28 Mayıs 2017 Pazar

İDA’NIN GÖLGESİNDE : KAZ DAĞLARI GEZİSİ

Zeytinbağı'ndan...


Epeydir aklımda ve dilimdeydi; “Kaz Dağları’na gitmek istiyorum!” diyordum. Diyordum ama Kaz Dağları tam nerededir, tek bir dağ mı var, dağa mı çıkıcaz, yaylada mı kalacağız tam bilmiyordum. Ama yıllar evvel, rahmetli Tuncel Kurtiz’in bölgede çektiği programını seyrettiğimden beri hep aklımın bir köşesindeydi.

Benim yolculuklarım hep böyle başlar aslında! Yani bir kitaptan, bir filmden, bir fotoğraftan ya da bir sohbetten payıma bir yer düşer -ülke, şehir, mekan…vs. fark etmez- ; içimden derim ki “Tamam ben buraya gideceğim!” Aradan zaman geçer, yollar geçer, bazen unuturum, bazen aklımdan çıkarmam; ama yol mutlaka oraya varır. Yani en azından şimdiye dek hep öyle oldu. Şükür ki öyle oldu! :)

En sevdiğim şey: yolda olmak...


Yine denk geldi. Kaz Dağları kucak açıp beni çağırdı:) Hem de en güzel mevsiminde, mayıs ayında… Okuldan bir arkadaşımın düğünü Çanakkale’de olunca, oraya kadar gitmişken Kaz Dağları’nı da gezelim dedik; araştırma yaptık, işten izin aldık ve yola koyulduk.

Çanakkale, Kilitbahir dolayları...


Kaz Dağları

Kaz Dağları, Çanakkale ve Balıkesir arasında uzanan bir dağ masifiymiş. Dağ eteklerindeki köylerde yerleşim var. Araştırırken ilk karşımıza çıkan köyler, Çamlıbel, Yeşilyurt ve Adatepe oldu. Biz de ağırlıklı olarak bu köylerde vakit geçirdik.

Nerelerde Kaldık?

İlk durağımız Çanakkale olduğu için ilk akşamımız da Çanakkale’de geçti:) 19 Mayıs tatili sebebiyle bölgedeki oteller doluydu; yer bulmak epeyce zor oldu. Ne kadar otel varsa aradık. Düğüne gidecek kalabalık bir grup olduğumuz için hep birlikte kalabileceğimiz, boş bulduğumuz tek otelde rezervasyon yaptırdık. Çanakkale’nin Güzelyalı tarafındaki Tusan Otel’di. Otele ilişkin hiçbir beklentimiz yoktu; ama otel şahane çıktı! :) Denize nazır, orman içinde mis gibi bir otel. O taraflara yolunuz düşerse gönül rahatlığıyla tavsiye ederim; başka yer aramayın ;)

Çanakkale, Güzelyalı - Tusan Otel sahilinde...


Cuma akşam düğünü yapıp cumartesi sabahı Kaz Dağları yöresine doğru yola koyulduk. 

İlk durağımız Çamlıbel köyü oldu. Çamlıbel, rahmetli Tuncel Kurtiz’in yerleştiği, yazının başında bahsettiğim programını da çektiği köy. Yöreyi gezip, diğer köyleri de görünce neden bu köyü seçtiğini anladım ben :) Vaktiniz olduğunda özellikle Nejat İşler’le yaptıkları şu sohbeti seyredin derim ;)







Çamlıbel köyündeki ilk konaklama yerimiz Konak Lapeistra idi. Burası 5 odalı, küçük bir butik otel. Biz dört odasını kapatmıştık; dolayısıyla koca konak bizimmiş, evimizdeymiş gibi hissettik:) Tertemiz, şahane bir otel. Sahipleri güleryüzlü, candan ve güzel insanlar. Pazar sabahı dillere destan, bizi mest eden bir kahvaltı hazırlamışlardı. Öyleki bahçede kahvaltı ederken sağanak yağmura yakalanmak bile ağzımızın tadını bozamadı. Tabakları kapıp önce ağaç altlarına sonra da mutfağa sığındık; sohbete orada devam ettik. Konak Lapeistra’yı o kadar çok sevdim ki tekrar 5 odayı dolduracak kadar arkadaşımla gidip orada kalmak istiyorum! Vallahi… Kimler bizimle gelir? :)


Konak Lapeistra'da pazar kahvaltısı:)



Kahvaltı sonrasında ekip arkadaşlarımızı İstanbul'a uğurladıktan sonra biz ikinci konaklama yerimize doğru yola çıktık. İstikametimiz Yeşilyurt köyündeki Manici Kasrı idi! :) Manici Kasrı, bölgedeki en ünlü otellerin başında geliyor. Gidip görünce ününün sebebini kavrıyor insan. Doğanın içinde ve yörenin muazzam doğasıyla bütünleşmeyi başarmış bir otel. Odaları, ortamı ve çalışanları şahane! Biz, "iyi ki burada kaldık!" diyerek ayrıldık:)

Manici Kasrı'ndaki odamız...

Manici Kasrı...






Manici Kasrı'ndan sonraki durağımız ise tekrar Çamlıbel köyüydü. Kaz Dağları'ndaki son gecemizi Tuncel Kurtiz'in oteli Zeytinbağı 'nda geçirdik :)

Zeytinbağı , yeşilin içinde, uzaktan denizi gören bir huzur köşesi. Yemyeşil, dingin ve ilham verici... Kaldığımız odanın önünde küçük bir bahçe vardı ve bahçede bir nar ağacı... Sabah uyanıp perdenin ardındaki nar çiçeklerini görmek ve kuş seslerini dinlemek, sanırım uzun zamandır başıma gelen en güzel şeydi! :)

Zeytinbağı 'nda mükellef bir akşam yemeği yedik... Zeytinyağlıları, mezeleri, salataları, etleri... Her şey çok lezzetliydi. özellikle hardallı özlemek filizi, kuzu kulağı salatası ve karidesli börekleri enfesti. Yine olsa, yine yesek! :)


Zeytinbağı...


Zeytinbağı'nda bir gece kaldık. Ve toplamda Kaz dağları yöresinde dört gece; ama bu tatil sanki haftalarca sürmüş gibi geldi bize. Şehir karmaşasında telef olan zihnimiz dinginleşti adeta...

Dinlendik, oksijene ve yeşile doyduk; huzurla ve sakinlikle dolduk:)


Ve son gün, Zeytinbağı'nda enfes bir kahvaltı yapıp İstanbul'a doğru dönüş yoluna koyulduk...




Zeytinbağı'nda kahvaltı....


Elbette Kaz Dağları tatilimiz bu kadar değil!

Köyleri gezdik, leziz yemekler tattık, yollarda kaybolduk... Burada anlatacaklarım çok dağılsın istemedim; önce kaldığımız yerleri -ki hepsi söz edilmeyi fazlasıyla hakediyor:)- anlatayım sonra dahasından bahsedeyim istedim:)

Neler yaptığımızı ayrı bir yazıda detaylı anlatacağım. 

Benden şimdilik bu kadar;)

Bir teşekkürüm var; fotoğrafların çoğu Cemal 'e ait. İyi ki var! :) Daha fazla fotoğrafı için yolvehikaye hesabını takip edebilirsiniz ;)


Dilerim yolunuz, en kısa zamanda Kaz Dağları'ndan geçer... İyi gelecek; eminim ;)







4 Mayıs 2017 Perşembe

In Bruges...

Bruges, Brugge ya da Türkçe okunuşuyla Brüj.  Fransızca, Hollandaca ya da Türkçe; bence hiçbir dil, bu şehrin güzelliğini tek bir sözcükle anlatmaya kâfi değil!

Brugge -ben yazı boyunca bu Hollandaca ismini kullanacağım- , Belçika’da bir kent. Adeta bir masal şehri… İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze bozulmadan kalan ender yerleşim yerlerinden biri… 2000 yılından bu yana Unesco’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor.
Benim seyahat listeme girmesi ise yıllar önce In Bruges filmini seyretmeme dayanıyor. 2008 yapımı, Collin Farrel’lı, güzel bir film; seyretmeyenlere tavsiye ederim. Filmi izlerken, “Bu sokaklarda yürümeliyim!” demiştim. Ortaçağ mimarisi, kanalları ve dokusuyla aklıma kazınmıştı. Nakit ve vakit uygunluğumun eşzamanlı denk gelmesi ise 2016 kışına denk geldi. Nihayet, Brugge sokaklarında yürüdüm!



Brugge’e Nasıl Gidilir?

Biz İstanbul’dan Brüksel’e uçtuk ve oradan trenle Brugge’e geçtik. Bahanesiyle Brüksel’de de birkaç saat geçirmiş olduk. Size de tavsiyem, Brugge öncesi Brüksel’e birkaç saat ayırıp şehrin en ünlü mekânı Delirium‘da bir bira içmeniz. Malum, Belçika biraları pek meşhur; özellikle vişne aromalı Delirium Red birasını tatmadan Brüksel’den ayrılmayın derim.



Brüksel-Brugge arası trenle yaklaşık 1 saat 15 dakika sürüyor. Avrupa’nın farklı şehirlerinden de buraya trenle ulaşmak mümkün. Biz yalnızca hafta sonu için gittiğimizden en yakın ulaşım noktası olan Brüksel’den ulaşmayı tercih ettik.

Brugge’de Neler Yapılmalı?

·       Çeşit çeşit ve lezzetli Belçika biraları tadılmalı
·       Belfort (Belfry) Kulesi’ne çıkıp şehre 366 basamak yukarıdan bakmalı
·       Church of Our Lady (Onze-Lieve-Vrouwekerk)’de Michelangelo’nun Madonna and Child heykeli görülmeli
·       Küçük ve sevimli her çikolata dükkânında bıkmadan usanmadan çikolata tadılmalı
·       Markt Meydanı’nda oturup soluklanmalı
·       Değişik bir sosla yapılan ve büyük porsiyonlarda hazırlanan midyelerden yenmeli
·       Kanal turu yapılmalı
·       2be Beer Wall’da bira içmeli
·       Sokaklarında topuklar sızlayana dek yürümeli

Brugge Sokakları



Brugge tren garından iner inmez enfes bir doğa manzarası ile karşılaştık.  Yol bizi, şehre adım atar atmaz, görmek istediğim Minnewater Park’a çıkarmış meğerse. Sonbahar renkleriyle dolu bir parktan tarihi kent merkezine dek yürüdük. Brugge oldukça küçük bir şehir. Kentin her yerini yürüyerek rahatça gezebilirsiniz. Çeşitli ulaşım seçenekleri de olmasına rağmen ben inatla ve ısrarla bu kentte bol bol yürümenizi tavsiye ederim J
Çünkü Brugge, Ortaçağ mimarisi ile insana kendini hayran bırakan ve adeta bir masalın içinde hissettiren bir şehir. Her bir sokağında “Burada yaşasam keşke!” diye iç geçirten evler, her köşe başında ise insanın başını döndüren güzellikte kokular yayan minik dükkânlar var.
Gitmeden evvel okuduğum pek çok yazıda, “çikolata kokulu şehir” diyorlardı Brugge için; haklılarmış. Tarihi kent meydanına çıkan sokaklarda küçük küçük bir dolu çikolatacı var. Biz hem hissiyatımızın bizi götürdüğü kapılardan girdik hem de gitmeden önce araştırdığımız yerleri keşfe daldık. Ve ben ömrümde yediğim en güzel çikolataları Brugge’de yedim!
Minik bir çikolatacı tavsiyesi: Leonidas Birkaç yerde şubesi olduğu için adres veremiyorum; ama denk gelirseniz ya da arayıp bulursanız içeriye girin ve çeşit çeşit çikolatalardan tadarak kendinizi şımartın ;)



Yazarken bile buram buram hissettiğim çikolata kokusunu bir yana bırakarak yola devam edecek olursak, tarihi şehrin göbeğindeki Markt Meydanı’na varıyoruz. Burası dergilerde, bloglarda fotoğrafına en çok rastlayacağınız rengârenk binalarla çevrili güzel bir meydan. Gittiğimiz tarihte Noel Pazarı kurulduğu için meydan oldukça hareketliydi. Ortada bir buz pateni pisti, etrafta ufak kulübelerde satılan el yapımı hediyelikler, waffle ve patates kızartması gibi yöresel lezzetler -Evet, Belçika deyince akla bira, patates kızartması, çikolata ve waffle geliyor sonuçtaJ -satan yerler vardı ve epeyce kalabalıktı. Özellikle gece, insanların çocuklarıyla eğlendiği o ferah ve keyifli ortam kesinlikle görülmeye değerdi!

Noel Pazarı...


Brugge’de nereleri gezdik?

Markt Meydanı’nda yer alan en ünlü yerlerden biri de Belfry (Belfort) Kulesi. Yazının başında andığım In Bruges filmini seyredenlerin anımsayacağı bu kulenin tepesinden şehrin panoramik ve enfes manzarasını seyretmek mümkün. Bunun için 83 metre yükseğe tırmanmak ve tam 366 basamak yukarı çıkmak gerekiyor.


Dar ve yorucu merdivenlerden çıkıp şehri seyrettikten ve bol bol fotoğraf çektikten sonra aşağıya inip Church of Our Lady (Onze-Lieve-Vrouwekerk)’ye doğru yola koyulduk. Burada en çok istediğim, ünlü sanatçı Michelangelo’nun İtalya dışında bulunan az sayıda eserinden biri -bazı kaynaklara göre İtalya dışındaki tek eseri- olan Madonna and Child heykelini görmek. Pazar günü olduğu için öğleden sonra açılan kilisenin önündeki kısa kuyrukta biraz bekleyip içeri girdik. Tarihi yerleri ve özellikle kilise gezmeyi seviyorsanız ki ben çok severim, mutlaka görmenizi tavsiye edebilirim.



“Kuzeyin Venedik’i” diye de bilinen Brugge’den kanal turu yapmadan dönmek istemiyorduk. Koşarak gidip biletlerimizi aldık, ancak uzun kuyruğu aşıp ilk sandala binemeyince ve havaalanına gidecek trene yetişmek zorunda olduğumuz için kanal turu yapamadık. Daha çok vaktiniz olursa ya da zamanı daha iyi organize edebilirseniz muhakkak kanal turu yapın! Benim aklımda kaldı; bir daha gidersem, trenden iner inmez sandallara koşacağımJ


Brugge’de ünlü müzeler de var.  Historium, De Halve Maan Bira Fabrikası, Çikolata Müzesi, Dantel Müzesi… Pek çok kaynakta yer alan bu müzeleri gitmeden araştırmıştım. Normalde seyahatlerimde müze gezmeyi seven biri olmama rağmen bu kez sadece sokaklarda dolaşıp, bol bol aylaklık yapmayı ve daha plansız hareket etmeyi istemiştim. O yüzden Brugge’deki müzeleri ziyaret etmek yerine kafama estiği gibi sokaklarda dolaşıp insanlarla sohbet ettim. İtiraf edeyim, pişman değilimJ



Brugge’den Dönüş


İki günlük kısa gezimizi Brugge’e doyamadan ve şurayı da görelim, bu sokakta da yürüyelim diye diye, dönüş uçağını kaçırma korkusuyla telaş içinde tamamladıkJ Havaalanına giden trene atlayıp dönüş yolculuğuna koyulduk. Kısa ama etkileyici bir seyahat oldu! Aklımın ve kalbimin bir kısmını Brugge’de bıraktım. Dilerim tekrar gidebilirimJ

Minnewater Park...