14 Şubat 2012 Salı

Not Defterinden...

Uzun uzun yazılar yazmak istiyorum aslında… Aklıma gelenler, gördüklerim, hissettiklerim üzerine bir sürü cümle kurmak istiyorum… Oysa koşturmacalar, telaşlar arasında hep erteliyorum yazılacakları.

Kısa kısa geçiyorum her şeyin üzerinden… Uzun uzun anlatmak için, daha derin içerik üretmek için zihinde demlemek gerekiyor sanırım yaşananları… Kafa yormak gerekiyor, vakit harcamak, emek vermek… Şu çılgın koşuşturma arasında oradan oraya savruluyoruz oysa, hep bir yetişme telaşıyla… Demlenmeye vakit öyle az ki… O yüzden, şimdi yine, kısa kısa geçiyorum içimde birikenlerin üzerinden…


    
    Rumeli Feneri'nde akşamüstü...
    

  •  Ara sıra kaçmalı şehrin gürültüsünden… Öyle çok da plan program yapmadan yola çıkmalı, sessiz sakin köşeler keşfetmeli… İyi geliyor ruha :) Tam da o iyileşmeye ihtiyacım varken, bir Cumartesi keyfi yaptık, İstanbul’un sakin köşelerine sığındık… Aslında planda Pera Müzesi’nde sergi ve sinema varken biz atladık Kireçburnu’na gittik! Leyla ile Mecnun dizisini izleyenler bilir, ki izlemeyenlere de dizi şiddetle tavsiye edilir :), sahilde bir kafe var, işte orada, kahvaltı ettik. Sonra sahilde yürüdük, Kireçburnu sokaklarında dolaştık, Erdal Bakkal’a uğradık :) Sahilde sete denk geldik, mutlu olduk:) Derken atladık Garipçe Köyü’ne vardık. Öyle güzel, sakin ve dinlendirici bir yer ki… Karadeniz havası iyi geldi aklıma ve kalbime :) Dalga sesleri eşliğinde kahvelerimizi yudumladık, köyün sokaklarını adımladık, ufka baktık, daldık gittik buralardan… Sonra atladık Rumeli Feneri’ne gittik, Frank Sinatra çalıyordu arabada yol boyu ve akşam çöküyordu hafiften, günün kızıllığını fenerin gölgesinde yakaladık… Yine daha evvel yürümediğimiz sokaklarda dolaştık… Öyle güzel oldu ki… İstanbul’a bu kadar yakın ama onca gürültüden, telaştan bir o kadar da uzak yerler… Ara sıra kaçmalı, sakin köşelere varmalı… Evet :)
Garipçe Köyü...


  •  The Artist… 10 dalda Oscar adayı bir film. Sessiz, siyah-beyaz ve şahane bir film :) Aday olduğu dallarda Oscar alması, sürpriz olmaz! Naif, akıcı ve etkileyici bir hikaye. Nostaljik bir tarafı var, evet ama bir o kadar da değişmekten söz ediyor ve insanı büyülüyor. Başrollerinde Jean Dujardin ve Berenice Bejo var ve mükemmel performanslar sergiliyorlar. Oscar öncesi BAFTA ödüllerinde tam 7 ödül aldı The Artist! Bence bütün ödülleri hak ediyor, son dönemde izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Hala vizyondayken kaçırmayın derim:)
  • Şark Dişçisi, Hagop Baronyan’ın 1870’lerde yazdığı tiyatro oyunu. Şu an İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Engin Alkan rejisiyle sahnede. Renkli, enerjik ve keyifli bir oyun :) İç içe geçen ilişkilerin yarattığı komedi, müzikler, oyuncuların hiç düşmeyen performansları ile 3 saat boyunca oyunun içinde kalabiliyorsunuz. Ve en çok akılda kalan Çağlar Çorumlu oluyor sanırım, sahnede devleşti resmen, hayranlığım bir kat daha arttı:) Velhasılıkelam, Şark Dişçisi, özellikle müzikalseverlere, tavsiye edilir :)
  • Marilyn’le Bir Hafta… Marilyn Monroe’nun hayatından kısacık bir dönemi anlatıyor… O çok güzel, çok ünlü ve çok star kadının hayatına dair hem dokunaklı hem de sahici bir hikaye anlatıyor. Sevgiye aç, oyuncu olmak için çaba gösteren ve beğenilmemekten, terkedilmekten ölesiye korkan bir kadın çıkarıyor karşımıza… Oyuncuların performansları ve gerçek bir hikayeye dayanıyor olması filmi oldukça çekici kılıyor. Ancak hikayenin vuruculuğunda bir şeyler eksik kalmış… Yani şiddetle olmasa da tavsiye edebilirim, tam hafta sonu seyirliği:)
  •  Tarık Tufan… Bir güzel kalem sahibi, sözcükleri yüreğe dokunan ve insan olmanın hüznünü anımsatan yazar… Bu aralar uykusuz gecelerimin ve sabaha karşı uyanmalarımın can yoldaşı… Yazdıkları öyle sahici, öyle içten ve öyle güzel ki… Ah, diyorum otursak karşılıklı bir bardak çay içsek ve sussak uzun uzun… Öyle güzel bir his uyanıyor insanın içinde, yazdıklarını okurken… Öyle işte…