28 Mayıs 2017 Pazar

İDA’NIN GÖLGESİNDE : KAZ DAĞLARI GEZİSİ

Zeytinbağı'ndan...


Epeydir aklımda ve dilimdeydi; “Kaz Dağları’na gitmek istiyorum!” diyordum. Diyordum ama Kaz Dağları tam nerededir, tek bir dağ mı var, dağa mı çıkıcaz, yaylada mı kalacağız tam bilmiyordum. Ama yıllar evvel, rahmetli Tuncel Kurtiz’in bölgede çektiği programını seyrettiğimden beri hep aklımın bir köşesindeydi.

Benim yolculuklarım hep böyle başlar aslında! Yani bir kitaptan, bir filmden, bir fotoğraftan ya da bir sohbetten payıma bir yer düşer -ülke, şehir, mekan…vs. fark etmez- ; içimden derim ki “Tamam ben buraya gideceğim!” Aradan zaman geçer, yollar geçer, bazen unuturum, bazen aklımdan çıkarmam; ama yol mutlaka oraya varır. Yani en azından şimdiye dek hep öyle oldu. Şükür ki öyle oldu! :)

En sevdiğim şey: yolda olmak...


Yine denk geldi. Kaz Dağları kucak açıp beni çağırdı:) Hem de en güzel mevsiminde, mayıs ayında… Okuldan bir arkadaşımın düğünü Çanakkale’de olunca, oraya kadar gitmişken Kaz Dağları’nı da gezelim dedik; araştırma yaptık, işten izin aldık ve yola koyulduk.

Çanakkale, Kilitbahir dolayları...


Kaz Dağları

Kaz Dağları, Çanakkale ve Balıkesir arasında uzanan bir dağ masifiymiş. Dağ eteklerindeki köylerde yerleşim var. Araştırırken ilk karşımıza çıkan köyler, Çamlıbel, Yeşilyurt ve Adatepe oldu. Biz de ağırlıklı olarak bu köylerde vakit geçirdik.

Nerelerde Kaldık?

İlk durağımız Çanakkale olduğu için ilk akşamımız da Çanakkale’de geçti:) 19 Mayıs tatili sebebiyle bölgedeki oteller doluydu; yer bulmak epeyce zor oldu. Ne kadar otel varsa aradık. Düğüne gidecek kalabalık bir grup olduğumuz için hep birlikte kalabileceğimiz, boş bulduğumuz tek otelde rezervasyon yaptırdık. Çanakkale’nin Güzelyalı tarafındaki Tusan Otel’di. Otele ilişkin hiçbir beklentimiz yoktu; ama otel şahane çıktı! :) Denize nazır, orman içinde mis gibi bir otel. O taraflara yolunuz düşerse gönül rahatlığıyla tavsiye ederim; başka yer aramayın ;)

Çanakkale, Güzelyalı - Tusan Otel sahilinde...


Cuma akşam düğünü yapıp cumartesi sabahı Kaz Dağları yöresine doğru yola koyulduk. 

İlk durağımız Çamlıbel köyü oldu. Çamlıbel, rahmetli Tuncel Kurtiz’in yerleştiği, yazının başında bahsettiğim programını da çektiği köy. Yöreyi gezip, diğer köyleri de görünce neden bu köyü seçtiğini anladım ben :) Vaktiniz olduğunda özellikle Nejat İşler’le yaptıkları şu sohbeti seyredin derim ;)







Çamlıbel köyündeki ilk konaklama yerimiz Konak Lapeistra idi. Burası 5 odalı, küçük bir butik otel. Biz dört odasını kapatmıştık; dolayısıyla koca konak bizimmiş, evimizdeymiş gibi hissettik:) Tertemiz, şahane bir otel. Sahipleri güleryüzlü, candan ve güzel insanlar. Pazar sabahı dillere destan, bizi mest eden bir kahvaltı hazırlamışlardı. Öyleki bahçede kahvaltı ederken sağanak yağmura yakalanmak bile ağzımızın tadını bozamadı. Tabakları kapıp önce ağaç altlarına sonra da mutfağa sığındık; sohbete orada devam ettik. Konak Lapeistra’yı o kadar çok sevdim ki tekrar 5 odayı dolduracak kadar arkadaşımla gidip orada kalmak istiyorum! Vallahi… Kimler bizimle gelir? :)


Konak Lapeistra'da pazar kahvaltısı:)



Kahvaltı sonrasında ekip arkadaşlarımızı İstanbul'a uğurladıktan sonra biz ikinci konaklama yerimize doğru yola çıktık. İstikametimiz Yeşilyurt köyündeki Manici Kasrı idi! :) Manici Kasrı, bölgedeki en ünlü otellerin başında geliyor. Gidip görünce ününün sebebini kavrıyor insan. Doğanın içinde ve yörenin muazzam doğasıyla bütünleşmeyi başarmış bir otel. Odaları, ortamı ve çalışanları şahane! Biz, "iyi ki burada kaldık!" diyerek ayrıldık:)

Manici Kasrı'ndaki odamız...

Manici Kasrı...






Manici Kasrı'ndan sonraki durağımız ise tekrar Çamlıbel köyüydü. Kaz Dağları'ndaki son gecemizi Tuncel Kurtiz'in oteli Zeytinbağı 'nda geçirdik :)

Zeytinbağı , yeşilin içinde, uzaktan denizi gören bir huzur köşesi. Yemyeşil, dingin ve ilham verici... Kaldığımız odanın önünde küçük bir bahçe vardı ve bahçede bir nar ağacı... Sabah uyanıp perdenin ardındaki nar çiçeklerini görmek ve kuş seslerini dinlemek, sanırım uzun zamandır başıma gelen en güzel şeydi! :)

Zeytinbağı 'nda mükellef bir akşam yemeği yedik... Zeytinyağlıları, mezeleri, salataları, etleri... Her şey çok lezzetliydi. özellikle hardallı özlemek filizi, kuzu kulağı salatası ve karidesli börekleri enfesti. Yine olsa, yine yesek! :)


Zeytinbağı...


Zeytinbağı'nda bir gece kaldık. Ve toplamda Kaz dağları yöresinde dört gece; ama bu tatil sanki haftalarca sürmüş gibi geldi bize. Şehir karmaşasında telef olan zihnimiz dinginleşti adeta...

Dinlendik, oksijene ve yeşile doyduk; huzurla ve sakinlikle dolduk:)


Ve son gün, Zeytinbağı'nda enfes bir kahvaltı yapıp İstanbul'a doğru dönüş yoluna koyulduk...




Zeytinbağı'nda kahvaltı....


Elbette Kaz Dağları tatilimiz bu kadar değil!

Köyleri gezdik, leziz yemekler tattık, yollarda kaybolduk... Burada anlatacaklarım çok dağılsın istemedim; önce kaldığımız yerleri -ki hepsi söz edilmeyi fazlasıyla hakediyor:)- anlatayım sonra dahasından bahsedeyim istedim:)

Neler yaptığımızı ayrı bir yazıda detaylı anlatacağım. 

Benden şimdilik bu kadar;)

Bir teşekkürüm var; fotoğrafların çoğu Cemal 'e ait. İyi ki var! :) Daha fazla fotoğrafı için yolvehikaye hesabını takip edebilirsiniz ;)


Dilerim yolunuz, en kısa zamanda Kaz Dağları'ndan geçer... İyi gelecek; eminim ;)







4 Mayıs 2017 Perşembe

In Bruges...

Bruges, Brugge ya da Türkçe okunuşuyla Brüj.  Fransızca, Hollandaca ya da Türkçe; bence hiçbir dil, bu şehrin güzelliğini tek bir sözcükle anlatmaya kâfi değil!

Brugge -ben yazı boyunca bu Hollandaca ismini kullanacağım- , Belçika’da bir kent. Adeta bir masal şehri… İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze bozulmadan kalan ender yerleşim yerlerinden biri… 2000 yılından bu yana Unesco’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor.
Benim seyahat listeme girmesi ise yıllar önce In Bruges filmini seyretmeme dayanıyor. 2008 yapımı, Collin Farrel’lı, güzel bir film; seyretmeyenlere tavsiye ederim. Filmi izlerken, “Bu sokaklarda yürümeliyim!” demiştim. Ortaçağ mimarisi, kanalları ve dokusuyla aklıma kazınmıştı. Nakit ve vakit uygunluğumun eşzamanlı denk gelmesi ise 2016 kışına denk geldi. Nihayet, Brugge sokaklarında yürüdüm!



Brugge’e Nasıl Gidilir?

Biz İstanbul’dan Brüksel’e uçtuk ve oradan trenle Brugge’e geçtik. Bahanesiyle Brüksel’de de birkaç saat geçirmiş olduk. Size de tavsiyem, Brugge öncesi Brüksel’e birkaç saat ayırıp şehrin en ünlü mekânı Delirium‘da bir bira içmeniz. Malum, Belçika biraları pek meşhur; özellikle vişne aromalı Delirium Red birasını tatmadan Brüksel’den ayrılmayın derim.



Brüksel-Brugge arası trenle yaklaşık 1 saat 15 dakika sürüyor. Avrupa’nın farklı şehirlerinden de buraya trenle ulaşmak mümkün. Biz yalnızca hafta sonu için gittiğimizden en yakın ulaşım noktası olan Brüksel’den ulaşmayı tercih ettik.

Brugge’de Neler Yapılmalı?

·       Çeşit çeşit ve lezzetli Belçika biraları tadılmalı
·       Belfort (Belfry) Kulesi’ne çıkıp şehre 366 basamak yukarıdan bakmalı
·       Church of Our Lady (Onze-Lieve-Vrouwekerk)’de Michelangelo’nun Madonna and Child heykeli görülmeli
·       Küçük ve sevimli her çikolata dükkânında bıkmadan usanmadan çikolata tadılmalı
·       Markt Meydanı’nda oturup soluklanmalı
·       Değişik bir sosla yapılan ve büyük porsiyonlarda hazırlanan midyelerden yenmeli
·       Kanal turu yapılmalı
·       2be Beer Wall’da bira içmeli
·       Sokaklarında topuklar sızlayana dek yürümeli

Brugge Sokakları



Brugge tren garından iner inmez enfes bir doğa manzarası ile karşılaştık.  Yol bizi, şehre adım atar atmaz, görmek istediğim Minnewater Park’a çıkarmış meğerse. Sonbahar renkleriyle dolu bir parktan tarihi kent merkezine dek yürüdük. Brugge oldukça küçük bir şehir. Kentin her yerini yürüyerek rahatça gezebilirsiniz. Çeşitli ulaşım seçenekleri de olmasına rağmen ben inatla ve ısrarla bu kentte bol bol yürümenizi tavsiye ederim J
Çünkü Brugge, Ortaçağ mimarisi ile insana kendini hayran bırakan ve adeta bir masalın içinde hissettiren bir şehir. Her bir sokağında “Burada yaşasam keşke!” diye iç geçirten evler, her köşe başında ise insanın başını döndüren güzellikte kokular yayan minik dükkânlar var.
Gitmeden evvel okuduğum pek çok yazıda, “çikolata kokulu şehir” diyorlardı Brugge için; haklılarmış. Tarihi kent meydanına çıkan sokaklarda küçük küçük bir dolu çikolatacı var. Biz hem hissiyatımızın bizi götürdüğü kapılardan girdik hem de gitmeden önce araştırdığımız yerleri keşfe daldık. Ve ben ömrümde yediğim en güzel çikolataları Brugge’de yedim!
Minik bir çikolatacı tavsiyesi: Leonidas Birkaç yerde şubesi olduğu için adres veremiyorum; ama denk gelirseniz ya da arayıp bulursanız içeriye girin ve çeşit çeşit çikolatalardan tadarak kendinizi şımartın ;)



Yazarken bile buram buram hissettiğim çikolata kokusunu bir yana bırakarak yola devam edecek olursak, tarihi şehrin göbeğindeki Markt Meydanı’na varıyoruz. Burası dergilerde, bloglarda fotoğrafına en çok rastlayacağınız rengârenk binalarla çevrili güzel bir meydan. Gittiğimiz tarihte Noel Pazarı kurulduğu için meydan oldukça hareketliydi. Ortada bir buz pateni pisti, etrafta ufak kulübelerde satılan el yapımı hediyelikler, waffle ve patates kızartması gibi yöresel lezzetler -Evet, Belçika deyince akla bira, patates kızartması, çikolata ve waffle geliyor sonuçtaJ -satan yerler vardı ve epeyce kalabalıktı. Özellikle gece, insanların çocuklarıyla eğlendiği o ferah ve keyifli ortam kesinlikle görülmeye değerdi!

Noel Pazarı...


Brugge’de nereleri gezdik?

Markt Meydanı’nda yer alan en ünlü yerlerden biri de Belfry (Belfort) Kulesi. Yazının başında andığım In Bruges filmini seyredenlerin anımsayacağı bu kulenin tepesinden şehrin panoramik ve enfes manzarasını seyretmek mümkün. Bunun için 83 metre yükseğe tırmanmak ve tam 366 basamak yukarı çıkmak gerekiyor.


Dar ve yorucu merdivenlerden çıkıp şehri seyrettikten ve bol bol fotoğraf çektikten sonra aşağıya inip Church of Our Lady (Onze-Lieve-Vrouwekerk)’ye doğru yola koyulduk. Burada en çok istediğim, ünlü sanatçı Michelangelo’nun İtalya dışında bulunan az sayıda eserinden biri -bazı kaynaklara göre İtalya dışındaki tek eseri- olan Madonna and Child heykelini görmek. Pazar günü olduğu için öğleden sonra açılan kilisenin önündeki kısa kuyrukta biraz bekleyip içeri girdik. Tarihi yerleri ve özellikle kilise gezmeyi seviyorsanız ki ben çok severim, mutlaka görmenizi tavsiye edebilirim.



“Kuzeyin Venedik’i” diye de bilinen Brugge’den kanal turu yapmadan dönmek istemiyorduk. Koşarak gidip biletlerimizi aldık, ancak uzun kuyruğu aşıp ilk sandala binemeyince ve havaalanına gidecek trene yetişmek zorunda olduğumuz için kanal turu yapamadık. Daha çok vaktiniz olursa ya da zamanı daha iyi organize edebilirseniz muhakkak kanal turu yapın! Benim aklımda kaldı; bir daha gidersem, trenden iner inmez sandallara koşacağımJ


Brugge’de ünlü müzeler de var.  Historium, De Halve Maan Bira Fabrikası, Çikolata Müzesi, Dantel Müzesi… Pek çok kaynakta yer alan bu müzeleri gitmeden araştırmıştım. Normalde seyahatlerimde müze gezmeyi seven biri olmama rağmen bu kez sadece sokaklarda dolaşıp, bol bol aylaklık yapmayı ve daha plansız hareket etmeyi istemiştim. O yüzden Brugge’deki müzeleri ziyaret etmek yerine kafama estiği gibi sokaklarda dolaşıp insanlarla sohbet ettim. İtiraf edeyim, pişman değilimJ



Brugge’den Dönüş


İki günlük kısa gezimizi Brugge’e doyamadan ve şurayı da görelim, bu sokakta da yürüyelim diye diye, dönüş uçağını kaçırma korkusuyla telaş içinde tamamladıkJ Havaalanına giden trene atlayıp dönüş yolculuğuna koyulduk. Kısa ama etkileyici bir seyahat oldu! Aklımın ve kalbimin bir kısmını Brugge’de bıraktım. Dilerim tekrar gidebilirimJ

Minnewater Park...

19 Nisan 2017 Çarşamba

Nisan...





Yine Nisan…

Bir yaşım daha geride kalacak birkaç gün sonra…


30 yılı devirmiş; şairin “yolun yarısı” dediği zamana epeyce yaklaşmış olacağım…

Her yaş dönümü, hesaplaşmanın, geriye bakmanın, “ben ne yaptım bunca zaman, neredeyim, peki ya sonrası ne olacak”ların, soruların, cevap aramaların, sorgulamaların vaktidir bende.

Yine, düşünüyorum.

Ne yaptım ben, diye…

30 yaşındayım ve yolun neresindeyim, diye…


Zihnime üşüşen yanıtların kimi ayağıma dolanıyor, kimi içimi şenlendiriyor.

Bir dolu anı, insan, yolculuk, karar, acemilik, düşüş, ışıltı, kayboluş, kutlama, kaybediş, zafer, ümit, düş kırıklığı, mutluluk…

Pek çok şey var heybemde. Her şeyden var, ömrümde…

30 yıl; maviyi ve yeşili ve  siyahı ve griyi ve  her rengin her bir tonunu da içinde taşıyan bir gökkuşağı gibi yer alıyor belleğimde…

Ve önümde yeni bir yaş uzanıyor, henüz rengini kestiremediğim.

Dilerim rengarenk olsun!

Dün bir arkadaşım, (muhtemelen hediye içinJ ) “Söyle bakalım, pembe mi gri mi yoksa renkli mi olsun?” diye sorunca “Renkli olsun!” dedim.

Yaşanacak yıllarım için de aynı kalbimden geçen; ömrüm yettiğince, renkle dolu olsun isterim her günüm!

Kalbim, zihnim, bedenim taşıyabilsin dilerim hayatın her bir sürprizini.

Acıyı da tatlıyı da taşıyabileyim, hakkıyla.

Eksik olmasın içimden; sevmek ve sevilmek…




Yeni yaşım, haydi, hoş gel! :)



10 Nisan 2017 Pazartesi

Ben Hiç Mükemmel Değilim! Belki de Sıradan Biriyim...

Pazar sabahı.

İnanılmaz yorgunum.

Kafam taşıyamayacağımı sandığım kadar ağır, boğazımda bir yumru-her nefes alışımda gırtlağımı yakıyor, sesim boğuk boğuk çıkıyor, sanki bütün eklemlerim ayrı ayrı aynı anda sızlıyor… Bedenimi yataktan zar zor kazıyorum.

Böyle sabahlarda kalın, tül bir perdenin ardından seyrediyormuşum gibi geliyor olan biteni. Yapılacak şeyler gözümde büyüyor, büyüyor, büyüyor… Her şey gözümü korkutuyor. Neyi yapacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ve sanki yetişemiyormuşum, yetemiyormuşum gibi hissediyorum.

Sonra sosyal medyada geziniyorum. Herkes her şeye nasıl da yetişiyor!

Takip ettiğim kadınlar-ve de adamlar-, çok mutlular, işe gidiyorlar, ailelerine zaman ayırıyorlar, bol bol seyahat ediyorlar, kültürel faaliyetlerden geri durmuyorlar, şık giyiniyorlar, bakımlılar, yeni mekanları takip ediyorlar, sağlam alışveriş yapıyorlar, yazıyor-çiziyor-okuyorlar, spora zaman ayırıyorlar, stillerinden ödün vermiyorlar, bazıları çocuk sahibi, evleri dekorasyon dergilerinden fırlamış gibi…

Çağımızın mükemmel (sanal) kadın ve adamları!

Sonra kendime bakıyorum. Ben biraz dinleneyim desem, evi toparlayamıyorum; kuaföre gitsem, yürüyüşlerimi aksatıyorum. Birkaç mekan gezelim desem, ayakkabıya-çantaya saçacak param kalmıyor. Seyahat ederken beslenme düzenim alt üst oluyor. Evi temizlesem kitap okuyamıyorum…. Vesaire vesaire…

Mutfakta tek gözüm kapalı kahve yaparken tüm bunları; nasıl da sanal bir gerçeklikle kuşatıldığımızı düşünüyordum…

Sosyal medya güzel, faydalı, -ben de dahil- çoğumuz fazlasıyla  kullanıyoruz ama… Amaaa sanırım gerçeklik algımızı yitirmemizi tetikliyor bazen.
Kendi sınırlarımızın, yapabileceklerimizin, sahip olduklarımızın kıymetini bilerek yaşayıp gidecekken, sanki bizi hep “daha daha daha fazla” hissine veya “yetersizlik duygusu”na itekliyor.

Yani yapabilir. Biraz durup düşünmek lazım!

Instagram, facebook, twitter postları gözümüzün önünden akarken; fit vücutlar, refah içinde hayatlar, sıkıntısız kahkahalar milisaniyeler içinde karşımızda uçuşurken hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını anımsamak gerek.

Nihayetinde, filtreli fotoğraflar ya da 140 karaktere indirgenmiş cümlelerden ibaret değil hiçbirimizin hayatı.

Herkes kendi hayatının kahramanı.

Herkesin yorgunluğu, yılgınlığı, zorluğu, neşesi, kederi, yaptıkları, yapamadıkları… Kendine.

Kimse birkaç pozdan yola çıkıp da bir başkasının hayatını giymeye çalışmasın üstüne!

Olmaz çünkü; kimsenin hayatı bir diğerinin ölçüsü olamaz.


Başımdaki ağrı ve ağzımdaki buruk tatla kahvemi içmeye çalışırken, bunları düşündüm… Ve yazayım dedim. Yalnızca hatırla-t-mak için, kendime.

Sonuçta en çok, kendi içimize, kendi hayatımıza, yalnızca kendimize bakmamız lazım.



Bence ;)

9 Mart 2017 Perşembe

Less is More...



Son zamanlarda en çok kafa yorduğum şey azal(t)mak.

Aslında çok önceden beri aklımı kemiren, içimde dolanan bir şeydi. Vazgeçmek üstüne yazmıştım hatta; çoktaan geçmiş bir yılın hedefleri arasına almıştım, geçenlerde de dert yanmıştım. Bazen düşündüğümü, hissettiğimi yaptım; kimi zaman aklımdan geçenlerin gerisinde kaldım. Ama hep farkındaydım!

Sürekli daha fazlası peşinde koşarken yoruluyorum. Soluksuz kalıyorum bazen. Daha iyisi, daha yenisi, daha çok para, daha çok eşya, onu da alayım, şuna da sahip olayım, bu da benim olsun, evim-arabam-arsam olsun, şu markadan alayım, yenisini ilk ben kapayım, aman bundan da eksik kalmayayım… gibi bir dolu şey arasında ezildiğimi hissediyor(d)um ara ara. Hem kendimde hem de etrafımda çokça görüyorum bu şeyi.

Sanki hepimiz sanal bir gerçeklik içinde ordan oraya savruluyoruz. Bir bilgisayar oyunun ya da ne bileyim büyük bir deney laboratuarının içindeymişiz gibi geliyor bazen.

Durmak, ne yaptığımı hatırlamak; nerede olduğumu ve nereye gittiğimi anımsamaya ihtiyaç duyuyorum böyle zamanlarda. Duruyorum, kararlar alıyorum, yola yeni adımlarla devam ediyorum. Bazen şahane ilerliyorum, bazen tökezliyorum. Ama gidiyorum!

Varışa değil yol alışa inanıyorum ben…. 

Ve ara ara yolun neresindeyim diye bakıyorum da…




En çok tüketim kültürü ve satın-alma davranışlarımız üstüne okuyorum.

Daha evvel de yazmıştım; ekonominin okulunu okumuş biri olarak para hesabı yapmayı, kenara iki-üç kuruş atmayı hiç beceremedim. Babam bu halimi “bizim kız bayat para sevmez!” diye özetliyor; annem ise “senin çaya-kahveye saçtığın paralarla el alem çocuk okutuyor!” diyor. 

Ben de sürekli “Kazandığım para nereye gidiyor yahu!” diyordum. İstediğim birikimi yapamamak, her ay ödediğim yüklü kredi kartı ekstreleri, doyumsuzluk hissi derken paramı nereye harcadığımı göreyim istedim.



Yaklaşık 1,5 aydır harcadığım her kuruşu bir excel dosyasına kaydediyorum! Aldığım ürün-hizmet, ödeme yöntemimin (kredi kartı mı nakit mi), marka-mekan, tutar, tarih, ufak notlar… Her şeyi yazıyorum.  İlk ayın sonunda bir analiz de yaptım. Harcamalarımın yüzde kaçı kredi kartıyla, tüm kategorilerdeki harcama yüzdelerim, sabit giderlerim… Her şeyi öyle apaçık görmek inanılmaz bir deneyim oldu! Neye ne kadar harcamışım, neleri azaltabilirim, ne kadar tasarruf edebilirim gibi bir çok nokta aydınlandı kafamda. Kendime ekonomik bir rota çizmemde inanılmaz bir rol oynadı bu bütçe dosyası.

Bir de işin psikolojik boyutu var. Şöyle ki yazacağını bile bile bazı şeyleri alamıyorsun! İster istemez daha az harcıyorsun; tam bir şey alacakken, yahu bu dosyada onu görmeye gerek var mı diyorsun. Bir duruyor, düşünüyor, daha mantıklı karar veriyorsun. Yani en azından bende böyle bir etkisi oldu :)

Şu süreçte en çok etkilendiğim şeylerden biri de Uruguay eski devlet başkanı Jose Mujìca'nın kısacık şu konuşması oldu:




"Bir şey satın aldığımda ya da siz satın aldığınızda, ödemeyi parayla yapmıyoruz. Ödemeyi, yaşamımızdan para kazanmak için harcadığımız zamanla yapıyoruz."

Bu cümle o kadar kafamı açtı ki!

Kendi kendime küçük egzersizler yapıyorum. Ortalama aylık gelirim ve çalışma saatimi kullanarak saat ücretimi hesapladım. Herhangi bir şey satın almak istediğimde, o şey için kaç saat çalışmam gerektiğini düşünüyorum. Şu t-shirt için 4 saat ofiste çalışmak ister miyim, diye soruyorum kendime. Sırf ben gittim diyebilmek için yeni açılan bir mekanda yemek için 5 saat bilgisayar başında oturur muyum, dolabımda 22. olacak siyah elbise için 8 saat saçma şeylerle uğraşmaya değer mi, ben bunu gerçekten istiyor muyum diye düşünüyorum. Şu ana kadar, sorduğum sorulara dürüstçe yanıt verdim ve bir iştahla almak istediğim şeylerin neredeyse hiçbirini almadım! 1,5 aydaki tek giyim harcamam 8 liralık bir çorap alışverişi desem, sanırım kendimi daha iyi anlatabilirim:)

Bu süreçte tabi ki bazen zorlanıyorum, sıkılıyorum, deli miyim ben yahu diyorum. Ama yine de devam ediyorum. Düşünmekten, okumaktan, kendimi ve alışkanlıklarımı sorgulamaktan vazgeçmiyorum.

Çünkü, iyi hissediyorum!

Almadıkça, azalttıkça, farkında olarak alışveriş yaptıkça, tüketim eğilimimin duygusal zeminini yokladıkça kendimle ilgili daha çok şey fark ediyorum. Ve bu bana müthiş iyi geliyor :)

En azından şu an hissettiklerim bunlar... Bundan sonrası ne olur, ne yaparım, nasıl değişirim; hiç bilmiyorum. Sadece sezgilerimle, merak ettiklerimi deniyorum. Kendimi zorluyorum. Kendimi tanımaya, hayatımı anlamaya çalışıyorum.


Ve sanırım, gerçekten, az olanın çok olduğuna inanıyorum.

Yani, en klişe ve İngilizce tabiriyle "less is more" hocam ;)


6 Mart 2017 Pazartesi

Kıymetli Şeylerin Tanzimi...



En sevdiğim şeylerin başında kitapçı gezmek geliyor. Bazen doğrudan aradığım kitabı bulmak için giriyorum bir kitabevinden içeri; bazen sırf içeride dolaşmak için. Kimi zaman elimde bir alınacaklar listesi oluyor, kimi zaman amaçsızca bakınıyorum raflara… Ne için, nasıl girmiş olursam olayım kapıdan içeri, muhakkak birkaç raf arası geziniyorum. Yeni çıkanlara, çok satanlara, arkada kalanlara… Rastgele bakıyorum kitaplara. Sayfalarını karıştırıyorum, arka kapaklarını okuyorum, yazar adlarını google’lıyorum. Ve en çok, daha evvel hiç okumadığım, bazen adını bile duymadığım yazarları keşfetmeyi seviyorum :)

Geçenlerde bir Cumartesi günü epeyce iş halletmiş, alışveriş yapmış eve dönerken; mahallemizin en sevdiğim-ve tek:)- kitapçısına girdim. Bir alınacaklar listem yoktu; rastgele dolaştım boydan boya raflar arasında. Türk Edebiyatı bölümünün önünde epeyce zaman harcadım. Bir sürü kitap karıştırdım. Ve Kıymetli Şeylerin Tanzimi’ni elime aldım. Yazarının adına daha önce hiç denk gelmemiştim, kitabın ismini duymamıştım ama yalnızca sezgilerime güvenerek kitabı alıp çantama attım.



Kıymetli Şeylerin Tanzimi için bir aile romanı denebilir sanırım. Mahallemizde yaşayan , hadi bilemedin en fazla birkaç durak ötemizde oturan insanların hikayesini anlatıyor. Anneler, babalar, evlilikler, toplumsal roller, önyargılar, direnişler, değişimler, takılı kalışlar, muhafaza etme çabaları, beklentiler, hayal kırıklıkları, inançlar… Ailesinin birkaç kuşağını bir arada görebilenler için çok tanıdık şeyleri anlatıyor… Hikaye, alabildiğine gerçek; alabildiğine doğal.

Kitabın şaşırtıcı yanı ise, üslubu; böylesi olağan şeyleri oldukça kendine has, derinlikli, akıcı bir biçimde ele alıyor oluşu. Bu, elbette yazarın başarısı.



Yazar, Sezen Ünlüönen, bir ilk kitap için oldukça güçlü bir metin yaratmış. Birden fazla bakış açışıyla, ancak tek bir anlatıcıyla kurmuş hikayeyi. Ailenin ve karakterlerin öyküsü, bir prizma gibi ortada duruyor da ışık nereden vurursa farklı bir renk yansıtıyor gibi… Yani nereden, nasıl bir gözle okunursa kendini o denli farklı açabilecek bir hikaye var. Ki bu, oldukça değerli bir şey bence.

Kitabı okurken pek çok bölümün altını çizmek istedim. Bazılarının da üstüne konuşmak istedim. Okurken yazarıyla sohbet etme isteği uyandıran kitaplardan, Kıymetli Şeylerin Tanzimi.

Küçük bir araştırma yapıp-ki kapakta da yazıyormuş zaten:)- yazarın 1987 doğumlu olduğunu öğrenince imrenme, takdir, hayranlık karışımı bir duyguyla devam ettim okumaya.
Bir solukta, derler ya hani… Ben olabildiğince soluklanarak, tadını çıkararak iki gün dolaştım sayfaların arasında. Ada dönüşü, vapurda bitirdim hikayeyi.



Gülendam’ı, Sevim’i, Demir’i, Ezgi’yi, Melahatlar’ı, Nermin Hanım’ı, Fikret Bey’i… Hepsini çok sevdim.

Kitap bittiğinde, kalabalık bir aile buluşmasında tüm gece orada oturmuş ama kimseye görünmemiş uzak bir akraba gibi hissettim kendimi. Tüm karakterler, herkes hem biraz tanıdıktı, hem de tanıdıklarıma bakmadığım bir gözle ele alınmışlardı.

Epeydir bir kitap üstüne yazı yazmamıştım. İstedim ki okuyunca hissettiklerimi paylaşayım…

Herkesin her kitaptan, her hikayeden aldığı bambaşka oluyor. Ben Kıymetli Şeylerin Tanzimi’nden payıma düşeni aldım… Sezen Ünlüönen’in yeni kitabını beklemeye başladım ;)







3 Mart 2017 Cuma

Heyhat...

“Yol çekiyor canım…

Yollara çıkasım var bu ara… Neresi olduğu pek mühim de değil… Maksat yolda olmanın güzelliği sinsin üzerime, küçük bir çantaya sığdırayım yapacaklarımı; dağınık, yalnız, telaşsız gideyim öylece…

Mesela Kaş’a… Bir tepeden bakayım uzaktaki adalara… Denize gireyim gün daha yeni doğarken… Saçlarımda tuzlu sular, yürüyeyim taş sokaklarda…

Veya Bozcaada’da öğleden sonra uykusundan uyansam, kendimi denize atsam… Serin bir sofradan kalkıp sabaha dek kitap okusam… Masamda okunmak için bekleyen kitaplar tükense, sözcüklerin içinde kaybolsam gecelerce…

Ya da Cunda’da küçük bir pansiyonda, salaş bir masada kahvaltı etsem uzun uzun… Yazılar yazsam iki öğün arasında… Döksem içimdeki zehri… Anlatsam, hep anlatsam… Yoruldukça denize baksam…

Şimdi, öyle yorgunum ki… Onca telaş arasında; yapılacaklar, edilecekler, yetiştirilecekler birikmişken içimde yalnızca yol çekiyor canım… Bilmediğim sokaklarda yürüyesim, güzel sofralarda soluklanasım ve uzaklaşasım var…

Heyhat…”

3 Temmuz 2012 ‘de yazmışım bu cümleleri… Neredeyse 5 yıl önce…

Bilgisayarda bambaşka bir şey ararken buldum dosyayı. Bir yazı taslağı hazırlamışım; bu cümlelerden sonrası yok. Yarım kalmış.

Dosyanın tarihine baktım; şaşırdım. Neredeyse 5 sene evvel, neredeyse şu an hissettiklerimin aynısını hissetmekteymişim.

Ne garip!

Hani olur ya filmlerde ya da kitaplarda; insan gençlik haline seslenir, öğüt verir falan…. Yarım kalmış yazımı okurken, ben de oturmuş da yıllar önceki halimle konuşuyormuş gibi hissettim.

“Çok da şeeey etme yaaahu!” demek istedimJ

Bir dolu şey yapıyorsun; değişiyorsun, dönüşüyorsun, yol alıyorsun. Ama her şey her zaman mükemmel olmuyor. Olmayacak. Hayatta hep gitmek istediğin, bunaldığın, yorulduğun vakitler olacak.

Mükemmel seyahatler, şahane sofralar, güzel insanlar… Bir dolu şükür sebebi sunacak hayat sana! Ve onlarla birlikte sıkıntılar, zorluklar, imtihanlar koyacak önüne. Bazen devleşecek boğuştukların, bazen çoğalacak iyi ki dediklerin… Kimi zaman her şey üst üste ; kimi zaman sonsuza dek düzlükmüş gibi gelecek…

Ama hep değişecek.

Doğal olan, bu. Hayatın kanunu, kaderin cilvesi belki; ne demek gerekir bilmem…

Yani, yorulmak da kaçmak istemek de oyuna dahil. Yani günahıyla sevabıyla, her haliyle bu hayat bizim.

İyiyken hep öyle devam edecek; kötüyken hiç geçmeyecek sanıyoruz ya. Hayır, hep öyle devam etmiyor; hayır, geçiyor.

Aslında, şu sıralar yaşadığım yorgunluktan, yapmak istediklerimden, ruh halimden bahsedecektim bugün… Sanki ömrümde ilk kez bu kadar yorgunmuşum gibi geliyordu. Hiç bu kadar uzaklaşmak istemedim sanıyordum. Sonra 5 yıl önceki yazımı okudum… Anladım ki, ben eskiden de yorulmuşum; bunalmışım, bırakıp kaçmak istemişim. Yani, oluyormuş bazen öyle!

Şimdi durmuş, beş sene evvelki yorgunluğumun üstüne yürüdüğüm yolları anımsadım. Ne çok iyi ki kalmış geride!

Dedim ki kendime “Madem öyle… Yine yürürüm, yine yaparım, bir kez daha ayağa kalkarım.”

Yani, bana oluyor öyle… Bazen güçleniyor, bazen dinleniyorum. Ve biliyorum, her ânı hikayemin; eşsiz bir parçası ömür denilen seyahatimin.

Yani, ey şimdiki halim:


Çok da şeeey etme yaaahu!” ;)