22 Ocak 2011 Cumartesi

Cahildim Dünyanın Rengine Kandım...

Türkü dinlemeyi çok severim. Kaynağını aldığı yörenin, uzak memleketlerin, bazen hiç görmediklerimizin ama esasında hep içimizdekinin kokusunu taşır türküler bence.

Kalbime en çok dokunanlar var bir de… Şimdi ilk anda hepsini sayamam elbette ama listenin başını çekenlerden biri ‘ Evvelim Sen Oldun’ diyebilirim.

Cahildim dünyanın rengine kandım’ diye başlayan türkü hani… Dinlemediyseniz mutlaka dinleyin derimJ

Neşet Ertaş’ın sesinden dinleyin hem de.

Nasıl da dokunur yüreğe o ses…

Geçtiğimiz hafta sonu İş Sanat’taki Neşet Ertaş konserine gittim. Ve neden türkü dinlemeyi sevdiğimi bir kez daha anımsadım.

Çünkü her şey vardı orda!

Bilgelik, hüzün, coşku, keder, yaşanmışlık, aşk, acı, umut… Koca dünyanın da bir insanın da içinde taşıyabileceği her duygu var çünkü türkülerde.

Anlatmanın biraz memleketli hali galiba türküler. Yani sanatçının yarattığı ürünün evrenselliğini gölgelemese de, ki muhakkak gök kubbe altında farklı farklı yansımaları olacaktır türküler ses buldukça, anlatının kökünü topraktan aldığı bir şey galiba. Özden. İçimizden.

Ne çok şey anlatıyorlar!

Ve Neşet Ertaş… Nasıl naif, sahici, samimi ve yüreğe işleyen sözlerin sahibi bir sanatçı!

Sazını konuşturması üzerine kelam edebilecek biri değilim elbette. Ben sadece bende bıraktığı iz üzerine cümleler kurabilirim.

Ki zor…

Konser çıkışı ellerim ceplerimde yürürken, üşürken ve aklıma milyon tane şey üşüşürken, ‘Nasıl bilmiş de yazmış’ dedim ‘onca yürekte ayrı ayrı gizli olanı…

Mucize mi bu, büyü mü bilmiyorum…

Susmak lazım galiba.

Ve ara ara türküler dinlemek; ne de olsa herkesin bir Zahide’ si var kurbanı olduğu ya da evvelim diyerek tutunduğu, ilelebet kendinin olacak sandığı biri… Hem hangimiz dünyanın rengine kanmadık ki?

Cahildim dünyanın rengine kandım,

Hayale aldandım, boşuna yandım.

Seni ilelebet benimsin sandım.

3 Ocak 2011 Pazartesi

İnsanın İnsana Ettiği...

Serin bir akşamüstü. İstanbul gri. İçimdeki renkler birbirine karışmış. Ne haldeyim bilmiyorum. Kafamda milyon tane soru. Canım sıkıldığında hep yürürüm ben; şimdi de öyle yapıyorum. Hızlı adımlarla yürüyorum, ellerim ceplerimde. Akşam rüzgârı yüzüme vurdukça yeni bir soru çıkıveriyor karşıma sanki. Savruluyorum oradan oraya. Nicedir kalbime yük ettiğim ne varsa aklıma üşüşüyor. Üşüyorum.

Sessizlikten sıkılıyorum.

Ama en çok, yalnız yürümekten…

İçimdeki yazar dürtüveriyor beni. Eski hikâyemi anımsamak için çabalıyorum. Sonunu zaten bildiğim öyküde yaratıcı yazarlığa soyunuyorum.

Ne beyhude çaba!

Sonra dank ediyor birden kafama. Ağdalı cümlelerden, uzun tasvirlerden, bir türlü anlatılamamış karakterlerden sıkılıyorum. Sözcüklerle anlatıyorum derdimi. Bildiğim kelimeleri sıralıyorum, yine özenle ve içimden geldiği gibi…

Ama işte, o sonu başından belli hikâye bitmiyor öyle. Dağılıyor, savruluyor. Kahraman acı çekiyor sürekli, okuyucu sıkılıyor; saçmalıklar birbirini kovalıyor. Lafı eveleyip geveleyen bir yazar bozması oluyorum ben de.

Adımlarım hızlandı. Hikâye iyice dağıldı.

Yeter, dedim. Bitsin öyleyse.

Madem yazar benim, her şeyi ben uydurdum; şimdi uydurduğum her şeyi sonlandırıyorum.
Evet, hem de ‘büyük’ bir hikâye olamadan; insanların kalbine dokunmadan, dilden dile anlatılamadan…
O ‘yazar’ egomu alaşağı edip; pek çok zamandır nerede olduğunu bir türlü bulamadığım o sakin kızın efendisi olmak istiyorum!

Yaratıcı yazarlık dersi aldığımız günlerde bir arkadaşım ‘Yahu neden bütün karakterleri öldürüyorsun sen her hikâyenin sonunda?’ diye sormuştu. ‘İçimdeki insanları taşıyamıyorum da ondan.’ Demiştim bilmiş bilmiş.
Öyle ama.
Taşıyamıyorum artık içimdeki insanları. O yabancı gözlerin beynimi kemirip duran sorularını. Bütün kahramanlarımı mutlu mesut bir sona erdirme çabasını.
Madem yaşayamıyorlar benim içimde; ölsünler öyleyse diye düşünüyorum.

Beyaz bir araba ani bir fren yapıyor. Kafamı kaldırıyorum. Saçım başım birbirine girmiş soğuktan, muhtemelen yüzüm kızarmış.
Yo, hayır, suçluluk duymuyorum. Ben sadece yazarı olarak kontrolünü kaybettiğim bir hikâyeden vazgeçiyorum. Çıldırmış ‘uydurma’ kahramanları öldürüyorum.

Yok, hayır, unutmuyorum!Geçmişin bir yerinde, acemi bir yazarın karalamaları olarak yer bulacaklar.
Bir gün ‘Ne komik cümleler kurmuşum ben!’ der, gülüp geçerim muhtemelen.
Hem siz de öyle yapmıyor musunuz hep? Yoksa nasıl yaşar ki insan?

Hava çok soğuk. Üşüyorum. Ellerim ceplerimde yürüyorum hızlı hızlı. Hava karardıkça sokaktaki insan sayısı azalıyor, arabalar çoğalıyor. Ağır aksak bir trafik ve arabaların içindeki asık suratlar…
Aklımdaki karmaşa durulmuş, çok hafif bir yas var kalbimde. O da geçecek biliyorum. Etraftaki yüzlere bakıyorum. Gözlerden hikâyeler okuyacak oluyorum; vazgeçiyorum.
Şimdi susmalı biraz. Demlemeli kalpte kalanı. Yeni hikâyeler için yeni cümleler kurmalı. (İçimdeki uydurukçu kız bir gün susar mı?)
İstanbul’a kulak veriyorum. Huysuz, soğuk, gri ve ağlamaklı…

Yürüyorum.