden gelen soruların peşi sıra gidebilmek…

Dilerim yeni yıl, her adımda kendi hikâyemizin kahramanı olmayı başarabildiğimiz bir yıl olur! J







16 Aralık 2016 Cuma

Güzel Şeyler…

Bu ara hiç keyfim yok.

Okuduğum, duyduğum, gördüğüm her şey can sıkıcı bir tat bırakıyor aklımda ve kalbimde. Dışarı çıkmak, bir şeyler yapmak, hatta yaşamak bile ağır geliyor.

Kendi kabuğuma çekilmek ve öylece durmak istiyorum.

Ama olmuyor işte… Hayat hep, her zaman olduğu gibi ve her şeye rağmen devam ediyor.
İşe gidiyor, yemek yiyor, dolmuşa biniyor, yürüyor, konuşuyor, gülüyor, susuyor ve anlatıyoruz… Hayat akıyor, zaman geçiyor. Dünyanın kanunu galiba, böyle…

Madem öyle, ağzımdaki o kekremsi tat biraz olsun azalsın istedim. Güzel şeylerden de söz edelim, biraz ümidimiz artsın, sesimiz ve nefesimiz ferahlasın istedim.

O yüzden, güzel bir şeyden bahsedeceğim, bugün, uzuun bir aradan sonraJ




Benim bir arkadaşım var. Arkadaştan da öte; dosttur, candır, kız kardeş sayarım kendime. Çok çalışkan, acayip hırslı, üretken, durmayan, yorulmayan bir tiptir. Elini attığı her işi de layıkıyla yapar. Güzel sonuçlar alır, başarıdan başarıya koşar. –Tamam, gelişime açık yönleri de var tabi ki ama onlar bu yazının konusu değil! :p-

En son, yerinde duramayıp 9-6 bir işi varken, kocaman bir plazada havalı bir ünvanla ve yoğun bir şekilde çalışırken kendini Kapalıçarşı yollarına vurdu ve takı tasarım kursuna başladı. Ve çok kısa bir sürede şahane takılar yaptı, yapmaya da devam ediyor. Vallahi! Evde gümüş kesiyor, değerli taşların peşinden koşuyor ve neredeyse tezgah başında sabahlıyor! J



İlk yaptığı kolye doğum günü hediyesiydi banaJ Yaprak şeklinde, yakut taşlı, zarif ve şık bir parçaydı. Bayılarak kullanıyorum ve her taktığımda insanlardan övgüler alıyor-um- J 

Bu benim doğum günü hediyem; ilk tasarımlardan bir tanesi! Bayılarak kullanıyorum:)


Sonra eşe dosta hediye etmeye başladı. Sohbet ederken ilham aldı, yeni şeyler tasarladı. “Yahu ne duruyorsun! Daha fazlasını da yapabilirsin.” baskılarımıza dayanamayıp kendine bir instagram hesabı açtı. Yaptığı şeylerin bir kısmının fotoğraflarını burada paylaşıyor. Ben, neredeyse her fotoğraf sonrası, “Bundan da istiyorum!” diye mesaj atıyorum kendisineJ 

İsim konusunu da çoook düşündü! Sonra buldu:


Dünya kolye! Nasıl güzel, nasıl ilham verici... Tabi ki bende de var! :)


SadeHane instagram sayfasından yaptığı takıları takip edip dilediğinizi sipariş verebilirsiniz. Ya da kendisiyle iletişim kurabilirsiniz; aklınızdakileri, istediklerinizi paylaşırsanız size özel tasarımlar çalışıyor.  Kimsede olmayan, eşsiz, el emeği bir şeyi kullanmak gerçekten çok güzel:)


İsterim ki siz de bir göz atın; el emeği, özenli ve biricik hediyeler verin kendinize, çevrenizdekilere…

Çünkü hayatta en kıymetli şey, insan emeği… Çünkü, sadece arkadaşım yapıyor diye değil, bunca fabrikasyon, birbirinin aynı, tüketim odaklı şeyin arasında böyle özenli işlerin değerli anlaşılsın istiyorum! Çünkü, durmayan, üreten, bir şeyler yapan insanları görmek, bilmek, okumak  bir parça da olsa ümidimi arttırıyor şu günlerde…

Çünkü birbirimize hediyeler vermenin, güzelliği ve umudu çoğaltmanın vaktidir…

Dilerim, üreten ve yılmayan, insan emeğinin ve özeninin kıymetini bilen herkesin yolu açık, yüreği ferah olsunJ

Bunu özellikle istedim ben, benim için tasarlandı! Çünkü kendime, insanlara ve dünyaya hatırlatmak istediğim bir şey var. Yavaşlayalım. Her şeyin ve her anın farkında ve kıymetini bilerek yaşayalım ;)



7 Haziran 2016 Salı

Deli Kızın Çeyizi

Yine arayı açmışım; en son yazıdan bu yana bir buçuk ay geçmiş. Dönüp bakınca ne çok şey sığmış bu bir buçuk aya yahu, diyorum!


Neler mi oldu?


·       Nişanlandım mesela bu arada. Parmağımda bir yüzük ve artık bütün sülalenin gözbebeği bir sevgilim varJ Her gören “Ee düğün ne zaman?” diye soruyor ve bol bol tavsiye veriyor. Askerlik ve hamilelik anılarının yanı sıra düğün deneyimleri de anlatıla anlatıla bitirilemiyormuş, yeni öğrendim;)

Annemin nişan için el emeğiyle hazırladığı lavanta keseleri; kokusuyla mest, anısıyla mutlu ediyor:)

·       Günübirlik seyahatler, küçük kaçamaklar, oradan oraya gezmeler yine hayatımın en sevdiğim aktivitesi olmaya devam ediyor. Dolayısıyla az uyku, çok gezme, bol adım stratejisine devam ediyorum! Ve hala boş vakitlerimde ucuz uçak bileti kovalıyorumJ


Ayağımızı yerden kesen seyahatler; bol olsun:)


·       Sporla aram çok iyi değildir, bilen bilir. Ne doğru düzgün takım tutarım ne herhangi bir branşı düzenli takip ederim. Çok bilgi sahibi de değilim. Geçenlerde bir arkadaşımın davetiyle basketbol maçına gittim. Ve acayip eğlendim!  Anadolu Efes-Fenerbahçe maçını statta, hatta stadın içindeki bölümde seyretmek çok keyifliydi. Bir de ortam beklediğimden çok daha rahat, nezih ve güzeldi. Kalbimi Anadolu Efes’e kaptırdım ve bundan sonra maçları takip etmeye kararlıyım ;)


·       Tiyatro Festivali’ni de kaçırmadım tabi. Festivalin açılış oyunu Godot’yu Beklerken ‘i seyrettim ve mest oldum! Şahika Tekand, yine yapmış yapacağını ve şahane bir işe imza atmış. Godot’yu Beklerken, üniversitede aldığım drama derslerinde okuduğumuz, sevdiğim ve üzerine kafa yorduğum bir metindi. Festival programında görünce de en çok merak ettiğim oyun oldu. Koşarak gittim ve “Vay be! Ne güzel yorumlamışlar.” Diyerek çıktım. Godot’yu Beklerken, bence zor bir oyundur, kafa açıcıdır, farklıdır. Şahika Tekand –ve elbette ekibi-  yine başka bir yorumla, etkileyici bir  performansla metni çok iyi anlamış, aktarmış. Oyuncu seçimi ve ekibin ayrı ayrı performansları çok ama çok başarılı. Olur da önümüzdeki sezonda oynarsa, kaçırmayın; seyredin ;)

Godot'yu Beklerken...


·       Haziran ayındayız ve havalar çok dengesiz, malum. Mesela şu an yağmur yağıyor! J Biz de bu dengesiz havalar planlarımızı bozdukça, bedenimizi yorgunluğa vurdukça bol bol film seyrediyoruz. O yüzden, birkaç film tavsiyesi sıralayabilirim:

§  Taksi Tahran – Cafer Penahi
§  The Brand New Testament (Yeni Ahit) – Jaco Van Dormael
§  Demolition – Jean Marc Vallee
§  Çölde Çay – Bernardo Bertolucci





·       Yakında yeni bir evimiz olacak! Ev aramak, bulmak ve kurmak inanılmaz zor olabiliyormuş. Biz şimdilik oldukça şanslı ilerliyoruz. İlk baktığımız evi tuttuk. Eşya alma aşamasındayız. “Çeyiz hazırlama” ve “ev kurma rehberi” yazıları yazmak istiyorumJ Zira bu ara favori markalarım, gündemim ve alışveriş önceliklerim fazlasıyla değişti. Çamaşır makinalarının özellikleri, kumaş çeşitleri, ağaç-kaplama türleri, mobilya ölçüleri… gibi konularda çalışmalarım sürüyor. Sizin de deneyimleriniz, tavsiyeleriniz varsa paylaşın lütfen! Çünkü alışveriş sürecine gelin –damat-evlilik sözcükleri girdi mi kazık yemek, punduna getirilmek çok olası. Kendimizi bundan olabildiğince korumaya çalışıyoruz. Aydınlatıcı yorumlara, yönlendirmelere ihtiyacımız varJ

26 Nisan 2016 Salı

#KeşifGünlüğü #Ajanda ya da #HepsiBirArada





  • İstanbul’da erguvan vakti… Erguvan ağaçlarının, renklerine de mevsimine de bayılıyorum. Boğaz’a inen sokaklarda yürümenin, doğanın gücüne ve içimizdeki o “yenilenebilir” enerjiye hayran kalmanın zamanıdır!  Her yıl bu vakitler, sanki kendimi yeniden ve yeniden doğuruyorum.


  • Doğum günüm… 21 Nisan… Bu sene ilk kez, bir kişiyle daha paylaştım doğum günümüJ

Sevgilim ve benim doğum günümüz aynı! Nasıl oldu, koca dünyada 365 gün arasında nasıl aynı güne denk geldi yeryüzüne teşrifimiz bilmiyorum… Hayatın ve aşkın güzel tesadüflerini seviyorumJ

Kocamaaaan bir sofrada sevdiklerimizle kutladık yeni yaşımızı. Mutluluktan ağzım kulaklarımdaydı sanırım bütün gece. Ara ara o sofraya baktım ve şükrettim, kelimelerim yettiğince. Bir kez daha anladım: Ömürde biriktirebildiğimiz tek şey, insan. Gerisi, hep yalan.
Yanımda olan, beni-bizi şımartan, “mutluluktan kalbim patlayacak sanırım” dedirten herkese çok teşekkür, bin şükür! J

21 Nisan...


  • Bu ayın en güzel keşiflerinden biri Yeni Lokanta oldu. Şef Civan Er’in Kumbaracı Yokuşu’ndaki  şahane mekanı!

Son dönemlerde İstanbul’da sürekli açılan yeni mekanlardan, bu mekanların aynılığından, kalabalığından ve aşırı pahalılığından bunalmış bünyeme ilaç gibi geldi. Epeydir gittiğim en iyi restoran, Yeni Lokanta

Yediğimiz her şey enfes, sunumlar özenli ve servis güleryüzlüydü. Hesap ise böylesi şık ve şahane bir mekanın hak ettiği kadardı; fiyatlarda aşırıya kaçmamaları ayrıca kalbimi kazandı. Ben birkaç gündür eşe dosta Yeni Lokanta’yı anlata anlata bitiremiyorum, “muhakkak gidin” diye salık veriyorum. Siz de es geçmeyin, gidin; eminim çok beğenip bana teşekkür edeceksinizJ Ha bir de gitmeden rezervasyon yapmayı ihmal etmeyin;)

 
Hayalgücü ve Yaratıcılık Atölyesi'nden...
  • FunOfis. 5,5 yıl süren yetenek yönetimi tecrübem boyunca en çok kafa yorduğum şey çalışan mutluluğu idi. Türkiye’de şirketler çalışan mutluluğunu yeni yeni konuşmaya başlıyor; çalışanlarının iş dışındaki hayatlarına dokunmaları gerektiğini yeni fark ediyorlar. Bu alanda büyük kurumsal dönüşümler vakit alacak gibi… Ama şükür ki şahane genç insanlar var! Okuldaşlarım Selin Yetimoğlu ve Fırat Çakkalkurt da “vallahi benim aklıma gelmişti!” dediğim bir şeyi gerçeğe dönüştürmüşler. Bir dolu şahane atölye-workshop gerçekleştiren mekansız bir ofis kurmuşlar! Ben sevgili arkadaşım Psikolog Sibel Karamaraş’ın bir atölyesi vasıtasıyla haberdar oldum. Bir Cuma akşamı sevgilimi de yoldan çıkarıp Sibel’in Hayal Gücü ve Yaratıcılık atölyesine katıldım ve acayip güzel vakit geçirdim. Tavsiyemdir, TV karşısında vakit öldürmek yerine FunOfis’in farklı atölyelerine katılın;) Etkinlik takvimlerini, internet sitelerinden ve facebook sayfalarından takip edebilirsinizJ



  • Şimdilik aklımdan geçenler bunlar! Aslında bir dolu şeyi daha, uzun uzuuun anlatmak istiyorum ama bu ara pek koşturmacalı, pek telaşlı… Haftaya nişanımız var a dostlar!
Evlenecek çiftlerin ilk istikameti Eminönü! Fotoğraf da bir cumartesi sabahı Eminönü'nde soluklanıyorken, sıkılıyorken, bir sonraki adımı hesaplıyorken... :)

Günlerim kese, ayakkabı, bohça, elbise, hediye ve bilumum gelenek arasında hızlıca geçiyorJ
Ben kafamı toplayıp kendimi yine yollara, kitaplara ve sözcüklere vurana kadar esen kalın;)


13 Nisan 2016 Çarşamba

İdrak...



Bizi çok övdüler, çok pohpohladılar; aslansın, prensessin, mükemmelsin diye diye gazladılar… Bence bütün sorunlarımız bundan!

Vallahi.

Bu aralar bu “mutsuzluk” konusuna kafayı taktım. Etrafımdaki herkes iş-ilişki-hayat üçlüsünden en az biri, muhtemelen de tamamı söz konusu olduğunda sürekli mutsuzluğunu dile getiriyor. Sabah kahvaltılarında, kahve molalarında, iş çıkışlarında bir araya geldiğimizde konu dönüp dolaşıp nelerden rahatsız olduğumuza, sıkıntılarımıza geliyor. Konuşuyor, susuyor, asık suratla oturuyoruz.

Geçen gün bir öğle yemeğinde, sevdiğim bir arkadaşımla yine bu “mutsuzluk” üstüne laflıyorduk. “Ya etrafımda “mutlu” diye tanımlayabileceğim 3 insan yok galiba.” Dedim. Sonra düşündüm, dışarıdan epeyce iyi görünen hayatlarımız var. Çevremdeki insanlar iyi eğitimli, güzel işleri olan, çoğunlukla ortalamanın üstünde para kazanan insanlar. Genelde İstanbul’da, iyi yerlerde, bol bol seyahatle, dünyayı ve memleketi keşfederek geçen rahat hayatlarımız var. Ailelerimiz de çok şükür başımızda, yanımızda ve arkamızda. İyi yetiştirilmiş, güzel çocuklarız biz. Peki neden bu kadar mutsuzuz?

Babamlar da böyle sabah 9-akşam 6 çalışıyordu, daha az maaşla, bizim şimdi yaptığımız pek çok şeyin ihtiyacını bile hissetmeden yaşayıp gidiyorlardı. Biz şımarıklık mı ediyoruz yahu?” dedim.
Arkadaşım ağzındaki lokmayı bitirdi ve “Doğru.” Dedi. “ Mutlu diyebileceğimiz kim var çevremizde?”

İkimizin de aklına aynı anda aynı isim geldi. “Özkan!” dedik ve gülümsedik.

Sonra Özkan’ın mutluluğu üstüne konuşmaya başladıkJ

Özkan, üniversiteden arkadaşımız. Zeki, parlak ve acayip iyi bir çocuk. Liseyi yatılı okumuş, Boğaziçi’ne geldiğinde de yurtta hepimizin en sevdiği insanlardan biri olmuştu. Okurken hep çalıştı, bir yandan Amerikan futbolu oynadı bir yandan doğum günü-tatil-kutlama hiçbir fırsatı kaçırmadı ve yanımızda oldu. Hep çok başarılıydı. İnanılmaz bir çevresi vardır; çok insan tanır, herkes tarafından epey sevilir. Okul bitti, yine okuldan bir arkadaşımız Ece ile evlendi. Düğünleri, katıldığım en eğlenceli düğün olabilir! Hala hatırlıyor ve “ne güzel düğündü be!” diye konuşuyoruz. Aramızda en erken “müdür” olan o oldu galibaJ Şimdi bir de minik kızları var. Her görüştüğümüzde hep aynı samimiyeti ve enerjiyi hissedebildiğimiz nadir ve kıymetli insanlardan.

Özkan’ın başarıp da bizim kaçırdığımız ne peki?” diye sorduk birbirimize.

Arkadaşım, “Çünkü Özkan’da babalarımız gibi yetişmişti aslında.” Dedi. “Her şeyi kendi yaparak, çalışarak, “daha korunaksız” büyümüştü.”


Kafam açıldı!

Evet, ben evde odamda kitap okurken Özkan Eski Foça’da- adamın memleketi bile güzel! J-  turistlere halı satmaya çalışıyordu. Pek çok şey için emek veriyordu. Ailesine destek oluyordu. Aldığı her şey ve yaşadığı her an için uğraşıyordu. Ben liseden mezun olduğumda babam her şeyi ayarlayıp beni Londra’ya göndermişti. Havaalanına bile şehirdışından getirip bırakmışlar. Cebime ihtiyacım olandan çok daha fazla para koymuşlardı. Özkan ise Amerika’ya üniversitede work-and-travel’a gideceği vakit vize, konaklama, otel her şeyi kendisi planlıyor; masraflar için birikim yapıyordu. Geriye dönüp bakınca onun Amerika maceralarını hepimizin yıllarca kahkahalarla dinlediğimizi, benim Londra’ya gittiğimi pek çoğunun bilmediğini fark ettim.

Uğruna çaba göstermediğimiz hiçbir şey tam olarak hikayemizin bir parçası olamıyor aslında. Yerini bulamamış bir puzzle parçası gibi sallanıyor ömrümüzde.

 Mevzu salt para-ekonomik güç falan değil; “an”da olmak, çaba göstermek, emek vermek aslında…

En mühim şey, hayata emek vermek, yaşadığımız her an ve her deneyim için çaba göstermek; hayatın kıymetini bilmek…

Biz ailelerimizin “korunaklı” ve “kusursuz” yetiştirdiği çocuklar olarak, elimizi hayata değdirmeden; çıktığımız seyahatler, gittiğimiz okullar, giydiğimiz kıyafetler-ayakkabılar için çaba harcamadan, heves etmeden büyüdük. Yaşadığımız standartlar bir paket halinde sunuldu. Evet, “çok şükür” dü, “Allah gördüğümüzden geri bırakmasın” dı.

Bugün, hayat anne-babalarımız kadar bonkör olmadığında afallıyoruz işte!

En iyi iş, en çok maaş, en iyi ilişki diye bir şeyin olmadığını, ben bunu hak ediyorum dediğimiz her şeyin tak diye önümüze sunulmadığını; her güzel şey için çaba harcamamız gerektiğini idrak etmekte zorlanıyoruz. Zor-la-nı-yor-um.

Hayat önümüze bir paket sunmuyor; an’da kalmak için, deneyimlerimizi yaratmak için, kendi hikayemizi oluşturmak için sürekli emek vermek zorundayız.

Biz anne-babalarımızın hayata değdirmeden büyüttükleri kıymetli çocukları, şimdi kendi hikayelerimizin farkına varmayı ve yalnızca “kendimiz” olmayı öğreniyoruz.  Hayat bize el-bebek gül bebek gibi davranmadığında, karşımıza çıkanlar “kafamızdaki paketler” ile örtüşmediğinde mutsuz oluyoruz.

Bizi çok övdüler, çok pohpohladılar; aslansın, prensessin, mükemmelsin diye diye gazladılar… Bence bütün sorunlarımız bundan!

Vallahi.

Hamiş: O kadar anlattım Özkan’ı, nazar değmesin; hep mutlu olsun inşallah! J

Hamiş 2: Aklımda daha o kadar çok şey var ki, toparlayıp bu kadar anlatabildim. Dağınık olduysa affola;)


22 Mart 2016 Salı

Eşref'i Vurdular, Nafile Yere... **


Memleket yangın yeri...

Her gün, başka bir şehirden, farklı bir sokaktan kötü bir haber geliyor. Bombalar patlıyor, tecavüz sıradanlaşıyor, ölenler “yalnızca bir sayı” olarak ekranlarımıza düşüyor…

İnsanın içinden hiçbir şey yapmak, hiçbir şey söylemek gelmiyor.

Gülümsemeye, mutlu olmaya, güzel bir şeyi paylaşmaya mecalimiz yok. Sokağa çıkmaya korkuyoruz.

Böyle büyük büyük; siz’li biz’li cümleler kurmak değildi aslında niyetim. Kendi halimi anlatmaya ihtiyacım var.

Korkuyorum. Sokakta yürürken yanımdan geçen adamdan, kaldırımda duran arabadan, karşıda bekleyen sırt çantalı kadından; hepsinden korkuyorum. Tenha sokaklardan geçmeyeyim diye yolumu uzatıyorum, kalabalığa girmeyeyim diye aylar öncesinden aldığım etkinlik biletlerini yakıyorum. Kendi küçük dünyama kaçmaya çalıştıkça, eve kapandıkça, “yok yok bir şey olmaz” diye kendimi teselli etmeye çalıştıkça nefes alamadığımı hissediyorum.

Doğu, batı, Diyarbakır, Taksim… kafamda hiçbir ayrım olmaksızın; olan bitene deli gibi üzülüyorum.
Ve direnmeye çalışıyorum. Okuyarak, kitaplara kaçarak, türkülere sığınarak…

Çünkü elimizde bir tek onlar kalıyor bence. Sözcükler, şiirler, türküler. Savaşlardan, ölümlerden, yıkılıp da yeniden kurulan hayatlardan geride kalan hep onlar oluyor.

O yüzden bu ara hep türkü dinliyorum. Sözlerini ezberleyinceye kadar başa sarıyorum. Hikayelerini araştırıyorum. Nasıl öykülerle dolu olduklarına, neler anlattıklarına şaşırıyorum.

Bence memleketi daha iyi anlamak için, birbirimizi sevmek için, “biz”den başka olanı kabul edebilmek için memleket hikayelerine kulak vermemiz lazım. Birbirimizi dinlememiz lazım. Ağıtlarımızı, umutlarımızı, hikayelerimizi bilmemiz lazım.

Ne geliyorsa başımıza, dinlememekten, “öteki”nin sesine kulak vermemekten gelmiyor mu?

En iyisi mi “başka” bir yörenin türküsünü dinleyin siz bugün.


Hiç şiir okumamış, hiç aşık olmamış, hiç türkü dinlememiş gibi kötü insanlardan, hiçbir meselde yer almayan zulümlerden korunmak için; kalbimiz kararmasın diye, umudumuz tükenmesin diye şiir okuyalım ya da türkü dinleyelim bugün bence.






* Hamiş: Çok naif, çok "pollyanna" olabilirim; ama ben de böyle direniyorum.

** Eşref Bey Ağıdı, bir Giresun türküsü... Hikayesini merak ederseniz, şurayı okuyabilirsiniz.

3 Mart 2016 Perşembe

#KeşifGünlüğü Kuzguncuk


“Ben Kuzguncuk’ta yeşil bir dal buldum; ona tutundum.”
Can Yücel

Kuzguncuk, zihnimde İncesaz melodileri ile yer buluyor hep. Sahici, buruk ve yalın bir havası var. Şehrin içinde; ama sanki uzaktaymış, başka bir zamanı yaşıyormuş gibi…

Ben de gürültüden, kalabalıktan ve şehrin zamanından uzaklaşmak istediğimde Bebek’ten ya da Beşiktaş’tan vapura atlayıp karşıya geçiyorum. Kısa bir boğaz turu ardından, yolumu Kuzguncuk’a çeviriyorum.

Kuzguncuk,  sokakları,  ahşap ve cumbalı evleri ve en çok da gülümseyen, samimi ve hoşsohbet insanlarıyla İstanbul’un en güzel renklerinden biri.


Kuzguncuk gezilerimde keşfettiğim ve vakit geçirmekten keyif aldığım birkaç mekanı paylaşmadan duramadım:)

  • Nail Kitabevi

İstanbul’un en güzel kitapçılarından biri Kuzguncuk’ta!

Nail Kitabevi, İcadiye Caddesi üstünde, Kuzguncuk’un kalbinde. Eski bir Kuzguncuk evini kitapevi&kafe haline getirmişler; çok da iyi etmişler.
Alt katta minik bir kafe, birkaç sandalye ve kitaplar var. Üst kat ise, sedirleri, birkaç masası ve kocaman pencereleriyle kitaplar arasında enfes bir okuma ve çalışma alanı sunuyor. Aşağıdan kahvenizi alıp üst katta saatlerce vakit geçirebilirsiniz. Ben yaptım! İyi geliyor; tavsiye ederim;)

Perihan Abla dizisini hatırlar mısınız? Perihan Abla'nın sokağı da Kuzguncuk'ta...

  • Kafe Lâ Mekan

Küçük, yeşil ve sevimli bir kafe. Ev yemekleriyle biliniyormuş. Biz yemek yemedik yalnızca çay, kahve içip bir şeyler okuduk. O yüzden lezzetleri konusunda yorum yapamayacağım. Ben en çok sakinliğini sevmiştimJ


  • Masum Mutfak

Buraya bayıldım! Atölye kafe diye geçiyor. Epeydir gittiğim en özenli mekanlardan biri. Her şey organik ve taze ürünlerle hazırlanıyor. Biz yeşil mercimekli mantı, bazlama tost  ve falafel söyledik; ama en çok yancı olarak gelen salataya bittik J Tattığımız her şey taze, lezzetli ve özenli bir şekilde sunulmuştu. Ortamı, havası, çalışanların güler yüzü de çok hoş. Tekrar tekrar gidilesi, leziz, masum ve ferah bir yer. Bence yolunuzu düşürün;)


  • Kuzguncuk Bostanı

Kzuguncuk Bostanı...

Burası şehrin ortasında bir vaha!  Ellerinizle ağaç dikebileceğiniz, toprakla uğraşabileceğiniz ve yeşile doyabileceğiniz bir alan. Çocukların koşturabileceği spor alanları, ufak bir amfi tiyatrosu da var. AVMlerde, telefon ve tablet ekranlarına bağımlı yaşattığımız çocuklar – ve elbette bizler- için eşsiz bir nefes alanı. Bence üşenmeyin kalkın gidin; Kuzguncuk Bostanı’nda biraz vakit geçirin.

Biliyorum, o zaman, “keşke böyle yerler daha çok olsa” diyeceksiniz...

Yaşama alanlarımızı, parklarımızı ve ağaca, yeşile ve özümüze ulaşabileceğimiz yerleri çoğaltsak keşke… Çünkü en çok ihtiyacımız olan bu! Toprağa yalın ayak basmak, çayıra, çimene, çiçeğe dokunmak ve yeşile bakmak… Nihayetinde dönüp dolaşıp varacağımız da birkaç avuç toprak değil mi? Gerisi hep boş; gerisi hep, yalan dünyanın işleri…


Ezcümle, kendinizi topraktan, doğadan ve yeşilden mahrum etmeyin derim ben. “Nereye gidelim yahu” derseniz de Kuzguncuk Bostanı var bakın, hemen orada;)

Kuzguncuk...

1 Mart 2016 Salı

Oradan, Buradan, Şuradan..

  •   Yoğun, koşturmacalı, yeniliklerle dolu günler geçiriyorum...




Kariyerimde büyük sayılabilecek bir değişiklik yapıp alan değiştirdim. Beş buçuk yıllık yetenek yönetimi deneyimimin ardından çalıştığım şirkette pazarlama departmanına geçtim. İlk haftayı geride bırakmışken, bütün değişikliklerin ve farkında olunarak atılan adımların insanın yaptıklarına, durduğu yere ve yapmak istediklerine odaklanması için şahane fırsatlar olduğunu fark ediyorum, bir kez daha.

Alışkanlık dediğimiz şey çoğu zaman körlük getiriyor. İşimize, ilişkilerimize ve en çok da kendimize körleşiyoruz; alıştıkça, biliyorum sandıkça ve hep aynı yerden aynı gözlerle baktıkça.
Arada bir kendi oluşturduğumuz o güvenli alanlardan, alışık olduğumuz dünyadan çıkmak, yeni yerleri keşfetmek gerekiyor bence.

Her değişim biraz korkutucu olsa da heyecanlı, besleyici ve öğretici. Sonu ne olursa olsunn;)


  •  Bahar geliyor! :)


Yüzümü yeşile dönmek, hafiflemek ve bol bol yollara çıkmak istiyorum. Gün şehri daha erken aydınlatmaya başlar başlamaz ben de sabah yürüyüşlerime başlayacağım. Çok az kaldı. Ruhuma, bedenime ve hayatıma çok iyi gelecek; hissediyorum ;)

Ada vapurundan...


Pazar günü, erkenden kalkıp adaya kaçtık. Leziz bir kahvaltı üstüne saatlerce yürüdük, dağ tepe tırmandık, ağaçlar arasında oturup soluklandık. Öyle iyi geldi ki!

Şehrin gürültüsünden uzaklaşmak, yeşile bakmak ve insansız, gürültüsüz, telaşsız kalmak o kadar şifalı ki. Daha çok yapmalı ;)

Büyükada...


  • ·       Okuyacak, seyredecek, üstüne konuşacak ne çok şey var…


Memleket adeta yangın yeri. Her gün iç karartan, canımızı sıkan bir haber geliyor. Haliyle güzel şeylerden söz etmek, utanmadan mutlu olmak, iyiliği ve güzelliği paylaşmak mümkün olmuyor.

Oysa, inatla, iyiliği ve güzelliği çoğaltmalıyız bence.

Kitaplardan, sanattan, ilham verici şeylerden bahsetmeliyiz.


* Cambazın Cenazesi,  enfes bir oyun. Geçen sezon seyretmiştim, yarın akşam kalabalık bir arkadaş grubuyla tekrar gidiyorum. Son üç oyunmuş, bir daha oynamayacakmış. Son tarihler 2-16-30 Mart. Aklınızda olsun; bence kaçırmayın;)


* 19 Mart’ta İş Sanat’ta çok enfes bir konser var. Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu ile beraber Erdal Erzincan, Cengiz Özkan, Nida Ateş, Hüseyin Albayrak, Ali Rıza Albayrak gibi usta isimleri dinleyebileceğiz. Ben biletleri aldım, 19 Mart gelse de kulaklarımın ve kalbimin pası silinsin diye bekliyorum:) 


* İstanbul Modern’deki  Sanatçı ve Zamanı sergisi. Ben bir #ÜcretsizPerşembe akşamı gezdim, gördüm, çok beğendim.  Memlekete,  geçmişe ve geleceğe dair düşündüren, umut veren ve zenginleştiren eserler var. Yıl sonuna kadar İstanbul Modern'de. Sergi sona ermeden kaçırmayın, ziyaret edin, derim;)



10 Şubat 2016 Çarşamba

#KeşifGünlüğü Bitti Gitti Keyifler Atölyesi

Geride bıraktığımız hafta sonunun en güzel keşfi Bitti Gitti oldu!

Kitaplarını, derslerini, söyleşilerini hevesle takip ettiğim ve bunu defalarca dile getirdiğim - J- pek kıymetli hocam Murat Gülsoy’un söyleşisi vesilesiyle gittim. Mekâna, ortama, insanlara ve yapılan işlere hayran kaldım :)

Aslında öncesinde BookSerf ‘ü duymuş, “Vay be ne güzel işler yapıyorlar!” demiş ve takip etmeye başlamıştım. Ama bu kitap paylaşma sistemine dahil olmamıştım. Siz BookSerf'ü ilk defa duyuyorsanız, detaylı bilgi için tıklayınız.

Bitti Gitti Keyifler Atölyesi de BookSerf’ü yaratan ekibin mekânı esasında. Burası,  Asmalı Mescit’te, ferah ve renkli odaları,  şahane duvarları, kocaman pencereleri olan bir cennet! Resmen insanın memlekete dair umudunu, inancını tazeliyor.

Mesaj net: Read More!


Kesinlikle ilham verici bir yer!

Duvarlarda, raflarda ve yerlerde renk renk tasarımlar var. Ahşap kameralar, tişörtler, baskı çalışmaları… Bir dolu şeye ayrı ayrı bayıldım. Hepsini alıp eve götüresim geldi. Tabii yapamadım. Ama yılmadım ve Read More tişört siparişi verdim. Ha şunu belirteyim, bu tasarımları öyle ha deyince kapıp gidemiyorsunuz; siz sipariş veriyorsunuz, sonrasında sizin için özel olarak yapılıyor. Bunu da ayrıca takdir ettim! ;)

Bu tasarıma bayıldım! Kafaya koydum, yeni eve taşınırken alıp duvara asacağım:)


Ya da eşi dostu toplayıp atölyelerine katılıp kendiniz yapabiliyorsunuz! VallahiJ Bitti Gitti de bir dolu güzel atölye var. Serigrafi baskı, defter yapımı, kaligrafi ve daha farklı yaratıcı alanlarda da çeşit çeşit atölyeleri oluyormuş. Etkinliklerini takip edip gitmenizi tavsiye ederim; zira ben listeye alıp etkinlik takvimini takip etmeye başladım bile! :)

Bizim katıldığımız etkinlik bir Kitaplar Güzeldir etkinliği idi. Adıyla müsemma, mest edici bir sohbet oldu. Pelin Batu ve Murat Gülsoy yeni kitaplarından bölümler okudular. Ardından bolca sohbet edildi. Çokça keyif aldığım, güzel insanlarla tanıştığım, “Memlekette böyle güzel şeyler yapan insanlar da var yahu!” deyip mutlu olduğum bir etkinlik oldu ;) Bir sonrakini iple çekiyorum!

Bir de öyle özenli, öyle zarif insanlar ki; etkinliğe katılan herkese ahşap kolye hediye ettiler! Üstüne en sevdiğimiz kitapların ismini yazdık. Ba-yıl-dım! :)


Bitti Gitti ‘nin yaratıcıları, iki güzel kafa, Erbil ve Kerem’in adını zikretmeden yazıyı bitirmek istemiyorum. Onları tanıyın, tanıtın ve takip edin derim. Şahane işler yapıyorlar; ve bence çok daha şahanelerini yapacaklar!

Bir de muhakkak Bitti Gitti ‘ye uğrayın. Asmalı Mescit’teki bu güzel atölye, insanın içindeki yaratıcı gözü açıp her şeye dair bir heves, bir merak uyandırıyor. Ve insana ilham veriyor. Kesinlikle iyi geliyor ;)
Gül, Selis ve ben! İlham aldık, pek eğlendik ve Bitti Gitti'den çok mutlu ayrıldık;)