Kayıtlar

2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Zaman...

Ne çok gün geçmiş buraya yazmayalı. Yazmak istediğim pek çok şey vardı aslında. Gittiklerim, gördüklerim, okuduklarım, bir telaş paylaşmak istediklerim... Bir koşturmacadır akıp giderken yazamayışımın pek çok bahanesi var elbette. Ki ben sevmem bahaneleri, onları boşverelim bir yazıcık:)

Neler yazacaktım mesela?

Geçtiğimiz haftalarda ülkemize gelen, harika gösteriler yapan Birdhouse Factory 'nin şahane ekibinden bahsedecektim mesela. Öyle içten, öyle yetenekli ve öyle hoşsohbetlerdi ki iki saat kadar süren sohbetimizde zaman nasıl geçti anlamadım. Ve en önemlisi yaptıkları işe nasıl aşıklar! İşte dedim, başarının sırrı bu; aşkla yapılan her iş, tutkuyla devam eden her mücadele başarıya ulaşıyor.

Sonra İşsanat'taki Orhan Veli Şiir Dinletisi'ni anlatmayı istemiştim. Attila Birkiye'nin hazırladığı, Mehmet Birkiye'nin sahneye koyduğu ve her ay gerçekleşen şiir dinletilerini kaçırmamaya çalışıyorum. Orhan Veli şiirlerini Müşfik Kenter seslendirdi. Ve o ne etkileyici, ne …

Kraliçe Lear

Geçtiğimiz çarşamba akşamı Kenter Tiyatrosu'nda Kraliçe Lear'ı izledim. Yıldız Kenter'in hem yönettiği hem de oynadığı oyunun ilk gösterimiydi.En ön sırada yerimi alırken, Yıldız Kenter'i ikinci kez sahnede izlemenin heyecanını duyuyordum. İlki Ben Anadolu adlı oyundu ve beni derinden etkilemişti.

Ben Anadolu'daki tek kişilik, ama çok karakter barından, performansından sonra usta sanatçıyı üç kişilik bir oyunda, hem de genç oyuncularla birlikte izleyecek olmak da ilginçti. İnsan düşünmeden edemiyor karşısında kimler olacak; nasıl olacak diye:)
Ancak ilk sahneden itibaren tedirginliğimin ne denli yersiz olduğunu anladım.
Hikayenin üç karakteri var: yaşlı bir oyuncu olan Jane, ona ezberde yardıma gelen liseli genç kız (Heather) ve çellist.

Çellist açılış sahnesinden itibaren sahnedeydi ve harika ezgiler çaldı. Zaman zaman Jane'in egosuna dönüşüp içimize sızıyor, zaman zaman da anıları derleyip toparlayıp bugüne getiren bir aracı gibi duruyordu sahnede.

Gençliği temsi…

Cümle Kapısı

Küçüklüğümden beri o şehirden bu şehre dolandığımdan olsa gerek, uzun yolculuklardan sıkılır olmuştum birkaç senedir. Haliyle otobüs yolculuklarının keyfini çıkarmayalı epey zaman olmuştu.

Onca koşuşturma arasında bilet alma işini sürekli erteleyince bayram tatilinde eve gitme planım suya düşmek üzereydi ki ek bir sefer açıldı ve ben bir otobüste,arka sıralarda da olsa yer bulabildim.

Gece yollarda olmak, Karadeniz’e doğru yol almak, memleket havasını alıştıra alıştıra solumak nasıl iyi geldi anlatamam.

Hani derler ya ‘Birini en iyi yol arkadaşlığında tanırsın,;yolculuk et tanımak istediğin kişiyle.’ diye; galiba insan yine en iyi yolculuklarda ayna tutuyor kendi içine.

Uykuyla uyanıklık arasında, kendi içimde dolandım durdum. Geçmişi, geçmemişi, var olanı ve hayal ettiklerimi düşündüm. Bir dolu şey üşüştü aklıma. Her bir görüntü başka bir yöne savurdu, anılar ortalığa saçıldı, geçtiğim yollar önümde uzandı. Ne yana gideceğimi bilemeden yol aldım bir süre. Dağıldım.

Kazım Koyuncu türküler…

''Kitap ile Sohbet''

Geçtiğimiz perşembe günü, öğrenciliğimin son demlerinde bir haytalık yapıp derslerimi astım, yolumu Oyuncak Müzesi'ne çevirdim. Uzun zamandır gitmek istediğim ama hep ertelediğim bu ziyaretin vesilesi Yasemin Sungur'du. Gözlerinde çocukluğunu taşıyan bu şahane kadın, 'Kitap ile Sohbet' etkinliğine başlıyordu ve mekan olarak da Sunay Akın'ın masal dünyasını seçmişti. E tabi gitmemek olmazdı:)

Oyuncak Müzesi'nde sohbet başlamadan evvel, 15 dakikalık tadımlık bir gezi yapabildim yalnızca. O havayı solumak bile muhteşemdi:) En kısa zamanda bir günümü ayırıp gezeceğim; ertelemeyeceğim:)

Sohbetimiz harika kurabiyeler ve zencefilli çay eşliğinde başladı. Her hafta yapılacak etkinliğin, ilk üç haftası boyunca konuşulacak kitabı, Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun Sur ve Gölge adlı öykü kitabıydı. Kitabı bu sohbetten bir hafta kadar önce okumuş ve pek sevmiştim:)

Yasemin Hanım sohbete başlarken şiir okuduğunda içimde bir kaleyi daha fethetmiş ve 'iyiki gelmişim' d…

Fesleğen Çıkmazı- Ah gurbet ahh...

Bu akşam Cevahir Sahnesi'nde İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Fesleğen Çıkmazı adlı oyunu seyrettim. Bir yurtsuzluk hikayesi denilebilir sanırım Fesleğen Çıkmazı için.

Hüzünlü, geçmişe çağıran, bol miktarda özlem barındıran, naif bir oyun.

Lozan Antlaşması sonrası Girit'ten Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakılan bir Rum ailesinin gurbet hikayesi. Oyundan sonra arkadaşlarla da böyle bir zorunlu göçün olup olmadığını konuştuk ancak hepimiz tam tersi bir durumu, yani Türkiye'den göç ettirilen Rumların hikayelerini biliyorduk. Bu nedenle bu kısım kurgu mu gerçek mi emin olamadık. Araştırmaya karar verdik; ancak bu satırlar eve gelir gelmez yazılmakta olduğu için henüz hala kafam karışık:)

20 senedir Türkiye'de yaşayan aile, hem buralı hem oralı oluyor aslında. Şarkılara, nakışlara, evde gizli saklı konuşulan kelimelere saklanıyor 'memleket' hasreti. Ve hep içte kalan bir gün geri dönebilme ihtimali...

Kadrosu oldukça başarılı olan oyunda beni en çok …

SULUBOYA ( Watercolor)- Türkiye'nin İlk Dijital Filmi

Dün gece Astoria Alışveriş Merkezi'nde Watercolor(Suluboya) filmini izledim. İlk olarak geçtiğimiz hafta Müjdat Gezen'le bir söyleşiye katılmış ve usta oyuncunun büyük bir övgüyle bahsettiği filmi merak etmeye başlamıştım. Gezen mutlaka izleyin diyordu. Ardından film hakkında yazılanlar merakımı daha arttırdı ve koşturmacayla geçen bir günün sonunda, en çok istediğim şey biraz olsun uyumakken arkadaşlarımın 'Bayram falan derken vizyondan kalkacak film. Hadi kalkın bu gece gidelim.' teklifine hayır diyemedim.İyiki de diyememişim:)

Bir Cihat Hazardağlı filmi Suluboya. Kadrosunu okuyunca 'Ne yapmış bu adam yahu' tepkisi vermemek mümkün değil:)

Haluk Bilginer, Savaş Dinçel,Selçuk Yöntem,Altan Erkekli,Serra Yılmaz,Cansel Elçin,Metin Uca gibi isimler birarada. Tuba Ünsal, Mirkelam ve Tamer Karadağlı da var kadroda.

Film bir aşk ve sanat hikayesi anlatıyor esasında.Resme çok yetenekli olan 12 yaşındaki Marco ’nun hayalleri, babasının onu bir gün üç sokak ressamı ile tanı…

Merhaba:)

Çantamda sürekli taşıdığım kırmızı bir ajandam var ve küçük notlar,aklımdan geçenler,okuduklarımdan,gördüklerimden parçalar yazarım ya da yanımda olandan aklına gelen bir kaç sözcüğü yazmasını isterim. Zaman geçtikçe okumak, geriye doğru bir bakış atmak öyle güzel oluyorki:)
Burda da yapacaklarım pek farklı değil aslında; küçük kırmızı ajandamın sizlere görünen kısmı bu blog:)

İlk cümleyi yazmak hep en zoru olmuştur benim için. Ne yazsam diye kıvranırım. Yanımda yöremde 'ilham' verecek sözcükler arar,nerden başlasamki diye telaşa kapılırım. Sonra yazı içimdeki yatağında akmaya başlar da kendi yolunu bulursa eğer, düşünmez giderim kelimelerin izinden; içimden geldiği gibi.

Öyle işte... Bu blogun ilk cümlesi de bu yazı aslında.

İçimden sözcükler geçiyor; ben anlamaya çabalıyor, yüksek sesle söylersem ya da kağıtlara hapsedersem daha iyi anlarım sanıyorum.
Benimki böyle bir heves...

E öyleyse, hoşgeldiniz sözcüklerden kurduğum yuvama:)





Hamiş: Halihazırda arkadaşlarla kurduğumuz bir inte…