19 Nisan 2017 Çarşamba

Nisan...





Yine Nisan…

Bir yaşım daha geride kalacak birkaç gün sonra…


30 yılı devirmiş; şairin “yolun yarısı” dediği zamana epeyce yaklaşmış olacağım…

Her yaş dönümü, hesaplaşmanın, geriye bakmanın, “ben ne yaptım bunca zaman, neredeyim, peki ya sonrası ne olacak”ların, soruların, cevap aramaların, sorgulamaların vaktidir bende.

Yine, düşünüyorum.

Ne yaptım ben, diye…

30 yaşındayım ve yolun neresindeyim, diye…


Zihnime üşüşen yanıtların kimi ayağıma dolanıyor, kimi içimi şenlendiriyor.

Bir dolu anı, insan, yolculuk, karar, acemilik, düşüş, ışıltı, kayboluş, kutlama, kaybediş, zafer, ümit, düş kırıklığı, mutluluk…

Pek çok şey var heybemde. Her şeyden var, ömrümde…

30 yıl; maviyi ve yeşili ve  siyahı ve griyi ve  her rengin her bir tonunu da içinde taşıyan bir gökkuşağı gibi yer alıyor belleğimde…

Ve önümde yeni bir yaş uzanıyor, henüz rengini kestiremediğim.

Dilerim rengarenk olsun!

Dün bir arkadaşım, (muhtemelen hediye içinJ ) “Söyle bakalım, pembe mi gri mi yoksa renkli mi olsun?” diye sorunca “Renkli olsun!” dedim.

Yaşanacak yıllarım için de aynı kalbimden geçen; ömrüm yettiğince, renkle dolu olsun isterim her günüm!

Kalbim, zihnim, bedenim taşıyabilsin dilerim hayatın her bir sürprizini.

Acıyı da tatlıyı da taşıyabileyim, hakkıyla.

Eksik olmasın içimden; sevmek ve sevilmek…




Yeni yaşım, haydi, hoş gel! :)



10 Nisan 2017 Pazartesi

Ben Hiç Mükemmel Değilim! Belki de Sıradan Biriyim...

Pazar sabahı.

İnanılmaz yorgunum.

Kafam taşıyamayacağımı sandığım kadar ağır, boğazımda bir yumru-her nefes alışımda gırtlağımı yakıyor, sesim boğuk boğuk çıkıyor, sanki bütün eklemlerim ayrı ayrı aynı anda sızlıyor… Bedenimi yataktan zar zor kazıyorum.

Böyle sabahlarda kalın, tül bir perdenin ardından seyrediyormuşum gibi geliyor olan biteni. Yapılacak şeyler gözümde büyüyor, büyüyor, büyüyor… Her şey gözümü korkutuyor. Neyi yapacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ve sanki yetişemiyormuşum, yetemiyormuşum gibi hissediyorum.

Sonra sosyal medyada geziniyorum. Herkes her şeye nasıl da yetişiyor!

Takip ettiğim kadınlar-ve de adamlar-, çok mutlular, işe gidiyorlar, ailelerine zaman ayırıyorlar, bol bol seyahat ediyorlar, kültürel faaliyetlerden geri durmuyorlar, şık giyiniyorlar, bakımlılar, yeni mekanları takip ediyorlar, sağlam alışveriş yapıyorlar, yazıyor-çiziyor-okuyorlar, spora zaman ayırıyorlar, stillerinden ödün vermiyorlar, bazıları çocuk sahibi, evleri dekorasyon dergilerinden fırlamış gibi…

Çağımızın mükemmel (sanal) kadın ve adamları!

Sonra kendime bakıyorum. Ben biraz dinleneyim desem, evi toparlayamıyorum; kuaföre gitsem, yürüyüşlerimi aksatıyorum. Birkaç mekan gezelim desem, ayakkabıya-çantaya saçacak param kalmıyor. Seyahat ederken beslenme düzenim alt üst oluyor. Evi temizlesem kitap okuyamıyorum…. Vesaire vesaire…

Mutfakta tek gözüm kapalı kahve yaparken tüm bunları; nasıl da sanal bir gerçeklikle kuşatıldığımızı düşünüyordum…

Sosyal medya güzel, faydalı, -ben de dahil- çoğumuz fazlasıyla  kullanıyoruz ama… Amaaa sanırım gerçeklik algımızı yitirmemizi tetikliyor bazen.
Kendi sınırlarımızın, yapabileceklerimizin, sahip olduklarımızın kıymetini bilerek yaşayıp gidecekken, sanki bizi hep “daha daha daha fazla” hissine veya “yetersizlik duygusu”na itekliyor.

Yani yapabilir. Biraz durup düşünmek lazım!

Instagram, facebook, twitter postları gözümüzün önünden akarken; fit vücutlar, refah içinde hayatlar, sıkıntısız kahkahalar milisaniyeler içinde karşımızda uçuşurken hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını anımsamak gerek.

Nihayetinde, filtreli fotoğraflar ya da 140 karaktere indirgenmiş cümlelerden ibaret değil hiçbirimizin hayatı.

Herkes kendi hayatının kahramanı.

Herkesin yorgunluğu, yılgınlığı, zorluğu, neşesi, kederi, yaptıkları, yapamadıkları… Kendine.

Kimse birkaç pozdan yola çıkıp da bir başkasının hayatını giymeye çalışmasın üstüne!

Olmaz çünkü; kimsenin hayatı bir diğerinin ölçüsü olamaz.


Başımdaki ağrı ve ağzımdaki buruk tatla kahvemi içmeye çalışırken, bunları düşündüm… Ve yazayım dedim. Yalnızca hatırla-t-mak için, kendime.

Sonuçta en çok, kendi içimize, kendi hayatımıza, yalnızca kendimize bakmamız lazım.



Bence ;)

9 Mart 2017 Perşembe

Less is More...



Son zamanlarda en çok kafa yorduğum şey azal(t)mak.

Aslında çok önceden beri aklımı kemiren, içimde dolanan bir şeydi. Vazgeçmek üstüne yazmıştım hatta; çoktaan geçmiş bir yılın hedefleri arasına almıştım, geçenlerde de dert yanmıştım. Bazen düşündüğümü, hissettiğimi yaptım; kimi zaman aklımdan geçenlerin gerisinde kaldım. Ama hep farkındaydım!

Sürekli daha fazlası peşinde koşarken yoruluyorum. Soluksuz kalıyorum bazen. Daha iyisi, daha yenisi, daha çok para, daha çok eşya, onu da alayım, şuna da sahip olayım, bu da benim olsun, evim-arabam-arsam olsun, şu markadan alayım, yenisini ilk ben kapayım, aman bundan da eksik kalmayayım… gibi bir dolu şey arasında ezildiğimi hissediyor(d)um ara ara. Hem kendimde hem de etrafımda çokça görüyorum bu şeyi.

Sanki hepimiz sanal bir gerçeklik içinde ordan oraya savruluyoruz. Bir bilgisayar oyunun ya da ne bileyim büyük bir deney laboratuarının içindeymişiz gibi geliyor bazen.

Durmak, ne yaptığımı hatırlamak; nerede olduğumu ve nereye gittiğimi anımsamaya ihtiyaç duyuyorum böyle zamanlarda. Duruyorum, kararlar alıyorum, yola yeni adımlarla devam ediyorum. Bazen şahane ilerliyorum, bazen tökezliyorum. Ama gidiyorum!

Varışa değil yol alışa inanıyorum ben…. 

Ve ara ara yolun neresindeyim diye bakıyorum da…




En çok tüketim kültürü ve satın-alma davranışlarımız üstüne okuyorum.

Daha evvel de yazmıştım; ekonominin okulunu okumuş biri olarak para hesabı yapmayı, kenara iki-üç kuruş atmayı hiç beceremedim. Babam bu halimi “bizim kız bayat para sevmez!” diye özetliyor; annem ise “senin çaya-kahveye saçtığın paralarla el alem çocuk okutuyor!” diyor. 

Ben de sürekli “Kazandığım para nereye gidiyor yahu!” diyordum. İstediğim birikimi yapamamak, her ay ödediğim yüklü kredi kartı ekstreleri, doyumsuzluk hissi derken paramı nereye harcadığımı göreyim istedim.



Yaklaşık 1,5 aydır harcadığım her kuruşu bir excel dosyasına kaydediyorum! Aldığım ürün-hizmet, ödeme yöntemimin (kredi kartı mı nakit mi), marka-mekan, tutar, tarih, ufak notlar… Her şeyi yazıyorum.  İlk ayın sonunda bir analiz de yaptım. Harcamalarımın yüzde kaçı kredi kartıyla, tüm kategorilerdeki harcama yüzdelerim, sabit giderlerim… Her şeyi öyle apaçık görmek inanılmaz bir deneyim oldu! Neye ne kadar harcamışım, neleri azaltabilirim, ne kadar tasarruf edebilirim gibi bir çok nokta aydınlandı kafamda. Kendime ekonomik bir rota çizmemde inanılmaz bir rol oynadı bu bütçe dosyası.

Bir de işin psikolojik boyutu var. Şöyle ki yazacağını bile bile bazı şeyleri alamıyorsun! İster istemez daha az harcıyorsun; tam bir şey alacakken, yahu bu dosyada onu görmeye gerek var mı diyorsun. Bir duruyor, düşünüyor, daha mantıklı karar veriyorsun. Yani en azından bende böyle bir etkisi oldu :)

Şu süreçte en çok etkilendiğim şeylerden biri de Uruguay eski devlet başkanı Jose Mujìca'nın kısacık şu konuşması oldu:




"Bir şey satın aldığımda ya da siz satın aldığınızda, ödemeyi parayla yapmıyoruz. Ödemeyi, yaşamımızdan para kazanmak için harcadığımız zamanla yapıyoruz."

Bu cümle o kadar kafamı açtı ki!

Kendi kendime küçük egzersizler yapıyorum. Ortalama aylık gelirim ve çalışma saatimi kullanarak saat ücretimi hesapladım. Herhangi bir şey satın almak istediğimde, o şey için kaç saat çalışmam gerektiğini düşünüyorum. Şu t-shirt için 4 saat ofiste çalışmak ister miyim, diye soruyorum kendime. Sırf ben gittim diyebilmek için yeni açılan bir mekanda yemek için 5 saat bilgisayar başında oturur muyum, dolabımda 22. olacak siyah elbise için 8 saat saçma şeylerle uğraşmaya değer mi, ben bunu gerçekten istiyor muyum diye düşünüyorum. Şu ana kadar, sorduğum sorulara dürüstçe yanıt verdim ve bir iştahla almak istediğim şeylerin neredeyse hiçbirini almadım! 1,5 aydaki tek giyim harcamam 8 liralık bir çorap alışverişi desem, sanırım kendimi daha iyi anlatabilirim:)

Bu süreçte tabi ki bazen zorlanıyorum, sıkılıyorum, deli miyim ben yahu diyorum. Ama yine de devam ediyorum. Düşünmekten, okumaktan, kendimi ve alışkanlıklarımı sorgulamaktan vazgeçmiyorum.

Çünkü, iyi hissediyorum!

Almadıkça, azalttıkça, farkında olarak alışveriş yaptıkça, tüketim eğilimimin duygusal zeminini yokladıkça kendimle ilgili daha çok şey fark ediyorum. Ve bu bana müthiş iyi geliyor :)

En azından şu an hissettiklerim bunlar... Bundan sonrası ne olur, ne yaparım, nasıl değişirim; hiç bilmiyorum. Sadece sezgilerimle, merak ettiklerimi deniyorum. Kendimi zorluyorum. Kendimi tanımaya, hayatımı anlamaya çalışıyorum.


Ve sanırım, gerçekten, az olanın çok olduğuna inanıyorum.

Yani, en klişe ve İngilizce tabiriyle "less is more" hocam ;)


6 Mart 2017 Pazartesi

Kıymetli Şeylerin Tanzimi...



En sevdiğim şeylerin başında kitapçı gezmek geliyor. Bazen doğrudan aradığım kitabı bulmak için giriyorum bir kitabevinden içeri; bazen sırf içeride dolaşmak için. Kimi zaman elimde bir alınacaklar listesi oluyor, kimi zaman amaçsızca bakınıyorum raflara… Ne için, nasıl girmiş olursam olayım kapıdan içeri, muhakkak birkaç raf arası geziniyorum. Yeni çıkanlara, çok satanlara, arkada kalanlara… Rastgele bakıyorum kitaplara. Sayfalarını karıştırıyorum, arka kapaklarını okuyorum, yazar adlarını google’lıyorum. Ve en çok, daha evvel hiç okumadığım, bazen adını bile duymadığım yazarları keşfetmeyi seviyorum :)

Geçenlerde bir Cumartesi günü epeyce iş halletmiş, alışveriş yapmış eve dönerken; mahallemizin en sevdiğim-ve tek:)- kitapçısına girdim. Bir alınacaklar listem yoktu; rastgele dolaştım boydan boya raflar arasında. Türk Edebiyatı bölümünün önünde epeyce zaman harcadım. Bir sürü kitap karıştırdım. Ve Kıymetli Şeylerin Tanzimi’ni elime aldım. Yazarının adına daha önce hiç denk gelmemiştim, kitabın ismini duymamıştım ama yalnızca sezgilerime güvenerek kitabı alıp çantama attım.



Kıymetli Şeylerin Tanzimi için bir aile romanı denebilir sanırım. Mahallemizde yaşayan , hadi bilemedin en fazla birkaç durak ötemizde oturan insanların hikayesini anlatıyor. Anneler, babalar, evlilikler, toplumsal roller, önyargılar, direnişler, değişimler, takılı kalışlar, muhafaza etme çabaları, beklentiler, hayal kırıklıkları, inançlar… Ailesinin birkaç kuşağını bir arada görebilenler için çok tanıdık şeyleri anlatıyor… Hikaye, alabildiğine gerçek; alabildiğine doğal.

Kitabın şaşırtıcı yanı ise, üslubu; böylesi olağan şeyleri oldukça kendine has, derinlikli, akıcı bir biçimde ele alıyor oluşu. Bu, elbette yazarın başarısı.



Yazar, Sezen Ünlüönen, bir ilk kitap için oldukça güçlü bir metin yaratmış. Birden fazla bakış açışıyla, ancak tek bir anlatıcıyla kurmuş hikayeyi. Ailenin ve karakterlerin öyküsü, bir prizma gibi ortada duruyor da ışık nereden vurursa farklı bir renk yansıtıyor gibi… Yani nereden, nasıl bir gözle okunursa kendini o denli farklı açabilecek bir hikaye var. Ki bu, oldukça değerli bir şey bence.

Kitabı okurken pek çok bölümün altını çizmek istedim. Bazılarının da üstüne konuşmak istedim. Okurken yazarıyla sohbet etme isteği uyandıran kitaplardan, Kıymetli Şeylerin Tanzimi.

Küçük bir araştırma yapıp-ki kapakta da yazıyormuş zaten:)- yazarın 1987 doğumlu olduğunu öğrenince imrenme, takdir, hayranlık karışımı bir duyguyla devam ettim okumaya.
Bir solukta, derler ya hani… Ben olabildiğince soluklanarak, tadını çıkararak iki gün dolaştım sayfaların arasında. Ada dönüşü, vapurda bitirdim hikayeyi.



Gülendam’ı, Sevim’i, Demir’i, Ezgi’yi, Melahatlar’ı, Nermin Hanım’ı, Fikret Bey’i… Hepsini çok sevdim.

Kitap bittiğinde, kalabalık bir aile buluşmasında tüm gece orada oturmuş ama kimseye görünmemiş uzak bir akraba gibi hissettim kendimi. Tüm karakterler, herkes hem biraz tanıdıktı, hem de tanıdıklarıma bakmadığım bir gözle ele alınmışlardı.

Epeydir bir kitap üstüne yazı yazmamıştım. İstedim ki okuyunca hissettiklerimi paylaşayım…

Herkesin her kitaptan, her hikayeden aldığı bambaşka oluyor. Ben Kıymetli Şeylerin Tanzimi’nden payıma düşeni aldım… Sezen Ünlüönen’in yeni kitabını beklemeye başladım ;)







3 Mart 2017 Cuma

Heyhat...

“Yol çekiyor canım…

Yollara çıkasım var bu ara… Neresi olduğu pek mühim de değil… Maksat yolda olmanın güzelliği sinsin üzerime, küçük bir çantaya sığdırayım yapacaklarımı; dağınık, yalnız, telaşsız gideyim öylece…

Mesela Kaş’a… Bir tepeden bakayım uzaktaki adalara… Denize gireyim gün daha yeni doğarken… Saçlarımda tuzlu sular, yürüyeyim taş sokaklarda…

Veya Bozcaada’da öğleden sonra uykusundan uyansam, kendimi denize atsam… Serin bir sofradan kalkıp sabaha dek kitap okusam… Masamda okunmak için bekleyen kitaplar tükense, sözcüklerin içinde kaybolsam gecelerce…

Ya da Cunda’da küçük bir pansiyonda, salaş bir masada kahvaltı etsem uzun uzun… Yazılar yazsam iki öğün arasında… Döksem içimdeki zehri… Anlatsam, hep anlatsam… Yoruldukça denize baksam…

Şimdi, öyle yorgunum ki… Onca telaş arasında; yapılacaklar, edilecekler, yetiştirilecekler birikmişken içimde yalnızca yol çekiyor canım… Bilmediğim sokaklarda yürüyesim, güzel sofralarda soluklanasım ve uzaklaşasım var…

Heyhat…”

3 Temmuz 2012 ‘de yazmışım bu cümleleri… Neredeyse 5 yıl önce…

Bilgisayarda bambaşka bir şey ararken buldum dosyayı. Bir yazı taslağı hazırlamışım; bu cümlelerden sonrası yok. Yarım kalmış.

Dosyanın tarihine baktım; şaşırdım. Neredeyse 5 sene evvel, neredeyse şu an hissettiklerimin aynısını hissetmekteymişim.

Ne garip!

Hani olur ya filmlerde ya da kitaplarda; insan gençlik haline seslenir, öğüt verir falan…. Yarım kalmış yazımı okurken, ben de oturmuş da yıllar önceki halimle konuşuyormuş gibi hissettim.

“Çok da şeeey etme yaaahu!” demek istedimJ

Bir dolu şey yapıyorsun; değişiyorsun, dönüşüyorsun, yol alıyorsun. Ama her şey her zaman mükemmel olmuyor. Olmayacak. Hayatta hep gitmek istediğin, bunaldığın, yorulduğun vakitler olacak.

Mükemmel seyahatler, şahane sofralar, güzel insanlar… Bir dolu şükür sebebi sunacak hayat sana! Ve onlarla birlikte sıkıntılar, zorluklar, imtihanlar koyacak önüne. Bazen devleşecek boğuştukların, bazen çoğalacak iyi ki dediklerin… Kimi zaman her şey üst üste ; kimi zaman sonsuza dek düzlükmüş gibi gelecek…

Ama hep değişecek.

Doğal olan, bu. Hayatın kanunu, kaderin cilvesi belki; ne demek gerekir bilmem…

Yani, yorulmak da kaçmak istemek de oyuna dahil. Yani günahıyla sevabıyla, her haliyle bu hayat bizim.

İyiyken hep öyle devam edecek; kötüyken hiç geçmeyecek sanıyoruz ya. Hayır, hep öyle devam etmiyor; hayır, geçiyor.

Aslında, şu sıralar yaşadığım yorgunluktan, yapmak istediklerimden, ruh halimden bahsedecektim bugün… Sanki ömrümde ilk kez bu kadar yorgunmuşum gibi geliyordu. Hiç bu kadar uzaklaşmak istemedim sanıyordum. Sonra 5 yıl önceki yazımı okudum… Anladım ki, ben eskiden de yorulmuşum; bunalmışım, bırakıp kaçmak istemişim. Yani, oluyormuş bazen öyle!

Şimdi durmuş, beş sene evvelki yorgunluğumun üstüne yürüdüğüm yolları anımsadım. Ne çok iyi ki kalmış geride!

Dedim ki kendime “Madem öyle… Yine yürürüm, yine yaparım, bir kez daha ayağa kalkarım.”

Yani, bana oluyor öyle… Bazen güçleniyor, bazen dinleniyorum. Ve biliyorum, her ânı hikayemin; eşsiz bir parçası ömür denilen seyahatimin.

Yani, ey şimdiki halim:


Çok da şeeey etme yaaahu!” ;)

10 Şubat 2017 Cuma

Şimdi Reklamlar...

Dün akşam birkaç günün yorgunluğu üstüne evde oldukça bezgin bir modda takılıyordum. Çay demlemiş, kefiri mayalanmaya bırakmış, ortalığı toplamıştım. Biraz bir şeyler okuyayım dedim, birkaç sayfa sonra bıraktım; yabancı dizi seyretmek istemedim, film izlemeyi de canım istemedi. Televizyondaki ulusal kanallar arasında zap yaptım, bir diziye denk gelince durdum. Biraz diziye baktım, çokça telefonla oynadım, az biraz da evin içinde dolanıp ortalığı toparladım. Çoğu Türk dizisi gibi yarım yamalak seyretsem bile birkaç dakika içinde bütün konuyu anlamıştım zaten! Neyse, dizinin bahsedilecek pek bir şeyi yok, takdir edersiniz ki… Asıl mevzu reklam arasındaydı!



Dizi reklama girdi, ben zap yapmaya karar verdim, müzik kanallarına falan geçtim. Aradığımı bulamadım. Tekrar bizim kanala geri döndüm. Hala reklamlar vardı. Şurada indirim fırsatı… Bu avantaj kaçmaz… Koşun sevgilinize klima alın…  Amanın koca rezidansta malikane fırsatı…. Bir alana bir bedava… Şunu yapana şu da bizden… Bunu almanın tam vakti…

Birbirinin benzeri cümleler, yaratıcılıktan yoksun müziklerle kafamın içine doluyordu. Koltukta oturmuş tam karşımdaki TV ekranına bakıyor; ama sanki hiçbir şey anlamıyordum. Patlak renkler, kocaman jest ve mimikleriyle insanlar, sahte bir mutlulukla kahkaha atanlar, büyük büyük puntolar… Gözümün önünden akıp gidiyordu. Sesler, görüntüler, sözcükler; hepsi birbirinin tekrarı gibiydi, ayırt edemiyordum. Zank diye beynim durdu sanki. İçim sıkıldı. Ruhumun daraldığını hissettim. Gerçekten. O kadar yoğun bir bunalmışlık hissi yaşadım ki kumandayı elime alıp, kırmızı düğmeye bastım. 

Televizyonu kapattım.

Eve dolan sessizlikle kendime geldim. Ayağa kalkıp bir bardak su içtim. Sonra düşündüm.

Ben manyak mıyım?

Vallahi bunu düşündüm!

Niye sevgilime klima alayım sevgililer gününde? Memur çocuğu bir memurken neden gidip de bilmemne konakları ya da odanebe saraylarında oturayım? Mis gibi mahalle neyime yetmiyor? Hayır madem bir alana bir bedava veriyorsun da hocam; niye o bir taneyi o abuk fiyata satıyorsun? Sonra ben senden nasıl tek bir tane alırım gelip de?

Böyle bir dolu şey üşüştü zihnime…

Düşündüm. Düşündüm. Düşündüm.

Daha evvel de yazmıştım; son zamanlarda AVM’lere gitmekten kaçınır oldum. İçime, aza, öze dönmeye çalışıyorum diye…



Tekrar farkında vardım;  gerçeğimiz sandığımız pek çok şey aslında sahte. Sanal ihtiyaçlar arasında kendimizi hırpalarken bize dair olan ne varsa yitiriyoruz, kaybediyoruz, yok sanıyoruz.

Jingle’lar, sloganlar, gürültüler arasında kendi sesimizi; içimizden geleni, aslında ihtiyacımız olanı, kendimizi duyamıyoruz.

Oysa bize ait olan, içimizden geçen bir dolu şey; derinlerde…

Azıcık onu; en çok kendimi dinlemek istiyorum bu aralar.

Nerede duruyorum, ne yapıyorum, nereye gidiyorum… Anlamak istiyorum. İstiyorum ki hayatımın direksiyon koltuğunda ben olayım! Sanal seslerin peşi sıra koşmayayım da kendi adımlarımla yürüyeyim.

Bu yolculukta neler göreceğim, nerelerden geçeceğim; bilmiyorum.

Ama “yolcu” için mühim olan gittiği, vardığı yer değil de yolun kendisi değil midir?
Bakalım, bu yolda beni neler bekliyor… Zaman, gösterecek…

Ben de merakla adım atıyorum şimdi, her an.

Ve hissediyorum; anlatacak çok şeyim olacak...


Hayırlısı

9 Şubat 2017 Perşembe

Demlenmek...

Allah güzel insanlarla karşılaştırsın.”

En içten dilediğim, en sık tekrarladığım duaların başında gelir. Çünkü ne yaşarsak, her ne yaparsak yapalım, en önemlisi yanımızdaki yöremizdeki insanlar, bence. Yanımızda duran, elimizi tutan, çelme takan, yüzümüzü güldüren, enerjimizi sömüren, şımartan, azaltan, çoğaltan, yoran veya ayağa kaldıran, çoğu zaman bir başkası oluyor…

O yüzden çok mühimdir, karşımıza çıkan insanlar. Hele ki iş hayatında!

Ekmek parası kazanırken, bazen sevdiğimiz bazen de seçtiğimiz şeyleri yaparken, iş arkadaşlarımız hayatı bize zindan da edebilir; ömrümüze güzellikler de katabilir.

Ben bu konuda kendimi hep çok şanslı hissettim! Şükür ki şahane insanlar tanıdım; ufkumu açan, beni zenginleştiren, samimiyetle kucaklayan insanlarla çalıştımJ

Hallstatt...

Bir kısmıyla işe aynı gün başladığım, bir kısmıyla da ilk başladığımız günden sonra yıllarca birlikte çalıştığım bir arkadaş grubumuz var. İlk başladığımız yerde değiliz artık hiçbirimiz. Her birimiz şirket içinde ve dışında farklı yerlere dağıldık. Tuğberk, pilot oldu, dünyayı geziyor ve bizi hep kendine hayran bırakıyorJ Sezin de özel sektörün sunduğu tüm “konfor”u elinin tersiyle itti ve şu an bir sivil toplum kuruluşunda insanlara ve insanlığa yardım ediyor; anlattıklarıyla hepimizin algısını, gerçeğini sarsıyor. Necati , tanıştığımız ilk günkü “cool”luğu ve öğrenme merakıyla sürekli yeni bir şeyler denemeye ve yaratmaya devam ediyor; sonu ne olacak, hep birlikte merak ediyoruzJ Semih, onu tanıdığım günden bugüne kaç bin km yaptı bilmiyorum! Onca seyahatin arasında çalışkanlığından ve disiplininden hiç ödün vermedi, terfi aldı; hepimizi çok mutlu etti. Tek sıkıntımız, Semih’i İstanbul’da yakalayıp görüşmek için epeyce uğraşmamız gerekiyorJ Didem’cim, canımın içi; şimdi Londra’da, akademik dünyanın tozunu attırıyor! Ne zaman lafı geçse, hepimiz gururla söylüyoruz ismini; ve çook özlüyoruzJ

Böyle ufak bir ekiple zamanında çok keyif alarak, acayip eğlenerek ve birbirimizden çok şey öğrenerek çalıştık biz! Sonra profesyonel hayatlarımızda ayrı yerlere dağıldık; ama hiç kopmadık. Birlikte seyahatlere çıktık, ara ara buluştuk, birbirimizin özel günlerinde yan yana olmaya çalıştık.

Yani, şanslıydık!

Yani, şanslıyım! J

Salzburg...


Dedim ya biz bu şansı hep birlikte değerlendiriyoruz; ara ara görüşüyoruz diye… Dün akşam yine birlikte bir masa etrafında toplandık. Arayı açtık, şöyle oldu, böyle oldu muhabbetini biraz geçince, ikinci içkilerde falan hayatlarımıza dair açılmaya başladı sohbet. Neler yapıyoruz, okuduklarımız, yaptıklarımız, seyahatlerimiz falan saçıldı masaya… Sonra demlenmekten söz açıldı.


İstanbul...


Demlenmek derken, yaşadıklarımız üstüne düşünmeyi kastediyorum… İzlediğimiz, okuduğumuz veya yaşadığımız bir şey üstüne hislerimizi, düşüncelerimizi demleyip daha farkında ve daha sindirerek yaşamaktan bahsettik. Sanki bu konuda eksikmişim(z) gibi geliyor bana, bazen… Sürekli bir şeyler arasında koşturuyoruz. Şu filmi izle, şuraya git, bunu yap, onu hazırla, şunu oku, bunları toparla, şunu da yetiştir… Bir telaş yumağı içinde kaybolmuş hissediyorum bazen.

Sanki “tik” atıp geçiyorum bazı şeylere de bir izi kalmıyormuş, gibi geliyor… Bazen okuduğum bir kitaptaki karakteri, bazen bir filmin yönetmenini; kimi zaman ünlü bir mekandaki yemeğin tadını, ya da gittiğim bir şehirdeki sokağı anımsayamadığımı fark ediyorum. Gittim, yaptım, okudum diyorum; ama üstüne iki kelam edemiyorum.

Oysa eskiden, okuduğumuz kitaplar üstüne delice tartışırdık. Bir oyundan çıkınca üstüne yürüyüş yapar; oyun hakkında susar, düşünür ve konuşurduk. Bir mekana mı gittik, anlata anlata bitiremez; ya eleştirir ya da överdik eşe dosta. Filmler, sergiler üstüne yazılar yazar ya da en kötü birbirimize mesaj, mail bir şeyler gönderirdik.

Şimdi, hayat hızlandı sanki. Her şey koştura koştura geçiyor önümüzden. Filmler, oyunlar, kitaplar, hikayeler, anlar…. Üstüne düşünmeden, bir iki kelam edemeden; içimizde ya da dışımıza yeterince dile getiremeden bir sonrakini izlemeye/okumaya/yaşamaya başlıyoruz sanki…

Okuduklarımı, gördüklerimi, yaptıklarımı ya da yaşadıklarımı sindiremediğimi hissediyorum, bu aralar ben de çokça…

Meğerse biraz aynı şeyleri hissediyor, benzer şeyler düşünüyormuşuz. Bunun üstüne konuştuk.
Laf lafı açtı; bir dolu şey paylaşıldı…

Gecenin sonuna doğru, Necati dedi ki “Bak mesela, bu gece üstüne bile düşünmemiz lazım. Ne konuştuk, ne anlattık bir  üstüne düşünmek lazım.

Haklı!

Bugün de hepimize mesaj atmış:

Az öncekini sindirmeden sonrakine geçmeyin!” diye:)

Ben de birkaç dakika gözlerimi kapadım; dün akşamki masayı, arkadaşlığımızı, birbirimize kattıklarımızı düşündüm. Şükrettim.

Ve bu yazıyı yazdım!

Sindirmek, demlemek ve hakkını vermek için….

Dilerim, hayatta her ne yaşarsam yaşayayım anlamak için vaktim, enerjim ve inancım olur. Yaşadığım her şeyin bende bir iz’i, bana dair bir rengi kalsın isterim…

Bir dileğim daha var tabi:

 Allah hepimizi her daim iyi insanlarla karşılaştırsın!

AminJ