Kayıtlar

Hikayeyi Değiştirmek...

Geçenlerde bir yazıya denk geldim; aşağıdaki kısmı çok hoşuma gitti!

Kısaca “Hayatımızdaki değişim ile başa çıkmak için yeni bir öykü, ‘narrative’ yaratmalıyız. Öykü denen şey, ‘sen kimsin?’, ‘sen ne yaparsın?’ sorularına verilen cevaptır ve alışageldiğimiz öykümüzü değiştirmek, kendimiz ve çevremiz için kim olduğumuzun yanıtının kaybı, acı vericidir. ” diyor.

Hakikaten çok doğru!
Değişmek için, yeni hikayeyi düşünmek gerekiyor sanırım önce! Acı verici olsa da yine de hikayeyi yaratmak, kurguyu oturtmak gerekiyor. 

Hakikaten ufuk açıcı bir yaklaşım. Kafamı açtı. 


To be able to cope with change, we need to create a new narrative. Creating a narrative means how we talk about ourselves. How we structure the answer to the questions like "who are you?" or "what do you do?" constitutes our narrative. Changing our narrative, however, involves a great loss and can be very painful. The loss of who we were to ourself and others.”


Nohut Oda...

Resim
Melisa Kesmez’in yeni kitabının çıkacağını duyduğumda çok sevinmiştim. Dilini, kafasını, yazdıklarını okumayı sevdiğim bir yazar. İyi ki kitaplarıyla tanışmışım dediğim yazarlardan:)




Nohut Oda’yı da karşıma ilk çıktığı kitapçıdan alıp hevesle okumaya başladım. Ve çok sevdim!
Öykülerin ölçüsü; meselesi, üslubu, anlatışı hakikaten içimde iz bıraktı. Aktı gitti. Hemencecik bitiverdi.

Özellikle Kalanlar ve Kız Kardeşim Handan öyküleri içimde daha başka bir yere oturdu.

Sevdiğim insanları uzak ülkere, başka şehirlere ya da farklı hayatlara uğurladığımdan- ki bu konuda da uzun uzun yazmak istiyorum bir gün...- gittikçe  azalmış hissediyorum epeydir. Belki biraz da bu yüzden, Kalanlar’daki bazı bölümler beni epeyce etkiledi.

Artık yeni insanları sevmekte güçlük çektiğin yaşlara geldiğinde,daha az müşkülpesent ve muhtemelen daha cesur olduğun yaşlarında bir yolunu bulup çok sevmeyi başardığın birini havaalanında bıraktıktan sonra, o dev ayrılık makinesinin kapısından çıkıp birkaç saat önce bir…

Ev Oturması...

Resim
Ben küçükken bizim ev çok misafir gelen ve çok misafirliğe gidilen bir evdi. Ki hala öyledir! :)

İstanbul'da tek başıma yaşamaya başladığım gençlik yıllarımda ise ev oturmalarının yerini "dışarı buluşmaları" aldı. Öğrenci evimizdeki şahane vakitleri saymazsak hep dışarıdaydık. Hele iş hayatımın ilk yılları... Kafeler, barlar, bazen meyhaneler; kimi zaman çimler, kimi zaman havalı mekanlar... Hep dışarıda buluşup organizasyonlar yapar olduk.

İstanbul'un modu bu sanıyordum. Bu şehirde, insan insana ağır geliyormuş gibiydi. Birini evine; alanına ve mahremine almak zordu çünkü. Herkes meşgul, herkes yorgun olduğu için bir ayağımız dışarıda, hep kaçabileceğimiz "fast food" planlarla yaşıyorduk.

Sonra bir anda büyüdük mü, yaşlandık mı; ne oldu tam bilmiyorum ama, bir şey oldu! Evimize, içimize döner olduk.



Bu ara kimlerle birşeyler yapacak olsak "bize gelsenize ya!", "size gelmek istiyoruz." " ay bi akşam size şundan pişireyim!" &quo…

Nazım'dan Piraye'ye Mektuplar...

Resim

Ortam, Ortalama ve Güzel İnsanlar...

Resim
İnsanın en yakınındaki 5 kişinin ortalaması olduğunu okumuştum bir yerde. Epeyce mantıklı bulduğum, aklıma yazdığım bir cümle oldu bu.

Hakikaten çok etkileniyoruz birbirimizden. Çevremiz, sık görüştüklerimiz, en çok zaman geçirdiklerimiz belirliyor sıklıkla modumuzu ve yolumuzu.

Bu yüzden çevremdeki insanlara özen göstermeye çalışıyorum. Her biriyle ilişkimin mesafesini kendimce ayarlamaya gayret ediyorum. Özellikle toksik, her şeyden memnuniyetsiz, söylenen, üretmeyen, tüketen, aşağı çeken ve enerji emen insanlardan uzak durmayı tercih ediyorum.

Çünkü diğerlerinden salınan olumsuzlar, kötü huylu tümörler gibi yayılıyor hayatımıza hızla. Kendimi, hayatımı, kendi küçük dünyamı korumaya çalışıyorum aslında:)

Şanslıyım ki çevremde, yakınımda şahane insanlar var! Üreten, çalışan, farklı farklı konularda çok donanımlı, yaratıcı, ilham veren, cesaret aşılayan, güzellikleri çoğaltan ve mutluluk aşılayan şahane insanlar tanıyorum! :)




Dün,  tasarımcı arkadaşımın markası Sadehane' den ve on…

İstanbul İkinci El Festivali

Resim
Malum memlekette ikinci el kültürü pek yaygın değil. Öyle garaj satışları, takaslar, eski ürünleri alacağımız alanlar kültürümüze yerleşmemiş. Bizim ikinci elden anladığımız, konunun komşunun ya da yakın akrabanın çocuklarının küçülenlerini giyerek büyümek oldu! :)

Son yıllarda Avrupa'nın bu olayı bizim mahalleye de sıçradı. Çeşitli semtlerde Antika pazarları kuruluyor. İstanbul'da en iyi bildiğim Feriköy'de pazar günleri kurulanı. Vakit buldukça gidip plak ve tabak alıyorum! :)

Bugün de Bahçeköy'de LifePark'ta İstanbul İkinci El Festivali vardı. Hatta ben şu cümleleri yazarken, hala var. 15-16 Eylül'de LifePark'ta:)

İkinci el ve tasarım pazarı demek daha doğru olabilir. Çeşit çeşit standlar, eski eşyalar, yeni tasarımcılar... Arada da gözlemeci teyzeler, konserler, etkinlikler...

Benim asıl gidiş amacım daha evvel de paylaştığım, çok sevdiğim tasarımcı bir arkadaşımın standını ziyaret etmekti. Daha önce de yazmıştım, Sadehane markasını yaratan, şahane tasa…

Beden Dili...

Resim
Hafta, üstümden hafif bir silindir misali geçti.

Koşturmaca, işteki yoğunluk, aklımda planladığım ve yetiştireceğim diye uğraştıklarım, bir dolu şey...

Böyle zamanlarda modum düşecek oluyor. Yüzüm düşüp omuzlarım çöküyor.

Farkettiğim anda, hemen kendime bir tokat atıyorum. Dik dur, gülümse, şahaneymiş gibi davran, diye.

Çünkü hakikaten inandığım bir şey var; o da dıştan içe değişim de mümkün! Yani nasıl ki, içinizdeki duygular bir şekilde beden dilinizle ifade ediliyor; vücut diliniz de halinizi, modunuzu ve hatta karakterinizi değiştirebiliyor!

Beden dili konusu, çok kafa yorduğum; üstüne okuduğum, araştırdığım bir mevzu. bayağı derya deniz. Ama şu dıştan içe olayını çok iyi özetleyen bir TED konuşması var. Amy Cuddy'nin Your Body Language May Shape Who You Are konuşması epey kafa açıcı, çok iyi bir konuşma.

21 dakika ayırıp bu konuşmayı dinleyin; ve ufak denemeler yapın derim, kendi bedeniniz üstünde.
Böyle alıştırmalar, hem çok eğlenceli oluyor hem de insan gerçekten minicik de…