19 Aralık 2012 Çarşamba

Çan, Ezan, Hazzan…


“Çan, Ezan, Hazzan” TRT’nin hazırladığı Antakya belgeselinin ismi. Bu üç sözcük çok güzel anlatıyor aslında üç dinin birleştiği, başka başka ama bir arada yaşayan insanların kenti Antakya’yı…

Geçtiğimiz hafta sonu, yine sabaha karşı, ıslak ve soğuk bir İstanbul sabahında yollara düştüm. Ve önceden planlanmış bir şekilde Hatay’a kaçtım, üç güzel insanla birlikte:)

Yine gitmeden evvel bir sürü şey okudum, daha evvel gidenlere danıştım, sordum soruşturdum ve yollara düştüm:)

Hatay deyince en çok duyduğum şey yemek ve mutfak kültürü oldu elbette:)

Hatay’a iner inmez havaalanından, daha evvel kiraladığımız arabayı aldık ve şehre doğru yola çıktık. İlk izlenimim biraz buruktu açıkçası; garip bir yokluk ve yoksulluk hali çarpıyor göze. Son dönemin karmaşasından, kentin üzerindeki yorgunluktandır belki dedik ve kahvaltı için bolca tavsiye aldığımız Sultan Sofrası ’na vardık. Yöresel lezzetlerle donanmış sofra bizi ziyadesiyle mutlu etti:) Humus, küçük yeşil zeytinler(ki ne dendiğini maalesef anımsamıyorum), zahter oldukça lezzetliydi.

Kahvaltı sonrası,  St.Pierre Kilisesi’ne çıkmak istedik; kapısına kadar geldik ancak tadilat dolayısıyla içeri girmeyi başaramadık. Uzaktan görmekle yetindik. Yılmadık kilise yakınındaki Cehennem Kayıkçısı ’nı aramaya başladık. Patikalar, yokuşlar derken bulduk. Ancak, tarihi ve turistik yerlerin bu kadar sahipsiz bırakılmış olmasına çok şaşırdık. Ki iki gün boyunca hep aynı şaşkınlıkla gezdik…

Mitolojide, Antakya’yı ikiye bölen Asi Nehri’ nde ölü ruhları taşıdığına inanılan Cehennem Kayıkçısı’nın yüzü Antakya’ya bakıyor ve arkanızdayken bütün şehir ayaklarınızın altında uzanıyor…


Antakya...
Yolumuzu Samandağ tarafına çevirdik.

İlk durağımız, Ermenistan dışındaki tek ermeni köyü olan Vakıflı Köyü idi. Vakıflı Köyü’nün portakal ve mandalina ağaçlarıyla dolu yemyeşilliği, güzelliği içimizi ısıttı; bir de güzel insanları tabi:) Köyün girişinde bir amcaya selam verince dalından koparılmış tazecik mandalinalar ikram etti bize; “ Hadi gelin gençler bir çayımızı için.” dedi. Köyün kahvesinde oturup sohbet ettik Panos Amca ile (Panos ismi, Aziz Stephanos’tan geliyormuş.). 81 yaşındaki Panos Amca, bize Kutadgu Bilig’le, Yusuf Has Hacib’le, şu an okuduğu romanla, tarihle, inançla ve hoşgörüyle bezeli çok kıymetli şeyler anlattı. Hayranlıkla dinledik anlattıklarını, nasibimizi aldık ve kahvelerimizi bitirip köyün kilisesine çıktık. Kilisede de Panos Amca’nın gelini Elena ile tanıştık; köy halkından, cemaatten bahsetti bize. Alevi gelinden, Kürt damattan dem vurup bir arada yaşamanın gerekliliğinden ve güzelliğinden söz etti. Ve köyün kadınlarının yaptığı çeşit çeşit likörlerden ikram etti.

Panos Amca...

Yüzümüzde gülümseme ile ayrıldık Vakıflı’dan; Hıdırbey Köyü’ne vardık.

Hıdırbey Köyü, Musa Dağı eteklerinde şirin, yemyeşil bir köy. Bu köydeki en çok ünlü şey ise bir çınar ağacı: Musa Ağacı. Efsaneye göre, Hz. Hızır ile Hz. Musa Samandağ'daki buluştuktan sonra, birlikte Hıdırbey Köyü'nün yanındaki Musa Dağı'na çıkmak üzere yola çıkarlar. Hz. Musa, Hıdırbey Köyü'ndeki Musa ağacının bulunduğu yere geldiğinde çok susar. Bastonunu yere bırakır, hemen yanındaki dereye su içmeye gider. Su içtikten sonra yollarına devam ederler. Asasını suyun kenarında unuttuğunu anlayan Hz. Musa, döndüğünde asasının yeşerdiğini ve bir fidan haline geldiğini görür. O günden bugüne, o çınar ağacı Musa ağacı olarak bilinir.

Musa Ağacı...

Hıdırbey Köyü’nde,Musa Ağacı’nın dibinde soluklandık; ağacın yanıbaşındaki ab-ı hayat suyundan içtik ve yine yollara düştük:)

Bir sonraki hedefimiz dünyanın ilk tünellerinden biri sayılan Titus Tüneli idi. Müzekart’la giriş yaptığımız tünel de bizi şaşırtmadı; yine her şeyin olabildiğince kendi halinde bırakıldığı alanda yolumuzu kendimiz bulmaya çalıştık. Dağların arasında, ortasında suların aktığı heybetli tünel boyunca zorlu bir yürüyüş yaptık. Bir noktadan sonra, tünelin karanlığı gözümüzü korkuttu, geri döndük. Herhangi bir ışıklandırma, yönlendirme..vs olmaması hakikaten çok acı.


Titus Tüneli...

Yine de tamamen insan eliyle yapılmış tünel, o yol, insanı oldukça etkiliyor.

Akdeniz’e nazır bir sofrada oturduk, birazcık dinlendik.

Antakya’ya geri dönmeden evvel, bir de Samandağ’da Hızır Aleyhisselam türbesine uğradık.

Antakya’nın tarihi çarşısında dolaştık. Ardından birkaç saatlik uyku, dinlenme sonrası Antakya lezzetlerini tatmak için Anadolu Restaurant’a gittik. Burayı da daha önceden araştırmış, tavsiye almıştım. Yöresel mezeler oldukça iştah açıcıydı. Ancak kebap konusunda çok da beklentilerimizi karşılamadığını söylemeliydim. İrmik tatlısı ve künefe ise gerçekten çok güzeldi:)

İkinci günün ilk durağı Arkeoloji Müzesi oldu. Dünyanın ikinci büyük mozaik koleksiyonuna sahip müzedeki eserler gerçekten çok etkileyici. Ancak burada da karşılaştığımız bakımsızlık bizi oldukça üzdü. Bunca kıymetli eserin bu kadar özensiz sergilenmesi insanı üzüyor.

Kemgöz Mozaiği... "Elemterefiş kem gözlere şiş" tabirinin kaynağıymış, rivayete göre...

Habib-i Neccar Camii… Anadolu’da yapılan ilk cami imiş. Avlusunda İsa’nın havarilerinin türbesi var. Bence Antakya’yı, dinlerin buluşmasını en iyi anlatan, en etkileyici mekan Habib-i Neccar Camii idi. Cami avlusunda türbesi bulunan havariler… Hikayesini okumak isterseniz: http://www.zaman.com.tr/newsDetail_getNewsById.action?haberno=989178&title=anadolunun-ilk-cami-habibi-neccarin-uzun-hikayesi

Ardından Harbiye Şelaleri’ne gittik. İnsana iyi gelen, doğanın kucağında bir yer. Yine yürüdük, tırmandık, üşüdük… Yüreğimiz ferahladı ama. Yemyeşil, cennetten bir köşeydi.

Harbiye...

Pazar öğleden sonrayı İskenderun’a ayırmıştık; yine yollara düştük. İskenderun, Akdeniz kıyısında sıcacık bir yer. Antakya’dan daha farklı, daha bugünde bir ilçe. Denize nazır kahve içelim istedik. Orta Türk kahvesi isteyince, “Açık mı, koyu mu?” diye sordu garson kız. İlk kez duydum bu soruyu; meğer çifte kavrulmuş kahve için koyuyu tercih etmek gerekiyormuş. Hayatımda ilk kez çifte kavrulmuş Türk kahvesi yudumladım; sertti, güzeldi. Akdeniz’e karşı oturmuş yorgunluklarımı düşünürken Kemal Burkay’ın dizesi düştü aklıma:

“İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse…”

İstanbul’a yine yağmurlu bir havada gece yarısı indik. İki günün yorgunluğuyla bünyem biraz sarsıldı; doktor, ilaçlar derken  uykuyla uyanıklık arasındaki sersem halimle yazıyorum bu yazıyı… Aklımda kalanlar, yollar, yolculuklar, güzel insanlar… Her yolda bir nasibimiz var. Ben Antakya’dan nasibimi aldım, cebime attım; anlatamadıysam, affola…


Hamiş: Hazzan, "sinagoglarda ilahi söyleyen kişi" manasına geliyor.






12 Kasım 2012 Pazartesi

Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye...

"Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.


Hişt hişt!”

Sait Faik Abasıyanık, Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinden biridir. Her hikâyesinde insanı, doğayı ve hayatı alabildiğine yalın ve olabildiğince derin anlatır. Zaman zaman bir Sait Faik öyküsü okumak isterim. Pek çok hikâyesini tekrar tekrar okumuşumdur.

Birkaç sezondur, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen Sait Faik seçkisine gitmeye niyetleniyor ancak aksilikler, ertelemeler sebebiyle bir türlü oyunu izleyemiyordum. Birkaç bilet yakmışlığım var bu oyun için. En çok da (rahmetli) Savaş Dinçel’den izleyemediğim için üzülürüm…

Kısmet geçtiğimiz Cumartesi gününe, Naşit Özcan yorumuna imiş.

Şehir Tiyatroları’nın Sait Faik seçkisi, Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye’yi yağmurlu bir İstanbul öğleden sonrasında, Kadıköy Haldun Taner sahnesinde izledim. Oyundan çıktığımda Sait Faik sözcükleriyle sırılsıklamdım…
Lüzumsuz Adam öyküsünden...

Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?”

Olabildiğince az dekor kullanılmış; yazarı akla kazıyan birkaç parça eşyası var; şapkası, trençkotu, rakı şişesi… Sahne de öyküleri gibi yalın fakat etkileyici bir havaya bürünmüş.

Naşit Özcan ise o yalın sahnede sahici, samimi oyun gücüyle Sait Faik oluyor, olanca etkileyiciliğiyle…

Hikâyelerin içinde gezinirken, anılarından dem vururken Sait Faik oluyorsunuz; Sait Faik’le Burgazada’yı ve İstanbul’u dolaşıyorsunuz…

Ve naif klarnet ezgileri eşlik ediyor bu gezintiye…

Yazarın Beyoğlu’nda yağmur altında yürüdüğü ve yüzünü görmediği bir kadınla konuştuğu bir sahne var ki hele… Naşit Özcan’ın performansı ve oyunun etkileyiciliği zirve noktasına ulaşıyor.

Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye, Şehir Tiyatroları’nda izlediğim en güzel oyunlardan biri!

En yakın tarihe bilet alın ve mutlaka izleyin. Hem “promosyon” da veriyorlar oyunun sonunda;)

“Şu karşıki sandalı görüyor musun? Bakın sahile yaklaşıyor. Onu yürüten şey nedir? Kürekleri değil mi? Ya şu uçan martılar! Kanatları yolunsa artık uçabilir mi? Düşünce de böyledir. Dört duvar arasına kapatılmak istenirse kanatsız kuş, küreksiz sandal oluverir ve bütün manasını kaybeder.”

Hamiş: Vesilesiyle, bir Sait Faik kitabı okumak da isterseniz, Ruhuna Kitap'ta yazdığım kitap önerisine de göz atabilirsiniz:)   Sait Faik'le daha yakından tanışmak isteyenlere...    

9 Kasım 2012 Cuma

Yaz Ajandaya!

Hayat gündelik telaşlarla, oradan oraya koşturmacalarla hızlı bir şekilde devam etmekte. İş hayatı sorumluluklar, seyahatler… Bazen soluğumun kesildiğini hissediyorum ve kendime nefes alacağım küçük molalar yaratmaya çalışıyorum. Kitaplara, oyunlara, sergilere kaçıveriyorum.


Geçtiğimiz haftaki duraklarımdan kısa kısa notlar. Etkinliklerin bir kısmını Facebook ve Twitter’da da paylaşıyorum aslında ama yine de uçup gitmesinler diye yazmak istedim:)

Tanpınar Müzesi. Daha doğrusu, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi. Uzun zamandır gitmek istediğim müze, Gülhane Parkı’nın yanıbaşındaki Alay Köşkü’nde, müze kütüphaneciliğinin çok güzel bir örneği. Tanpınar’ın peşi sıra giderken pek çok yazara, şaire ve kıymetli kalem sahibine rastlıyorsunuz. Oldukça özenli bir şekilde dekore edilmiş, etkileyici ve huzur veren ve adeta eski zamanlara gitmenize vesile olan bir müze kütüphane. Bir Cumartesi öğleden sonra gittim, müzeyi gezdim, sonra Gülhane Parkı’na nazır bir masasında kütüphanesinden aldığım kitapları okudum. Bundan sonra vakit buldukça çalışmaya, okumaya, yazmaya gideceğim. Ayrıca müzede sürekli farklı edebiyat etkinlikleri düzenleniyor. Ben gittiğimde de alt kattaki kafede bir söyleşi vardı; parmaklarımın ucuna basarak merdivenlerden indim ve bir süre uzaktan dinleme fırsatı yakaladım.
Tanpınar kitaplarının ilk baskıları...

Kitaplara, edebiyata ve tarihe meraklıysanız Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi’ne mutlaka gidin.

Monet’in Bahçesi. Empresyonizmin yaratıcısı Claude Monet’in 39 tablosundan oluşan sergi 6 Ocak’a kadar Sakıp Sabancı Müzesi’nde. "Belki de ressam olmayı çiçeklere borçluyum." Diyen bir ressam Monet ve eserlerindeki tabiat hakimiyeti muazzam. Doğayı yorumlama biçimi, Giverny Bahçesi’ndeki evi ve renkleri kullanışı insanı oldukça etkiliyor. Sanatın gücünü doğadan alışının bir ispatı gibi sergi. Özellikle ressamın gözünden rahatsız olduğu dönemde yaptığı resimler ve bunların bir akıma öncülük ediyor olmasından çok etkilendim. Biraz olsun nefes almak, başka bir dünyaya kaçmak isterseniz Monet’in Bahçesi sergisine gidin; hatta öncesinde veya sonrasında Emirgan’da boğaza nazır bir bardak çay için:)

Cloud Atlas/ Bulut Atlası. Bir Cuma akşamı tamamen plansız bir şekilde, hatta biraz da isteksizce bilet alıp kendimi Bulut Atlası’nın oynadığı sinema salonunda buldum. Film ilk dakikadan itibaren insanı içine alıyor. 6 farklı zamanda 6 ayrı hikâye akıyor. Bütün bu hikâyeler ve karakterler birbirine bağlantılı, iç içe geçmiş. Eşcinsellikten, modernizme; ırkçılıktan, kapitalizme pek çok konuda mesaj taşıyan bir film Bulut Atlası. Ve tüm mesajlarını inanılmaz akıcı, başarılı bir kurgu içinde veriyor. Oyuncu kadrosu da oldukça ilgi çekici. Tom Hanks, Halle Berry ve bütün oyuncular akıp giden altı hikâye boyunca farklı cinsiyetlerde başka başka karakterleri canlandırıyorlar. Çok akıcı, çok net ve çok iyi bir film olmuş Bulut Atlası! Hayatta her şeyin birbirine bağlı olduğu ve zamanın tekerrürle geçip gittiği ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi.

Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni. Sahnede bir kadın, Nazım Hikmet, ve bir kadın, Nazım’ın kadınları… Ve seslendirdikleri Nazım şiirleri; şiirlerle anlatılan bir ömür, bir dönem ve bir hikâye… Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni, İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından Metin Belgin rejisiyle sahneye koyulan bir şiir gösterisi. Metin Belgin ve Hümay Güldağ Belgin’in aktarımıyla bir saat boyunca bambaşka bir ömrün izinde gidiyorsunuz. Şiir seviyorsanız, hele ki şiir dinlemeyi seviyorsanız, Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni’ye bir bilet alın:)

Borusan Contemporary. Hem ofis, hem müze. İnsana yok artık, dedirtiyor! Borusan Holding şahane bir iş yapmış! Rumelihisarı’ndaki, boğaza nâzır mükemmel ofisleri Perili Köşk, hafta sonları bir modern sanat müzesine dönüşüyor. Hafta içi çalışanlar, Cuma akşamı her şeyi toplayıp çıkıyorlar ve hem Borusan koleksiyonu hem de dönemsel olarak bazı modern sanat çalışmaları her hafta sonu ziyarete açılıyor. Bir rehber eşliğinde gezilen sergi boyunca, Ceo’nun odası dahil bütün ofisleri dolaşıyorsunuz. Sanırım dünyada eşi benzeri olmayan bir iş yapmış Borusan Holding. Borusan Contemporary’i mutlaka gezin, hatta sergi sonrası şahane manzaralı kafesinde bir fincan Türk kahvesi için. Ve bir gün bir modern sanat müzesinde ofisiniz olması hayalini kurun:)
Borusan Contemporary'den...

Ruby Sparks / Hayalimdeki Aşk. Festivalde kaçırdığım için üzüldüğüm bir filmdi ama şans ki vizyondayken yakaladım. Yalnız ve insanlarla iletişim kurmakta sorunlar yaşayan ancak dâhi olarak nitelendirilen genç bir yazar, bir sabah, rüyasında gördüğü kadını yazmaya başlar. Ve yazdığı kadın bir anda gerçek olur. Yazar ve kendi yarattığı kadın arasındaki aşkı anlatıyor film. Oldukça ilginç ve keyifli bir film. Senaryosu oldukça iyi, oyunculuklar sıcacık ve kurgu pek keyifli. Yalnızlık, yaratıcılık ve yazmak üzerine derin ve keyifli bir film. Bence kaçırmayın:)

10 Ekim 2012 Çarşamba

Nar Ağacı...


10 yıl önce ayrıldığım bir şehre gitmek üzere yola çıkarken çantamdaydı. Havaalanında uçağı beklerken, fotoğrafını çekip, “Yol arkadaşım” notuyla twitterda paylaştım ve kapağını açtığımda, ilk bölümün başında şöyle yazıyordu:

YOL ARKADAŞIM

Garip bir gülümseme yerleşti yüzüme... Okumaya başladım; daha ilk birkaç sayfada bir kaç satırın altını çizdim; sonra kalemi bıraktım, okumaya daldım... Su gibi aktı hikaye; içimde akan iki ırmak Setterhan ve Zehra... Ve yollardayken, içimden geçip giden, görmeyi dilediğim şehirler: Tebriz, Bakü, Yezd, Batum ve çocukluğumun kenti Trabzon...


Nar Ağacı, Nazan Bekiroğlu’nun, 5 yıl aradan sonra bize anlattığı yeni hikayesi, yeni romanı...

Yusuf ile Züleyha ile tanışmıştım Nazan Bekiroğlu’yla... Ama ne tanışmak.... Yusuf ile Züleyha’nın pek çok cümlesini ezbere biliyorum şu an... Dönüp dönüp kaçtığım başucu kitaplarımından biri...
Ve sonrasında La, Cümle Kapısı, Nun Masalları, İsimle Ateş Arasında... Ve diğerleri... Bütün kitaplarını okudum, birkaçı imzalı duruyor kütüphanemde.

Velhasıl, Nar Ağacı, hevesle, merakla beklediğim bir kitaptı.

Sivas yolunda okumaya başladığım hikayeye Sivas’tan Samsun’a giden trende devam ettim. Bozkırları, ırmakları, köyleri geride bırakırken Setterhan’ın, Zehra’nın ve İsmail’in ve geçmişin o sahici insanlarının peşisıra gidiyordum.

İsmail, Balkan Harbi’ne gönüllü olarak giden o güzel adam, romanın en sevdiğim karakteri; olanca gerçekliğiyle savaşı anlatırken; vagonlar içindeki askerleri, hastalıkları, ölümleri susarken, ben konforlu bir vagonda, tertemiz bir trende ağlıyordum... Camdan akıp giden sapsarı topraklara baktım, o toprakların sakladıklarını düşündüm, yitip gidenleri, hoyratça basıp geçtiklerimizi...

Sonra Büyükhanım, dağ gibi bir Anadolu kadını... Gelenek görenek bilişiyle, nizamı şaşmadan takvimler çıkarışı, düşene de yanındakine de her daim kol kanat gerişi, onca yokluk arasında eksildikçe çoğalan sofralar kuruşu... Ah, dedim, tanışsaydım da dizinde oturup Trabzon’u, kendi denizimi ve  muhacirliği dinleseydim...

Ve Setterhan... Ve Zehra.... Nazan Bekiroğlu’nun dedesi ve  anneannesi..

Olup bitenin bir kısmı gerçek, bir kısmı yazarın muhayyilesi... Ama sözcüklerden insanın içine akanların hepsi, olabildiğince sahici...

Savaşlar arasında kalan, yerini yurdunu, her şeyini geride bırakıp İstanbul’a doğru yola düşen  Setterhan ve Trabzon işgal edilince yollara mahkum edilen, muhacir Zehra.... Aşk var  hikayede elbet... Ve tarih; savaşlar, yollar, geçip giden sultanlar, padişahlar... Ve kültür; gelenekler, âdetler, edep adap... Ve en çok da insan, insaniyet...

Kitapta pek çok cümlenin altını çizdim, yazmaya, paylaşmaya niyetlendim aslında. Ama sonra vazgeçtim. Nar Ağacı’ndaki onca hikaye, onca cümle arasından kimin nasibine hangi sözcükler düşecek; kitaba ve her seferinde o kitabı farklı gözlerle okuyacak olanlara bıraktım.

Ben nasibimi aldım. Heybemde bir dolu sözcük, bir dolu duyguyla ayrıldım  Taht-ı Süleyman’dan, Nar Ağacı’nın dibinden...




9 Ekim 2012 Salı

Güzel Atlar Ülkesi...


Kapadokya... Pers dilinde "Güzel Atlar Ülkesi" manasını taşıyormuş, bu toprakların adı...  Henüz yola çıkmadan okudum bunu ve daha o dakika, daha evvel yalnızca geçip gittiğim o toprakları tekrar görmek, biraz soluklanmak  için can atmaya başladım...

Seyahat öncesi gideceğim yerle, oranın insanlarıyla, kültürüyle ilgili şeyler okumayı seviyorum. Kapadokya gezisini planlarken, 1,5 günlük dar vaktimize neleri sığdırmamız gerektirdiğini araştırırken bloglar keşfettim, başka seyahat planlarının kapısını açtım, memleketin güzelliğine, tarihine bir kez daha şaştım kaldım. Ve çok güzel bir kitap okudum: Gürsel Korat’ın  Taş Kapıdan Taçkapıya Kapadokya kitabı, bölgeyi gezmeden önce okunacaklar sırasının baş köşesinde...

Okudum, notlar aldım, nerelere gidilecek, neler görülecek listeledim, arkadaşlarımla konuştum ve biletleri aldık; yola çıktık. Sabah 6 uçağına yetişmek için, henüz hava aydınlanmamışken, ıslak bir İstanbul sabahında yollara düştük. Kayseri’ye inip daha önceden ayarladığımız kiralık arabaya yerleştiğimizde aslında bir hayli yorgunduk:)

Hiç durmadan yol aldık... Güzel Atlar Ülkesi’ne doğru... Frank Sinatra çalıyordu arabada, sonra tabelaları izlerken nedense Kırşehir düştü aklımıza, Neşet Ertaş dinlemeye başladık... Türkülerin naifliğinden başkası yetmiyor  galiba bu toprakların güzelliğini anlatmaya...

İlk hedefimiz, 4000 yıllık bir yer altı şehriydi; Derinkuyu Yeraltı Şehri. Yerin 55 metre altında,  geçitlerle dolu bir taş kent. Mezarlar, yemek bölümleri, kuyu... Karanlık ve oldukça dar geçitlerden geçip ayakta durabileceğimiz bir alanda durup şarap yapılan, yiyecek saklanan bölümlere bakarken; 4000 yıl önce burada kimler vardı, neler düşünüyor, neler hissediyorlardı acaba, diye düşündüm...

Yılların ve yolların yorgunluğu,  izleri gözkapaklarımızda Ihlara Vadisi’ne vardık. Tepeden vadiye bakarken, aklım uçup gidecek sandım; Yarabbim, bu nasıl bir güzellik... Dağ, taş, ağaçlar, ırmak... Doğanın göğsünde kaybolmak  istiyor insan... Vadi içinde uzun bir yürüyüş yaptık.  Sessizlik ve sadece doğanın hakimiyeti... İnsan elinin o az değmişliği... Nasıl da kıymetli, nasıl da güzel... 
Ihlara Vadisi...

Yürüdük, dağlar, tepeler aştık:) Irmak içinde, evet ırmak içinde, bir köşede bir bardak çay içtik. Ördekler arasında bisküvi kemirdik, nefes aldık... Ve Ihlara Vadisi’ne, doğanın o muazzam köşesine, hayran kaldık:)

Ihlara Vadisi yürüyüşünün tatlı yorgunluğu da eklenince halimize Göreme’de kalacağımız otele doğru yol almaya başladık. Hiç aklımızda yokken, kahverengi bir tabela daha aklımızı çeldi, Krater Gölü’nde de bir parça soluklandık.

Göreme’de bir mağara otelde kaldık. Kandillerle aydınlatılan, taş bir odada. Peribacaları arasında, öyle güzel, öyle etkileyici bir yerdi ki... Otele eşyalarımızı bıraktık, üstümüzü değiştirdik ve açlıktan ölmek üzere olan bünyelerimizi toparlamak için Göreme’yi turlamaya çıktık. Birkaç tavsiye de aldıktan sonra şık bir yere meşhur testi kebabını denemeye gittik. Benim kuzu etiyle aram pek iyi olmadığından cesaret edemedim ama arkadaşlarımınkinden tadınca pişman oldum. Yolunuz düşerse, testi içinde gelen kababı mutlaka deneyin:)

Yemek sonrası, ver elini Ürgüp... Taş sokakları , eski evleri ve dokusuyla insanı oldukça etkileyen, küçücük bir yer... Birazcık yürüyüş sonrası kahve içmeyi planladığımız mekanda yer olmayınca, yakınlarındaki, “meşhur” Asmalı Konak’ı gezdik... Dizinin o kocaman konağı hiç de öyle heybetli değilmiş aslında... Yine de güzel; avlusu ve manzarasıyla sahiden güzel:)
Ürgüp...


Gece Göreme’de taş bir binada, ateş başında bir şeyler içerek sonlandı... Ardından, taş odada birkaç saatlik uykuya daldık...

Ve sabah... Hatta hala gece... 4.30 gibi uyandık... Çünkü buraya kadar gelmişken, mutlaka yapılacak bir şey daha vardı: Balona binmek:) Balon organizasyonunu da gitmeden haftalar önce İstanbul’dan yapmıştım; bir arkadaşımın tavsiyesi ile İstanbul Balloon'dan rezervasyon yaptırdım; birlikte uçtuğumuz Yasin Kaptan hem rezervasyon aşamasında hem de gezimiz boyunca öyle çok ilgilendi, her şeyde yardımcı oldu ki şimdi gidecek herkese kendisinin telefonunu veriyorum:)

Bizi otelden aldılar, balona binecek herkesle birlikte çay-simit kahvaltı ettik ve balona bineceğimiz yere gittik. Sabah saatlerinde yüzlerce balon var Göreme’de ve her şirketin belli bir alanı. Biz balonumuzun yanına vardığımızda yalnızca kocaman bir sepet ve devasa bir bez vardı yerde... Sonra yavaş yavaş şişirmeye başladılar; anbean izledik balonun ateşle, havayla dik durmaya başlamasını... 
Yüzlerce balon, gökyüzünde, Kapadokya'da...

Güneş daha yüzünü gösterme lütfunda bulunmadan, balon yolculuğumuz başlıyordu işte! Yavaş yavaş yükselmeye başladık... Güneş de peşimiz sıra geliyordu ve ne muazzam, ne büyüleyici bir manzaraydı; ve nasıl unutulmaz bir deneyim... Ayaklarınız yerden kesilmişken, bir sepetin içinde ayakta, neredeyse 1000m yükseklikten aşağı bakarken; insan şaşıp kalıyor gördüklerine... 
Gölgemiz düşüyordu yeryüzüne...

Karşısındaki muazzam tabloya, doğanın ve varoluşun o eşşsiz güzelliğine... Gökyüzündeki yüzlerce balondan birindeydik, güneş doğuyordu ve Güzel Atlar Ülkesi  olanca ihtişamıyla karşımızdaydı... Hayatımdaki en güzel sabahlardan biriydi:)

Bir saatlik bu heyecanlı, etkileyici ve unutulmaz geziden sonra otelimize döndük, kahvaltımızı yaptık ve eşyalarımızı toplayarak otelden ayrıldık. Yine yollara düştük:)

İlk durak, Göreme Açıkhava Müzesi. Kayalara oyulmuş kiliseler, şapeller; ve geride kalan inancın ve hayatın izleri... Kiliselere girdik, yaşam alanlarını gezdik, taşlar arasında tırmandık, indik, yürüdük... Toz toprak içinde ayrıldık Göreme Açıkhava Müzesi’nden:)


Paşabağı’na vardık...Bölgede,  Peribacalarının  en yakından ve net görülebildiği yer burası sanırım. Peribacaları arasından keyifli bir yürüyüş günümüzü daha da güzelleştirdi:)

Ardından Uçhisar Kalesi... Uçhisarın taş sokaklarından varıp kalenin eteklerine geldiğimizde farkettik aslında zorlu bir tırmanışın bizi beklediğini; ama yılmadık, tırmandık:) Uçhisar Kalesi’nin bayrak direğinin dibinde oturup aşağıda uzanan Kapadokya’ya baktık... Her yer geçmişin izlerini taşıyordu... Bir masal dünyası adeta oralar...

Ve günün son tarihi yeri: Zelve. Zelve de bir açıkhava müzesi aslında. Yine kayalara oyulmuş kiliseler, şapeller ve uzun, dik bir yürüyüş parkuru... Ve bir de eski şehirlerde ilk kez rastladığımız, 1954 yılına kadar kullanılmış kayalara oyulmuş bir camii... Yine bizi kendine hayran bırakan yapılar, geçmişin ihtişamı ve büyüsü...

Hayranlıkla ve yorgunlukla Zelve’den ayrılıp Avanos’a varıyoruz. Kızılırmak kıyısında oturup balık yiyoruz. Birazcık dinleniyoruz. Avanos içinde dolaşıyoruz; çömlekçilere uğruyoruz. Her yerde el emeği, her yerde tarih ve insan... Bu toprakların her bir yanında ayrı bir hikaye var sanki...

Gördüklerimden başım dönmüş bir halde ayrıldım Kapadokya’dan...

Kayseri’ye geri döndük ve bu yolculuğun vesilesi olan çok sevdiğim arkadaşlarım Murat ile Büşra’nın düğününe katıldık:)
Murat ile Büşra... Hep mutlu olsunlar inşallah:)

Onlar erdi muratlarına, biz çıkalım kerevetine:)
 

Ve gökten düşen o üç elmanın biri bana bu gezide eşlik eden canımıniçi Gül’e, diğeri  iki gün boyunca yüzlerce kilometre yol yapan güzel arkadaşım Ekrem’e, sonuncusu da yıllarca o topraklarda yaşamış, güzel izler bırakmış tüm insanların ruhuna gitsin....

14 Eylül 2012 Cuma

Hayat İşte...

Ne zaman zorlu bir döneme girsem kitaplara kaçıyorum. Su içer gibi kitap okuduğum günler hep büyük telaşlarıma, şaşkınlıklarıma ve acılarıma denk gelir… Uyku ve hikayeler dışında kaçacak yerim olmadığından belki; belki de başkalarının cümlelerinde teselli bulduğumdan…
Yine çok okuduğum günler… Masamda birikmiş kitapların sayısı azalıyor, yürüyüş yaparken uğradığım kitapçıdan alıp çıktığım hikayenin sonu geliyor bir iki fincan kahvede.

Şiirle, öyküyle, sözcüklerle tutunmaya çalışıyorum işte…


Şu an elimde Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde var. Mahir Ünsal Eriş’in çocukluğa dair, eski-mesin istediğimiz- güzelliklere dair sıcacık, naif öyküleri. Çocukluğa, büyümeye ve hayalkırıklığına dair.

Barış Bıçakçı ve Emrah Serbes’in yanında bir yer edindi aklımda Mahir Ünsal Eriş.



Tam da büyümek üzerine kafa yorduğum şu günlerde, nasıl da vaktinde geldi Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde.



Ruh durumuna göre kitap tavsiyelerinin yer aldığı bir blogda kitap önerileri yazmaya başladım bu arada. http://www.ruhunakitap.com Edebi zevkine ve birikimine çok güvendiğim Yağız Gönüler, yazmam için davet ettiğinde çok mutlu oldum; başta biraz çekindim ne haddime kitaplar üzerine ahkam kesmek diye ama haddimi bilerek bir iki kelam ediveriyorum işte:)

Kitabın, hikayenin reçetesi olmaz elbette ama her kitabın bir vakti, bir hali var. Nacizane tavsiyeler yazıyoruz, paylaşıyoruz:)

Yeni bir soluk, yeni bir güzellik işte…


Büyümek, biraz da şaşkınlıkları çabuk atlatabilme sanatı galiba… Her durumda bir çözüm üretebilme ve hep güçlü görünme çabası ve her daim bir başına olduğunu bilerek adım atma kaygısı…


Arkanı toplayacak birilerinin olmaması belki…

Belki birilerinden bir şeyler istemenin zor geldiği bir döneme girivermek…

Daha fazla suskunluk …

Uyumadan evvel hesap kitap yapmak, her şeyi planlamaya çalışmak demek biraz da…


Büyümek, bazen hiç istemediğimiz ama karşı koyamadığımız bir imtihan belki…

Bir şehirde yapayalnız hissetmek, kolun kanadın kırılması gibi…


Bilemedim ki…

Büyümeseydik, iyiydi.





25 Temmuz 2012 Çarşamba

Notalar, renkler, sözcükler...

''Kendinize kıyak geçtiğiniz bir akşam olsun bu akşam.'' diyordu Sezen Aksu sahnede. Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’ni tamamen dolduran kalabalıktaki herkes ise kendi içinde dolanmaktaydı muhtemelen bu sırada. Ben de bir köşede şarkıların taşıyıp yanıbaşıma bıraktığı geçmişime göz kırpmaktaydım… Her Sezen şarkısı nasıl da denk düşer yürüdüğümüz yollardan bir an’a…


Sezen Aksu şarkılar söyledikçe, hikayeler dinliyor, içimdekilerle hesaplaşıyor ve kendi hikayemi temize çekiyordum bir nevi…

Notalar, sözcükler, dizeler, renkler… Nasıl oluyor da böylesi anlatıyor o tarifi imkansız sandığımız hallerimizi? Bizi hiç bilmez insanlar koca koca sahnelerde veya küçük odalarda nasıl bir araya getirebiliyorlar aklımızdan, kalbimizden geçip gidenleri?

Sanat, bir nevi efsun belki de…

Kitaplar, şarkılar, tablolar… Ne çok şey var okunacak, dinlenecek ve görülecek… Hakeza yürünecek yollar…

Masamda kitaplar, dvdler biriktikçe, ben koşturmaca arasında yeterince ilgi gösteremeyince, yetişemeyince; içim buruk kalıyor, sanki kendimi dinlemiyormuşum gibi hissediyorum, kendimi anlayamıyormuşum gibi…

Nihayetinde, hepsi insanı ve insana dair bir şeyleri anlatıyor…

Ara ara insan bir kitabın sayfaları arasında kaybolmalı, şarkılara sığınmalı veya gölgelere veya ışığa… Ya da belki hiç bilmediğin sokaklara dalmalı…

Ama ille de anlamaya çalışmalı, çaba göstermeli, durmamalı…

Ve bazı akşamlar, kendine bir kıyak geçmeli:)

Düşündüm de Sezen Aksu konserine gittiğim akşam, sahiden kendime kıyak geçtiğim bir akşamdı. İşten çıkıp Nişantaşı sokaklarında yürümüş, pek sevdiğim Zamane Kahvesi’nde biraz soluklanmış, Cemil Topuzlu’ya yürümüştüm ağır adımlarla ve yanımda çok sevdiğim biri vardı. Hayat, belki de bu kadardı, bir an kadardı, kendimize kıyak geçtiğimiz akşamlar kadar hatırdaydı; daha fazlası değil…

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Yürümek...

‘’Arkadaşlarımı bilmiyorum ama yürüyüşler çok verimli benim için. Hem dışarda görünüyorsun hem içeriye kaybolabiliyorsun.’’


Cahit Zarifoğlu-Yaşamak

Ofis hayatında sağlıklı yaşam konusunda ipuçları veren bir eğitime katıldım geçtiğimiz aylarda. Mesai, trafik, hareketsiz yaşam döngüsü arasında kendimiz için yapabileceklerimizden, doğru duruş, egzersiz ve beslenmenin öneminden bahseden fitness uzmanı Serhat Sıdal, Intelligence Fitness(IF) felsefesini anlatıyordu. Sonra katılımcılardan biri bir soru sordu; esasında şartlardan yakındı ve spor yapamamasının sebeplerini sıraladı. Serhat Hoca, sabırla her sebep için bir çözüm sundu, küçük değişiklikler önerdi; her çözüm karşısında bir sorun daha eklendi bu diyologa. Evim uzak, bilgisayarım şurada duruyor, iş yoğun, ama çocuğum var… cümlelerini duydukça kendime döndüm; ben, dedim, aynı böyle yapmıyor muyum, bahaneler sıralamıyor muyum sürekli? O olmaz, bunu yapamam, yok yetiştiremem… derken bahaneler üretmekle geçirmiyor muyum çokça zamanımı? Yok, dedim, bu böyle olmaz; insan kendisi için birşeyler yapmalı… Bir yerden başlamalı… Evet, Serhat Hoca’nın anlattıklarından çok şey öğrendim, birkaç şeyi aklıma yazdım ama en önemlisi eğitimden çıktıktan sonra bir şey yaptım: Yürüyüşlere başladım:)

Birkaç haftadır sabahları erkenden, gün daha yeni yeni yerleşirken şehre, Boğaz kıyısında yürüyorum. Boğaziçi Üniversitesi kampüsünden sahile inen ‘yılanlı’ yoldan aşağıya iniyor ruh halime göre Aşiyan’a, Bebek’e ya da Arnavutköy’e gidiyorum; sonra tekrar eve dönüş, nefes kesen yokuş, kahvaltı, ofise yetişmece… Gün hem sakin hem telaşlı, lakin pek güzel başlıyor:)

Bu sabah yürüyüşleri hem bedenime hem de ruhuma oldukça iyi geliyor. Onca koşuşturmaca; iş, eğitim, görüşmeler arasında kendimle kaldığım, hayal kurduğum, düşündüğüm zaman dilimleri yaratmış oluyorum. Hayal kuruyorum, fotoğraf çekiyorum, planlar yapıyorum… Her sabah gördüğüm yüzler hakkında hikayeler uyduruyorum kafamda; ayakkabısından, tişörtünden, temposundan bir karakter yaratıyorum. Kendi kendime gülüyorum:)

Sabah yürüyüşlerinden...

Bir de bir korkumu yendim ki hala nasıl olduğunu anlamış değilim:)

Tanıyanlar bilir hayvan sevgim hep uzaktandır. Börtü böceğe tahammül edemem hatta kedi, köpek bile çok yakınıma girsin istemem, dokunamam, korkarım… Ancak sabah yürüyüşlerinde, o ağaçlı güzel yoldan inerken, kuşun böceğin, kedilerin, köpeklerin kendi hallerinde yaşayıp gittiklerini sezdikçe; 7 köpeğin arasından şarkı söyleyip geçtiğimde, sessizce bana yol verdiklerinde, uykulu hallerini gördükçe tüm korkumdan arındım. Hiçbirinin bana bir zarar vermeye niyeti olmadığının, yeryüzünde ‘birlikte’ yaşadığımızın farkına vardım. Hatta en son Pazartesi sabah Bebek’ten itibaren beni takip eden kocaman bir köpekle birlikte yürüdüm eve dönüş yolunu.



Sabah renkleri...
  Öyle işte… Korkularımız, kaygılarımız da geçip gidiyor biz yollar yürüdükçe

Kimbilir, daha neleri geride bırakacağım, nelerden vazgeçip nasıl değişeceğim…

Velhasılı kelam, bu sabah yürüyüşleri çok iyi geldi bana.

Siz de kendiniz için iyi birşeyler yapmaya başlayın bence, neyi seviyorsanız, ne iyi gelecekse… Bahane bulmakla geçmesin ömür… Hem ne diyordu Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de:

‘’Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.’’

Öyle işte:)

4 Haziran 2012 Pazartesi

Düşün'sek Taşın'sak Güzel Şeyler Yapsak Hep:)

Yine uzun zaman oldu, blogu ihmal ettim... Hep kendime kızıyorum; bir daha yapmayacağım diyorum ama koşturmacalar arasında dağılıyorum bazen. Aslında sanırım pek çok şey için aynı şeyi hissediyoruz; hep birşeyleri yapmak isteyip bahaneler bulup erteliyoruz. Oysa ertelemeyenler, bahane bulmayanlar ve vazgeçmeyenler başarılı oluyor.

Beni bu blog yazısını yazmaya iten de işte böyle hiç yorulmayan, bahane bulmayan ve başarılı olan bir arkadaşım oldu:) Selim Çavuş, Düşün Taşın Derneği başkanı. Yeni projelerini öğrenince, çabalarına, giderek daha büyük ve daha iyi işler yapma yolundaki çalışmalarına ve enerjilerine hayran oldum.
En çok kitap okuma etkinlikleriyle bildiğim, birkaç kez birlikte kitap okuduğum Düşün Taşın şimdi Türkiye'nin her yerinde var olmak, kalabalık ve güçlü bir ekip olmak için yola çıkıyor. Güzel birşeyler yapmak istiyorsanız, bence bir Düşün'ün Taşın'ın ve katılın:)

Detaylı bilgi aşağıda efendim:)

Düşün Taşın Derneği Edirne’den Karsa



81 İl’den 81 Üniversite Temsilcisini Arıyor

Yapmış oldukları istikrarlı ve başarılı projeler ile adından sıkça söz ettiren

Düşün Taşın Derneği geçen yıl ilkini gerçekleştirdiği “Düşün Taşın Kampüste” projesini daha da genişletiyor.

Derneğin genç yöneticileri, temsilci sayısını artırmak ve projelerini tüm Türkiye’ye yaymak için;

“Her İl ve Her Üniversite’de Bir Temsilci” sloganı ile yola çıktı.

Türkiye’nin en genç sivil toplum kuruluşlarından olan Düşün Taşın Derneği;

geçtiğimiz yıl ilk temsilcileri ile birlikte “41 Farklı Üniversitede, 70 etkinlik ve onlarca proje” yaptı. Temsilcilerinin bulunmuş oldukları illerde gerçekleştirdiği projelerde gençler, Genel Merkez İstanbul ile aynı anda hem Çorum’da hem de Washington’da Beyaz Saray’ın bahçesinde aynı anda kitap okuma etkinlikleri düzenlediler.

Kuruluş amaçlarının en başında “Türkiye’nin kitap okuma sevgisi ve bilincini arttırmak” olan dernek; Türkiye’nin En Donanımlı 100 Gencini çatısı altında toplayarak, ülkemizin entelektüel birikimine katkı sağlamak ve gençlerin potansiyellerini arttırmak için çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.

Düşün Taşın Derneği; “Gençlerin öğrenim görmekte olduğu üniversitelerde ve illerinde faaliyetlerini gerçekleştirmek, yeni projeler üretmek, kitap okuyan bir nesil oluşturmak ve değer üreten bir toplumun oluşmasına yardımcı olarak ülkemizin kalkınmasına katkı sağlamak isteyen tüm üniversiteli gençleri temsilcileri olmaya davet ediyor.

Detaylı Bilgi ve Başvuru Formu için:

http://www.dusuntasin.org.tr/dusuntasinkampuste

www.facebook.com/dusuntasin & www.twitter.com/dusuntasin

Düşün Taşın Derneği Hakkında:

Düşün Taşın Derneği, temelleri 2006 yılında üniversiteli 8 genç tarafından atılmış ve 12 Ocak 2010 tarihinde Dernekleşmiş bir Sivil Toplum Kuruluşudur. Türkiye’deki kitap okuma alışkanlığını ve sevgisini arttırmak amacıyla bugüne kadar 150 farklı etkinlik düzenlemiş olan dernek, ‘’Dünya Toplu Kitap Okuma Günü’’ kavramını dünya literatürüne taşımak için gönüllü büyük bir genç kitle ile çalışmalarına devam etmektedir. Yaptığı etkinliklere bugüne kadar 25.000 kişinin katıldığı, T.C. Cumhurbaşkanlığı’ndan himaye almış olan Düşün Taşın Derneği, Sabancı Vakfı tarafından Türkiye’nin Fark Yaratanları seçilen bir gençlik oluşumudur.

Bilgi ve İletişim:

Düşün Taşın Derneği, İsmail Ünlü 0212 501 49 87 Cep: 0555 745 46 12 ismail@dusuntasin.org.tr

14 Nisan 2012 Cumartesi

Bursa'da Zaman...


Bursa’da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarîlerin en ilâhisi.

Diye başlar Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiiri...

Bursa... Tanpınar’ın Beş Şehir’inden biri. Benim bu zamana dek uzun yolculuklarda kısa molalar vermekten öteye geçemediğim şehir... Nihayet şeytanın bacağını kırdım ve geçtiğimiz Pazar günü, Bursa’ya kaçtım:)

Sabah 7’de Kabataş İdo İskelesi’nde başlayan yolculuk için erkenden , gün daha ağarmadan sokaklara çıkınca ve saba makamının huzuru sararken içimi anlamıştım aslında bu kısa gezinin bana iyi geleceğini:)

Güzelyalı’da feribottan inince zeytin ağaçlarıyla kaplı yollardan geçtik ve ilk durağımız Cumalıkızık köyüne vardık. 700 yıllık bir köy, 7 kızık beyinin kurduğu köylerden biri ve Cuma namazları bu köyün camiisinde kılındığı için adı Cumalıkızık imiş... Eski evler ve tarihi dokusu korunmuş. Taş sokakları, güzel insanları ve toprak kokusuyla İstanbul’dan kaçıp gidilecek en güzel yerlerden biri sanırım:) Köyde biraz yürüyüş yaptıktan sonra kahvaltıya gittik Taş Ev’e, zaten hemen hemen her evde kahvaltı servis ediliyor:) Enfes bir kahvaltı yaptık; ki ayva reçelinin tadı hala damağımda:) -Taş Ev’i servis açısından pek tavsiye etmiyorum bu arada, bir daha gidersem Mavi Boncuk’a uğrayacağım:)-

12’e doğru, çılgın şehirli kalabalığı köye akın ederken biz Bursa’ya doğru yola çıkmıştıkJ Köyün sakinliğini ve güzelliğini hissetmek için mutlaka sabah erken gidin ve kalabalık akınına kalmadan orayı terkedin derim...

Ve Bursa... Evliyalar, türbeler, camiler şehri... Her yanda kutsal bir kapı... Hanlar, taş sokaklar ve görkemli yapılar... Unutma, diyor sanki şehir... Koskoca bir cihan devleti hüküm sürdü bu topraklarda, unutma...

Yeşil Türbe oldu ilk ziyaret ettiğimiz yer. Ardından Emir Sultan Camii ve Orhan Gazi ve Osman Gazi’nin Türbeleri... Saltanat kapısı, Tophane.... Ve hanlar, özellikle Kozahan; aklımı başımdan alan ipek şallar, örtüler:)

Ve Ulu Camî... Hicaz makamı ile soluklandık bir köşesinde... Heybetinde insana acizliğini anımsatan ve şükretmeye, dua etmeye çağıran bir hava var sanki... Öyle başka, öyle güzel...

Sonra bir tepeden baktık Bursa’ya... Kocaman bir şehir... Heybetli, etkileyici ve güçlü...
İşte o tepenin bir yanında Zeyniler Köyü vardı... Hani Reşat Nuri’nin muazzam eseri Çalıkuşu’ndaki Feride öğretmenin gittiği köy... Orayı görmek Bursa gezinin en güzel sürprizi oldu benim için:)

Ve dönüş yolunda durağımız Mudanya oldu... Konaklar, eski evler ve yine taş sokaklar arasında yürüyüş yaptık. Deniz kenarında salaş bir balıkçıda yemek yedik... Akşam çöktü; karşımda deniz ve lodos eserken usuldan yine Tanpınar dizeleri düştü aklıma...

Bursa, bir Tanpınar şiiri gibi. Yalın, etkileyici ve zamandan azade bir şehir...

‘İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu,
Bu hayâl içinde… Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî âhenk..’

Hamiş: Yolda olmanın en keyif veren yanı yanınızdaki insanlar sanırım! Bu gezide yanımda olan güzel insanlara: Selis, Kübra ve Gül'e ve şahane ev sahipliği için Ekrem'e ve sevgili arabasına teşekür etmezsem olmaz sanırım:)

2 Nisan 2012 Pazartesi

Sanki Bugün Nisan...


Nisan geldi işte! En sevdiğim ay:) Erguvanlar açacak yakında ve ben uzun yürüyüşler yapacağım yine Aşiyan’dan boğaza doğru… İçimde bir mutluluk; bütün telaşların ötesinde bir huzur ve az biraz dinginlik var. Gönlümün en sevdiğim mevsimi işte:)


Koşturmacalar son sürat devam etmekte. Yine biriktirdim yazılacakları… Çalışma masam notlar, gittiğim oyun-film-film sergi broşürleriyle dolu. Ve ‘Bunu mutlaka yaz!’ ünlemlerinin yer aldığı post-it’ler var elbette… Blog yazmayı bu denli severken, önemserken ve isterken; yazamamaya bahane bulur bulmaz susturuyorum kendimi. ‘Şşşt !’ diyorum kendime, ‘Bahaneler üreteceğine otur iki satır yaz! Şikayet etmekten ve söylenmekten vazgeç yahu…’ Sonra ‘Ama...’ diye yanıtlıyorum kendimi ve bahaneler sıralıyorum… İçimde konuşan sesler arasında kalakalıyorum ve tembelliğe devam ediyorum.

Dilerim Nisan üzerimdeki ve kalemimdeki rehaveti alıp götürür:)

Hem bu aralar güzel arkadaşlarımdan şahane öneriler, güzel fikirler geliyor! Geziler, projeler, eğitimler, etkinlikler… Bahar verimli geçecek gibi:)

Şimdilik kısa kısa toparlayayım notları o zaman:

* Ekmek Parası... Tiyatro Oyunbaz’ ın yeni oyunu. Çağdaş Alman yazar Gesine Danckwart'ın etkileyici metnini özgün ve başarılı bir şekilde yorumlamış Oyunbaz. Bu deli koşturmacalar, iş hayatı, ekmek kavgası arasında kaybolan bir şeyler var ya hani, şöyle bir durduğumuzda hissettiğimiz; işte ekmek parası bizim içimizdeki monologları sahneye taşıyor. İşsizken, stajyerken, yöneticiyken ve en çok da yalnızken kendi kendimize konuştuklarımızı seslendiriyor, hatırlatıyor ve yüzümüze vuruyor. Etkiliyor, sarsıyor ve bir dur diyor, Ekmek Parası, düşündürüyor. Mutlaka izleyin!

* İstanbul Fotoğraf Müzesi! İstanbul’un ilk fotoğraf müzesi, geçtiğimiz Kasım ayında açılmıştı; haberlerini takip etmiş hep gitmek istemiştim ancak nasip geçtiğimiz Cumartesi gününe imiş:) Kadırga Meydanı’nda yer alan müzeye gitmek o taraflara yolumun düşmesine de vesile oldu aslında. Evvelden görmediğim sokaklarda dolaştım, güzel mekanlar keşfettim:) Müzeye gelince, şahane bir müze yapmışlar! Fotoğrafın tarihini anlatan bir bandı takip ediyorsunuz girişte; vay be diyorsunuz, adım adım hem Türkiye’de- Osmanlı’da hem de dünyada fotoğraf adına yapılan her şeyi okuyorsunuz. Şaşırıyorsunuz:) Fotoğrafımızda Bugün sergisi ise Türkiye’de fotoğraf üzerine yapılan çalışmaları anlamak ve fotoğrafçıları tanımak adına çok güzel bir sergi. 200 fotoğrafçının eserlerinin yer aldığı serginin yan salonunda ise İz Bırakanlar sergisi vardı; klasik olarak tanımlanan fotoğrafları görmek inanın fotoğrafa ilginiz olsun olmasın, sizi etkiliyor! Dünyaya farklı farklı gözlerden bakmak için; İstanbul Fotoğraf Müzesi' ne yolunuzu mutlaka düşürün derim:)

* Yanık… İstanbul Devlet Tiyatroları’nda Cem Emüler rejisiyle sahnelenen çok güzel bir oyun! Çıkınca bir süre kalakaldığınız, sarsan, iz bırakan bir oyun Yanık. Hiç konuşmayan bir kadın, kendisiyle pek de sağlıklı ilişki kuramamış çocukları ve şaşırtıcı bir vasiyetle açılıyor oyun. Oradan bir savaşa uzanıyor. Lübnan iç savaşına dair bir hikaye anlatırken aslında bütün savaşlara, insanlıktan uzaklaştığımız tüm suçlara ve tüm kurbanlara ait bir ağıt yakıyor. Boğazınıza oturuyor sanki insanlık tarihindeki bütün zalimler. Oyunun sonu öyle vurucu ve şaşırtıcı ki kalakalıyorsunuz! Kader mi, insanın insana ettiği mi diyorsunuz bunca acı?

İstanbul DT’nin yeni oyunu Yanık’ı izlemeden bitirmeyin bence sezonu…

*Geçmişe dönük notlara bakınca bazılarını yazmak, paylaşmak için geç kaldığımı fark ettim. Twitterda, facebookta ve diğer sosyal ağlarda yazınca kısacık bir rahatlama yaşıyor ve ihmal ediyoruz galiba detaylı, derin içerik üretmeyi… Neyse… Galiba bu da başka bir yazının konusu:)

Hamiş: Başlıkta Onur Caymaz'ın Sanki Yarın Nisan kitabından esinlendim:)

14 Şubat 2012 Salı

Not Defterinden...

Uzun uzun yazılar yazmak istiyorum aslında… Aklıma gelenler, gördüklerim, hissettiklerim üzerine bir sürü cümle kurmak istiyorum… Oysa koşturmacalar, telaşlar arasında hep erteliyorum yazılacakları.

Kısa kısa geçiyorum her şeyin üzerinden… Uzun uzun anlatmak için, daha derin içerik üretmek için zihinde demlemek gerekiyor sanırım yaşananları… Kafa yormak gerekiyor, vakit harcamak, emek vermek… Şu çılgın koşuşturma arasında oradan oraya savruluyoruz oysa, hep bir yetişme telaşıyla… Demlenmeye vakit öyle az ki… O yüzden, şimdi yine, kısa kısa geçiyorum içimde birikenlerin üzerinden…


    
    Rumeli Feneri'nde akşamüstü...
    

  •  Ara sıra kaçmalı şehrin gürültüsünden… Öyle çok da plan program yapmadan yola çıkmalı, sessiz sakin köşeler keşfetmeli… İyi geliyor ruha :) Tam da o iyileşmeye ihtiyacım varken, bir Cumartesi keyfi yaptık, İstanbul’un sakin köşelerine sığındık… Aslında planda Pera Müzesi’nde sergi ve sinema varken biz atladık Kireçburnu’na gittik! Leyla ile Mecnun dizisini izleyenler bilir, ki izlemeyenlere de dizi şiddetle tavsiye edilir :), sahilde bir kafe var, işte orada, kahvaltı ettik. Sonra sahilde yürüdük, Kireçburnu sokaklarında dolaştık, Erdal Bakkal’a uğradık :) Sahilde sete denk geldik, mutlu olduk:) Derken atladık Garipçe Köyü’ne vardık. Öyle güzel, sakin ve dinlendirici bir yer ki… Karadeniz havası iyi geldi aklıma ve kalbime :) Dalga sesleri eşliğinde kahvelerimizi yudumladık, köyün sokaklarını adımladık, ufka baktık, daldık gittik buralardan… Sonra atladık Rumeli Feneri’ne gittik, Frank Sinatra çalıyordu arabada yol boyu ve akşam çöküyordu hafiften, günün kızıllığını fenerin gölgesinde yakaladık… Yine daha evvel yürümediğimiz sokaklarda dolaştık… Öyle güzel oldu ki… İstanbul’a bu kadar yakın ama onca gürültüden, telaştan bir o kadar da uzak yerler… Ara sıra kaçmalı, sakin köşelere varmalı… Evet :)
Garipçe Köyü...


  •  The Artist… 10 dalda Oscar adayı bir film. Sessiz, siyah-beyaz ve şahane bir film :) Aday olduğu dallarda Oscar alması, sürpriz olmaz! Naif, akıcı ve etkileyici bir hikaye. Nostaljik bir tarafı var, evet ama bir o kadar da değişmekten söz ediyor ve insanı büyülüyor. Başrollerinde Jean Dujardin ve Berenice Bejo var ve mükemmel performanslar sergiliyorlar. Oscar öncesi BAFTA ödüllerinde tam 7 ödül aldı The Artist! Bence bütün ödülleri hak ediyor, son dönemde izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Hala vizyondayken kaçırmayın derim:)
  • Şark Dişçisi, Hagop Baronyan’ın 1870’lerde yazdığı tiyatro oyunu. Şu an İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Engin Alkan rejisiyle sahnede. Renkli, enerjik ve keyifli bir oyun :) İç içe geçen ilişkilerin yarattığı komedi, müzikler, oyuncuların hiç düşmeyen performansları ile 3 saat boyunca oyunun içinde kalabiliyorsunuz. Ve en çok akılda kalan Çağlar Çorumlu oluyor sanırım, sahnede devleşti resmen, hayranlığım bir kat daha arttı:) Velhasılıkelam, Şark Dişçisi, özellikle müzikalseverlere, tavsiye edilir :)
  • Marilyn’le Bir Hafta… Marilyn Monroe’nun hayatından kısacık bir dönemi anlatıyor… O çok güzel, çok ünlü ve çok star kadının hayatına dair hem dokunaklı hem de sahici bir hikaye anlatıyor. Sevgiye aç, oyuncu olmak için çaba gösteren ve beğenilmemekten, terkedilmekten ölesiye korkan bir kadın çıkarıyor karşımıza… Oyuncuların performansları ve gerçek bir hikayeye dayanıyor olması filmi oldukça çekici kılıyor. Ancak hikayenin vuruculuğunda bir şeyler eksik kalmış… Yani şiddetle olmasa da tavsiye edebilirim, tam hafta sonu seyirliği:)
  •  Tarık Tufan… Bir güzel kalem sahibi, sözcükleri yüreğe dokunan ve insan olmanın hüznünü anımsatan yazar… Bu aralar uykusuz gecelerimin ve sabaha karşı uyanmalarımın can yoldaşı… Yazdıkları öyle sahici, öyle içten ve öyle güzel ki… Ah, diyorum otursak karşılıklı bir bardak çay içsek ve sussak uzun uzun… Öyle güzel bir his uyanıyor insanın içinde, yazdıklarını okurken… Öyle işte…



24 Ocak 2012 Salı

İstanbul'dan, Kısa Kısa...


* Gönlümdeki Osman Hamdi Bey, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda oynuyor. Osman Hamdi Bey’in hayatına, eserlerine ve aşklarına dair etkileyici bir hikâye anlatıyor. Sanat, tarih ve toplumsal hayat üzerine oldukça aydınlatıcı ve akıcı bir oyun. Osman Hamdi Bey’in aşk hayatı, ilişkileri ve zaaflarına da yer veren oyunun hikâyesi oldukça iyi olmasına rağmen oyunculuklar vasat kalıyor. Ancak yine de Osman Hamdi Bey’in hikayesinde bize dair bir şeyler dinlemek için izlenesi bir oyun derim:)

*Tophane-i Amire’ de Salvador Dali Sergisi var, 26 Şubat’a kadar! Geçtiğimiz hafta sonu gittim, gördüm:) İlahi Komedya, Sürrealizm İzleri ve Gala ile Akşam Yemeği adlı üç bölümden oluşan sergiyi , eğer Dali’ye ve eserlerine dair ayrıntılı bilgiye sahip değilseniz, mutlaka rehber eşliğinde gezin . Zira eserlerin hikayeleri, bağlantıları çok daha anlamlı hale geliyor. Özellikle İlahi Komedya bölümündeki resimleri oldukça etkileyici buldum. 26 Şubat’a kadar Tophane-i Amire’ de, kaçırmayın bence:)

*Ve İstanbul Modern… Bence İstanbul’da yaşayan herkesin sık sık yolunu düşürmesi gereken modern sanatlar müzesi… Cumartesi günü yaklaşık beş saatimi geçirdiğim mekan:) Üç sergiyi hızlıca ve tam da tadını çıkaramadan gezdim aslında. Hayal ve Hakikat, Tekinsiz Karşılaşmalar ve Yeni Yapıtlar,Yeni Ufuklar. Hayal ve Hakikat süreli bir sergiydi ve geçtiğimiz Pazar son günüydü. O nedenle yalnızca çok şey kaçırdığınızı söylemekle yetineceğim:) Tekinsiz Karşılaşmalar ise aşina olduğumuz ama tuhaf durumların fotoğraflarda dile gelmiş hali. ‘Vay be!’ dedirten, şaşırtan, hayran bırakan eserler var! Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar, İstanbul’un Modern’in sürekli sergisi. Türkiye’de modern sanatın doğuşunu, gelişimi ve geldiği noktayı anlamak için mutlaka görülmesi gereken bir sergi. Vaktiniz varken, gidin, görün efendim:)

*Demir Leydi, Margaret Thatcher, Meryl Streep… Margaret Thatcher’ın hayatını anlatan Demir Leydi filmine biraz önyargılı gitmiştim aslında. Ama etkilenerek çıktım salondan. İngiltere’nin ilk kadın başbakanı, katı politikalarıyla bir döneme damgasını vuran o güçlü kadının hikayesi insanı sarsıyor. Erkek egemen bir toplumda, ‘bakkal kızı’ diye küçümsenen Margaret babasının ‘Asla sürüye uyma, kendini yolunu çiz!’ nasihatiyle yola çıkıyor ve soğuk savaşı sonlandıran kadın olarak tarihe geçiyor. Bütün bu hikayenin ötesinde, filmdeki en etkileyici unsur Mery Streep’in oyunculuğu. Özellikle Thatcher’ın yaşlılığını canlandırdığı sahnelerde oldukça etkileyici bir performans sergiliyor. Meryl Streep’in birkaç cümlesi ve şahane oyunculuğu dışında döneme ve Thatcher’ın politikalarına dair çok da detaylı bir bir şeyler kalmıyor aklınızda filmden çıkınca… Film dönemi ve Thatcher’ın yaptıklarını daha detaylı anlatsaydı, çok daha iz bırakan, kült bir eser olabilirdi bence… Öyle işte:)

*Rumelihisarı’nda Lokma Kafe… Hisarın gölgesinde şahane bir mekan… Sahilde kahvaltısını en beğendiğim yer:) Kızarmış hellim, kuymak ve mıhlama favorilerim… Pazar günü plansız bir şekilde kendimi orada buldum ve mutlu oldum:) Yer bulmak oldukça güç, yaz-kış sıra beklemek gerekiyor ama bence değiyor… Yalnız fiyatları pek makul değil, biraz el yakıyor. O yüzden ara ara gitmeli ve kendini şımartmalı:) Kahvaltı sonrası Türk kahvesi ve uzun bir sahil yürüyüşü tavsiye edilir:)

*İstanbul insanın başını döndüren bir şehir… Sokakları, sesleri ve insanları hiç susmayan dokunaklı ama coşkulu bir melodi gibi sarıyor insanın içini… Her bir köşesinde farklı bir duygu, farklı bir tat buluyorsun. Bazen yoruluyorsun, soluksuz kalıyorsun, bazen de huzur buluyorsun. Ben de elimden geldiğince İstanbul’un renkleriyle bezemek istiyorum hayatımı, lakin hepsiyle renklenmek ne mümkün! Bu şehirde yapılabilecek öyle çok şey var ki, benim anlattıklarım deryada bir damla:)

Öyle çok şey var ki yapmak istediğim… Kitaplar, filmler, oyunlar ve sokaklar… Ah, ne çoklar!