Kayıtlar

Eylül, 2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Eylül Toparlandı Gitti!

Resim
"Eylül toparlandı gitti işte.
Ekim falan da gider bu gidişle... Tarihe gömülen koca koca atlar; Tarihe gömülür, o kadar."
Eylül bitti. Bir ay boyunca Japonkedi'nin başlattığı challenge'a katılıp her gün bloga yazı yazdım! Bir heves başladım, bitirir miyim emin değildim; ama bitti. Ve ben bu Eylül boyunca her gün bir yazı yazdım! :)
Bu ayın ilk yazısına geri dönüp bakınca anımsadım; saat 12 olmadan yazayım da bu mevzuya ilk günden başlayayım istemiştim. İyi ki istemişim! Bazen evde kahvemi içerken, bazen yolda telefondan, bazen bir arkadaşımın evinde, hatta bir kez de bir doğum günü kutlamasında yazdım. Her gün ne yazsam diye düşündüm. Her gün, bugün nasibimde ne var diye bakındım. Durdum, düşündüm, yazdım.
Öyle iyi geldi ki!




Bu yazıyı, dün detaylı bahsettiğim Ortanca Evleri'nde, minnak kulübemizin balkonunda oturmuş yazıyorum.

Ve Eylül'ü düşünüyorum, geçtiğimiz günleri ve şu an'ı ve önümde duran zamanı. Önüm arkam sağım solum, her yan yeşil. Yemyeşil. Kuş se…

Hafta Sonu Yeşil Bir Kaçış: Ortanca Evleri

Resim
Bu hafta sonu epeydir aklımızda olan ama birkaç kez denk getiremeyip bugüne ancak ayarlayabildiğimiz bir yere kaçtık! 
İstanbul'a 2 saat kadar uzaklıkta, sakin ve yemyeşil bir yer burası! :)
Ortanca Evleri
Şahane bir bahçeye açılan üç küçük ahşap kulübe var. Bu kulübelerden birinde konaklayacağız bu akşam.


Şu yaşımda en çok ihtiyaç duyduğum şey, doğada vakit geçirmek, yeşile bakmak ve kendimi doğal olanın akışına bırakmak oluyor.
O yüzden böyle kaçış noktalarını çok seviyorum!
Ortanca Evleri'ne geleli birkaç saat oldu aslında; ama buraya bayıldım! :)
Burası aslında Nihal-Faruk Demireli çiftinin evleriymiş. Zaman içinde misafirlerini ağırlamak için üç ahşap kulübe yapmışlar; sonrasında da rezervasyonla konaklama hizmeti sunmaya başlamışlar. En fazla altı kişiyi ağırlayabilen, sanırım büyümeye de pek niyeti olmayan, küçük ve butik bir alan anlayacağınız. Reklamına, duyurusuna hiç denk gelmedim ben; daha çok deneyimleyenlerin bilgisi kulaktan kulağa yayılıyor. 


Her şey doğaya uyum…

Gün...

Günler, garip bir hızla akıp gidiyor. Şu ay nasıl başladı; nasıl yarılandı, nasıl bitiyor hiç anlamadım!
Yıl bile bitmeye yaklaşmış... Böyle böyle mi yaşlanıyorum acaba? Hızla ve farketmeden.
Bir ayın, bir haftanın, bir günün yapılacaklarının üstü çizildikçe ömrümden bir vakit daha eksiliyor.

Bugün de sabah hava yeni aydınlanırken başladı. Kahve yaptım, gözümü daha tam açamazken pencerenin önündeki ceviz ağacına baktım, battaniyenin altına kıvrılmayı hayal ederek banyoya gittim. Giyindim, ağır ağır hazırlandım; kahveyi içmeye üşenip evden çıktım. Dolmuşa yürüdüm hızlı  adımlarla, saçma şarkılar dinledim yol boyunca. Ofise varıp masama oturunca gün, e-postalar ve telefonlar arasında akmaya başladı. Yoğun, bazen boğucu, bazen de eğlenceli bir iş günüydü. Çok kahve içtim, biraz telaşlandım, epeyce yoruldum. İş çıkışı Taksim’e geldim; pek sevdiğim bir arkadaşımın doğum gününe geldim.

Şimdi kalabalık bir sofrada oturmuşken yazıyorum bu satırları. Masada sohbet koyulaşmadan; her gün bir yaz…

Oyun...

Resim
Bugün Japonkedi, blogunda üsüne düşünülesi bir konudan bahsetmiş.

Ders verirken oynattığı bir oyunda,  ki bu oyunu drama liderliği eğitimlerinde epeyce oynamışlığım var, "Uzaya gitmek isteyenler?" diye sorduğunda kimsenin yerinden kımıldamadığını gözlemlemiş. Girişimcilik konulu bir eğitimde gençlerin konfor alanının ötesini oyunda dahi düşünmemeleri garip gelmiş elbette...
Yazıyı okur okumaz, eğitim işleriyle de ilgilenen bir arkadaşıma gönderdim; "Şimdiki üniversiteliler bir acayip! Bababannemgiller gibiler. Benim de gözlemlediğim bir şey bu." yazmış.
O da öyle söyleyince, bir düşündüm. Hakikaten ben de benzer şeyler düşünüyorum sanırım.
Yani oyun oynarken bile olsa bir adım ötesine cesaret edememek... Aman çocuğum, ah yavrum ekolünün işi biraz da galiba. Kapalı sitelerde, fazlasıyla hijyenik ortamlarda, hep kendi gibi insanlar arasında yetişen çocuklar, bir başkasını kolay anlayamıyor ve daha ötesini hayal edemiyor sanırım.
Çocuğum yok, bilmişlik yapmamayım; am…

Dinle-n-mek...

Akşam işten çıkmış pilates stüdyosuna doğru giderken, çok sevdiğim bir arkadaşımla çıkıyorduk metronun merdivenlerinden. Zorlandığı, yapıp yapmamakta tereddüt ettiği bir görüşmeden bahsetti bana gözleri dolu dolu... Gülümsedim, "Sen çok güçlü birisin." dedim; en bilmiş halimle.

"Güçlüyüm; belki de değilim... Bilmiyorum." dedi. Birkaç adım daha atıp ayrıldık; sarıldık. Güzel şeyler söyledim.

Sonra tek başıma stüdyonun olduğu o heybetli binaya yürürken düşündüm. Neden "güçlüsün" dedim ki; daha doğrusu neden illa bir şey söyleme ihtiyacı hissettim?

Çoğu zaman olur ya hani biri bir şeyler anlatır bize; biz de sıralamaya başlarız, güçlüsün sen, çok akıllısın, bence şöyle yapmalısın, bak şu şu olacak, şöyle yaparsan bu olur, amaaan senin halledemeyeceğin şey mi bu, aslansın, dediğimi dinle, bi kere benim de başıma şöylesi gelmişti, kralsın... Bir dolu şey söyleriz. Destek olmak için, yol göstermek için, anladığımızı göstermek için.


Oysa bazen, tüm cümleler gere…

Dolunay...

Resim
25 Eylül, yani bugün Koç burcunda Dolunay varmış.

Ben bu olaylardan anlamam aslında; ama yine de böyle dolunayın etkileri, güneş tutulmasının getirdikleri, gezegenlerin açısı.. vs temalı yazıları okumak hoşuma gidiyor! :)

Bugün de Junoastrology'de bu Dolunay'ın etkilerine dair bir yazı okudum.

Yazıdaki bir cümle çok hoşuma gitti.

"Belki bu DOLUNAY’da geliştirmemiz gereken en önemli farkındalık; HAYATTA KALMA ÇABAMIZIN TEMELİNE KORKUYU DEĞİL ANLAMLI VE DOYUMLU BİR HAYAT SÜRME ŞEVKİNİ KOYMAKTIR!"
Hayatta kalma çabamızın temeline anlamlı ve doyumlu bir hayat sürme şevki koyabilmek çok temel bir bilgelik adımı gibi göründü gözüme, birkaç kez okuyunca.
Sonra düşündüm. Korkularımla sürdürdüğüm pek çok şeyi düşündüm. Gelecek kaygısı, aileye layık olma çabası, toplum baskısı... Bir dolu endişeyle kendime ket vurduğum; içimden gelenle değil de diğerinin bana öğrettiği ya da korkunun bana yap dediğiyle attığım adımları koydum önüme.
Ne çoklarmış, şaştım!
Ben her şeyi kendim yapıyor…

Hayat...

Resim
Eylül, olanca güzelliğiyle ve oldukça hızlı akıp gidiyor.
Mevsim dönümü, yenilenme vakti derim hep Eylül için. Bu yıl, tam manasıyla hakkını verdi. Bir dolu başlangıçla karşıladı beni.
Epeydir aklımda olanları derleyip toparlıyorum. Araştırıyorum; neler yaparım diye kafa yoruyorum. Netleştikçe uzun uzun anlatırım zaten aklımdakileri... Tutamam içimde:)
Uzun bir uykudan uyanmış da yeni bir günü karşılıyormuşum gibi hissediyorum... Güneş doğmaya yakın. Gözlerim açık. İçim, umut dolu.
Eylül, çok güzel geçiyor...




Ayna...

Resim
Birkaç yıl evvel, Judith Liberman'ın bir eğitimine katılmıştım. Masal anlatmak ve hikaye üstüneydi esasında. Arada ufak ama beni çok etkileyen bir uygulama yaptırmıştı.

Uygulama şöyleydi:

Hoşlanmadığımız, hatta çok güçlü negatif duygular hissettiğimiz, özellikleri düşündük. Mesela siz birinde nelerden nefret edersiniz? Bayağı bayağı bunu düşündük. Diyelim ki  dırdır eden, lakayt, sürekli olumsuz konuşan, katı, dar düşünceli...vs. insanlardan acayip rahatsız oluyorsunuz... İşte böyle bir kişisel rahatsız olduklarımız listesi hazırladık. Bu özelliklerle dolu bir insan yarattık, yazarak. Hatta o kağıt üstündeki insana isim verdik. Sonra Judith, bu insana iyi bakın dedi. Bu insan aslında sizin aynanız. Size, içinizde ne olduğunu; neye ihtiyacınız olduğunu söylüyor. Aynaya bakınca yansımanda sağının sol olması gibi belki... Birinde rahatsız olduğun neyse, sana ihtiyacını anlatıyor aslında. 





O gün birkaç saatlik konuşmadan başka bir sürü alanda daha, çok şey öğrenmiş olarak ayrıldım sal…

Şahane Kadınlar ve Güzel Sofralar...

Resim
Dün akşam, çok sevdiğim şahane iki kadınla aynı sofradaydım. Leziz bir şişe şarap, bol karbonhidrat ve içimi güzellikle dolduran bir muhabbet vardı masada.

Hayattan, ilişkilerden, yapmak istediklerimizden bahsettik çokça. Bir dolu saçma şeye kadeh kaldırdık. Çok güldük:)

Bir ara, arkadaşımın hayatında yaptığı büyük değişiklik sonrasında önündeki adımlar için diğer arkadaşım şöyle bir şeyler söyledi:


Kadınlar yürütücüdür. Yani sürdürmek üstüne çalışır kafalarımız. Bir ilişkiyi, evin düzenini, işi, eşyaları, evliliği... Her şeye rağmen, etrafımızdaki ya da içimizdeki şeyleri korumaya-sürdürmeye odaklı gideriz. Ve duygusal olarak da bunun sorumluluğunu üstleniriz. Buna alışırız.Ve hayatımızdaki değişimler sonrasında da, evvel sürdürdüğümüz şeyleri yeniden kurup-yeni ama benzer bir şeyi sürdürmeye çalışırız. Mesela, bir evliliği sürdürmeye çabalarız; ne olursa olsun sürdürmeyi görev biliriz çoğu kez. Ve olmadığında, tıkandığında sanki bizim suçumuz-bizim başaramadığımız bir şeymiş gibi ge…

#YazAjandaya Tiyatro Festivali, FilmEkimi ve Sezon Güzellikleri...

Resim
Eylül'ün bir güzelliği de kültür-sanat sezonunun başlangıcı sayılması herhalde.

Yaz boyu sinemaya gitmemekten, tiyatro salonu görmemekten ve festival kafası eksikliğinden sarsılan bünye Eylül'de silkinip kendine geliyor, her yıl! :)

Bu yıl da Eylül, bereketiyle geliyor. Önümüzde Tiyatro festivali, FilmEkimi ve kocaman bir sezon var.

22. İstanbul Tiyatro FestivaliİKSV'nin düzenlediği tiyatro festivalin bu yıl 22. kez gerçekleştiriliyormuş. Ben İstanbul'da yaşamaya başladığımdan beri takip etmeye, özellikle gelen yabancı oyunları seyretmeye çalışıyorum. Festivale en çok şükrettiğim şey yıllar evvel, 2011'di galiba, dünya gözüyle Kevin Spacey'i III.Richard'da seyretmiş olmam!

Bu yıl da festival programı açıklanınca heyecanlandım. Oyunları biraz inceledim ve birkaç oyuna bilet aldım. Oyunları seçerken en büyük yol göstericim Gül oldu, kendisine minnettarım;)

En merak ettiğim ve ilk bilet aldığım oyun Hamlet.Nasıl bir Hamlet yorumu seyredeceğime dair heyecanım b…

Hikayeyi Değiştirmek...

Resim
Geçenlerde biryazıyadenk geldim; aşağıdaki kısmı çok hoşuma gitti!




Kısaca “Hayatımızdaki değişim ile başa çıkmak için yeni bir öykü, ‘narrative’ yaratmalıyız. Öykü denen şey, ‘sen kimsin?’, ‘sen ne yaparsın?’ sorularına verilen cevaptır ve alışageldiğimiz öykümüzü değiştirmek, kendimiz ve çevremiz için kim olduğumuzun yanıtının kaybı, acı vericidir. ” diyor.

Hakikaten çok doğru!

Değişmek için, yeni hikayeyi düşünmek gerekiyor sanırım önce! Acı verici olsa da yine de hikayeyi yaratmak, kurguyu oturtmak gerekiyor. 

Hakikaten ufuk açıcı bir yaklaşım. Kafamı açtı. 


To be able to cope with change, we need to create a new narrative. Creating a narrative means how we talk about ourselves. How we structure the answer to the questions like "who are you?" or "what do you do?" constitutes our narrative. Changing our narrative, however, involves a great loss and can be very painful. The loss of who we were to ourself and others.”


Nohut Oda...

Resim
Melisa Kesmez’in yeni kitabının çıkacağını duyduğumda çok sevinmiştim. Dilini, kafasını, yazdıklarını okumayı sevdiğim bir yazar. İyi ki kitaplarıyla tanışmışım dediğim yazarlardan:)




Nohut Oda’yı da karşıma ilk çıktığı kitapçıdan alıp hevesle okumaya başladım. Ve çok sevdim!
Öykülerin ölçüsü; meselesi, üslubu, anlatışı hakikaten içimde iz bıraktı. Aktı gitti. Hemencecik bitiverdi.

Özellikle Kalanlar ve Kız Kardeşim Handan öyküleri içimde daha başka bir yere oturdu.

Sevdiğim insanları uzak ülkere, başka şehirlere ya da farklı hayatlara uğurladığımdan- ki bu konuda da uzun uzun yazmak istiyorum bir gün...- gittikçe  azalmış hissediyorum epeydir. Belki biraz da bu yüzden, Kalanlar’daki bazı bölümler beni epeyce etkiledi.

Artık yeni insanları sevmekte güçlük çektiğin yaşlara geldiğinde,daha az müşkülpesent ve muhtemelen daha cesur olduğun yaşlarında bir yolunu bulup çok sevmeyi başardığın birini havaalanında bıraktıktan sonra, o dev ayrılık makinesinin kapısından çıkıp birkaç saat önce bir…

Ev Oturması...

Resim
Ben küçükken bizim ev çok misafir gelen ve çok misafirliğe gidilen bir evdi. Ki hala öyledir! :)

İstanbul'da tek başıma yaşamaya başladığım gençlik yıllarımda ise ev oturmalarının yerini "dışarı buluşmaları" aldı. Öğrenci evimizdeki şahane vakitleri saymazsak hep dışarıdaydık. Hele iş hayatımın ilk yılları... Kafeler, barlar, bazen meyhaneler; kimi zaman çimler, kimi zaman havalı mekanlar... Hep dışarıda buluşup organizasyonlar yapar olduk.

İstanbul'un modu bu sanıyordum. Bu şehirde, insan insana ağır geliyormuş gibiydi. Birini evine; alanına ve mahremine almak zordu çünkü. Herkes meşgul, herkes yorgun olduğu için bir ayağımız dışarıda, hep kaçabileceğimiz "fast food" planlarla yaşıyorduk.

Sonra bir anda büyüdük mü, yaşlandık mı; ne oldu tam bilmiyorum ama, bir şey oldu! Evimize, içimize döner olduk.



Bu ara kimlerle birşeyler yapacak olsak "bize gelsenize ya!", "size gelmek istiyoruz." " ay bi akşam size şundan pişireyim!" &quo…

Nazım'dan Piraye'ye Mektuplar...

Resim

Ortam, Ortalama ve Güzel İnsanlar...

Resim
İnsanın en yakınındaki 5 kişinin ortalaması olduğunu okumuştum bir yerde. Epeyce mantıklı bulduğum, aklıma yazdığım bir cümle oldu bu.

Hakikaten çok etkileniyoruz birbirimizden. Çevremiz, sık görüştüklerimiz, en çok zaman geçirdiklerimiz belirliyor sıklıkla modumuzu ve yolumuzu.

Bu yüzden çevremdeki insanlara özen göstermeye çalışıyorum. Her biriyle ilişkimin mesafesini kendimce ayarlamaya gayret ediyorum. Özellikle toksik, her şeyden memnuniyetsiz, söylenen, üretmeyen, tüketen, aşağı çeken ve enerji emen insanlardan uzak durmayı tercih ediyorum.

Çünkü diğerlerinden salınan olumsuzlar, kötü huylu tümörler gibi yayılıyor hayatımıza hızla. Kendimi, hayatımı, kendi küçük dünyamı korumaya çalışıyorum aslında:)

Şanslıyım ki çevremde, yakınımda şahane insanlar var! Üreten, çalışan, farklı farklı konularda çok donanımlı, yaratıcı, ilham veren, cesaret aşılayan, güzellikleri çoğaltan ve mutluluk aşılayan şahane insanlar tanıyorum! :)




Dün,  tasarımcı arkadaşımın markası Sadehane' den ve on…

İstanbul İkinci El Festivali

Resim
Malum memlekette ikinci el kültürü pek yaygın değil. Öyle garaj satışları, takaslar, eski ürünleri alacağımız alanlar kültürümüze yerleşmemiş. Bizim ikinci elden anladığımız, konunun komşunun ya da yakın akrabanın çocuklarının küçülenlerini giyerek büyümek oldu! :)

Son yıllarda Avrupa'nın bu olayı bizim mahalleye de sıçradı. Çeşitli semtlerde Antika pazarları kuruluyor. İstanbul'da en iyi bildiğim Feriköy'de pazar günleri kurulanı. Vakit buldukça gidip plak ve tabak alıyorum! :)

Bugün de Bahçeköy'de LifePark'ta İstanbul İkinci El Festivali vardı. Hatta ben şu cümleleri yazarken, hala var. 15-16 Eylül'de LifePark'ta:)

İkinci el ve tasarım pazarı demek daha doğru olabilir. Çeşit çeşit standlar, eski eşyalar, yeni tasarımcılar... Arada da gözlemeci teyzeler, konserler, etkinlikler...

Benim asıl gidiş amacım daha evvel de paylaştığım, çok sevdiğim tasarımcı bir arkadaşımın standını ziyaret etmekti. Daha önce de yazmıştım, Sadehane markasını yaratan, şahane tasa…

Beden Dili...

Resim
Hafta, üstümden hafif bir silindir misali geçti.

Koşturmaca, işteki yoğunluk, aklımda planladığım ve yetiştireceğim diye uğraştıklarım, bir dolu şey...

Böyle zamanlarda modum düşecek oluyor. Yüzüm düşüp omuzlarım çöküyor.

Farkettiğim anda, hemen kendime bir tokat atıyorum. Dik dur, gülümse, şahaneymiş gibi davran, diye.

Çünkü hakikaten inandığım bir şey var; o da dıştan içe değişim de mümkün! Yani nasıl ki, içinizdeki duygular bir şekilde beden dilinizle ifade ediliyor; vücut diliniz de halinizi, modunuzu ve hatta karakterinizi değiştirebiliyor!

Beden dili konusu, çok kafa yorduğum; üstüne okuduğum, araştırdığım bir mevzu. bayağı derya deniz. Ama şu dıştan içe olayını çok iyi özetleyen bir TED konuşması var. Amy Cuddy'nin Your Body Language May Shape Who You Are konuşması epey kafa açıcı, çok iyi bir konuşma.

21 dakika ayırıp bu konuşmayı dinleyin; ve ufak denemeler yapın derim, kendi bedeniniz üstünde.
Böyle alıştırmalar, hem çok eğlenceli oluyor hem de insan gerçekten minicik de…

Nasip...

Resim
Bir sürü plan yapıyoruz; ajandalara, akıllı telefonlara notlar alıp takvimleri nefes alacak boşluk olmaksızın dolduruyoruz. İki toplantı arasına önemli bir işi, ya da kısacık öğle aralarına alışverişi, bazen de sigara molalarına dost sohbetlerini sıkıştırıyoruz. Ve hepimiz, evet, çok yoğunuz. Kendim de dahil, kiminle konuşsam herkes soluksuz bir koşturmacada. Oysa hayat, bizim yaptığımız planların ya da “çok önemli”, “çok acil”, “olmazsa olmaz” sandığımız şeylerin ötesinde! 

Hayatın kendi ritmi, kendi akışı var. Biz onu duymaktan, o ritmi hissetmekten uzaklaşıp tüm oyunu kendimiz kuruyoruz sansak da öyle olmuyor işte! Tak diye hatırlatıyor kendini, bak diyor “kul kurar, kader gülermiş.” O çok mühim sandığın şey, aslında hiç de mühim değilmiş. Hepi topu üç günlük dünya, gönül kırmaya değer miymiş? Akıllı ol, diyor. Soluklan ve kıymetini bil; her bir günün, her bir an’ın. Çünkü geçen gün ömürden... Çünkü hayat, biricik ve çok kısa... Çünkü, “an” tek hazinemiz. Böyle bir dolu şey var zihn…