İnsanın İnsana Ettiği...

Serin bir akşamüstü. İstanbul gri. İçimdeki renkler birbirine karışmış. Ne haldeyim bilmiyorum. Kafamda milyon tane soru. Canım sıkıldığında hep yürürüm ben; şimdi de öyle yapıyorum. Hızlı adımlarla yürüyorum, ellerim ceplerimde. Akşam rüzgârı yüzüme vurdukça yeni bir soru çıkıveriyor karşıma sanki. Savruluyorum oradan oraya. Nicedir kalbime yük ettiğim ne varsa aklıma üşüşüyor. Üşüyorum.

Sessizlikten sıkılıyorum.

Ama en çok, yalnız yürümekten…

İçimdeki yazar dürtüveriyor beni. Eski hikâyemi anımsamak için çabalıyorum. Sonunu zaten bildiğim öyküde yaratıcı yazarlığa soyunuyorum.

Ne beyhude çaba!

Sonra dank ediyor birden kafama. Ağdalı cümlelerden, uzun tasvirlerden, bir türlü anlatılamamış karakterlerden sıkılıyorum. Sözcüklerle anlatıyorum derdimi. Bildiğim kelimeleri sıralıyorum, yine özenle ve içimden geldiği gibi…

Ama işte, o sonu başından belli hikâye bitmiyor öyle. Dağılıyor, savruluyor. Kahraman acı çekiyor sürekli, okuyucu sıkılıyor; saçmalıklar birbirini kovalıyor. Lafı eveleyip geveleyen bir yazar bozması oluyorum ben de.

Adımlarım hızlandı. Hikâye iyice dağıldı.

Yeter, dedim. Bitsin öyleyse.

Madem yazar benim, her şeyi ben uydurdum; şimdi uydurduğum her şeyi sonlandırıyorum.
Evet, hem de ‘büyük’ bir hikâye olamadan; insanların kalbine dokunmadan, dilden dile anlatılamadan…
O ‘yazar’ egomu alaşağı edip; pek çok zamandır nerede olduğunu bir türlü bulamadığım o sakin kızın efendisi olmak istiyorum!

Yaratıcı yazarlık dersi aldığımız günlerde bir arkadaşım ‘Yahu neden bütün karakterleri öldürüyorsun sen her hikâyenin sonunda?’ diye sormuştu. ‘İçimdeki insanları taşıyamıyorum da ondan.’ Demiştim bilmiş bilmiş.
Öyle ama.
Taşıyamıyorum artık içimdeki insanları. O yabancı gözlerin beynimi kemirip duran sorularını. Bütün kahramanlarımı mutlu mesut bir sona erdirme çabasını.
Madem yaşayamıyorlar benim içimde; ölsünler öyleyse diye düşünüyorum.

Beyaz bir araba ani bir fren yapıyor. Kafamı kaldırıyorum. Saçım başım birbirine girmiş soğuktan, muhtemelen yüzüm kızarmış.
Yo, hayır, suçluluk duymuyorum. Ben sadece yazarı olarak kontrolünü kaybettiğim bir hikâyeden vazgeçiyorum. Çıldırmış ‘uydurma’ kahramanları öldürüyorum.

Yok, hayır, unutmuyorum!Geçmişin bir yerinde, acemi bir yazarın karalamaları olarak yer bulacaklar.
Bir gün ‘Ne komik cümleler kurmuşum ben!’ der, gülüp geçerim muhtemelen.
Hem siz de öyle yapmıyor musunuz hep? Yoksa nasıl yaşar ki insan?

Hava çok soğuk. Üşüyorum. Ellerim ceplerimde yürüyorum hızlı hızlı. Hava karardıkça sokaktaki insan sayısı azalıyor, arabalar çoğalıyor. Ağır aksak bir trafik ve arabaların içindeki asık suratlar…
Aklımdaki karmaşa durulmuş, çok hafif bir yas var kalbimde. O da geçecek biliyorum. Etraftaki yüzlere bakıyorum. Gözlerden hikâyeler okuyacak oluyorum; vazgeçiyorum.
Şimdi susmalı biraz. Demlemeli kalpte kalanı. Yeni hikâyeler için yeni cümleler kurmalı. (İçimdeki uydurukçu kız bir gün susar mı?)
İstanbul’a kulak veriyorum. Huysuz, soğuk, gri ve ağlamaklı…

Yürüyorum.

Yorumlar

  1. Yaşam genellikle GRİ..amaç daha keyfli günkerde daima renkli kılmak...

    YanıtlaSil
  2. Bende kendi içimde uydurduğum hikayeleri ansızın bitiriyorum ve bunu hikayeleştirme ve olayları devam ettirme yeteneğim olmadığına bağıyordum. Haklıymışım :) çünkü bu olayı senin kadar iyi anlatamazdım. Şans eseri gördüğüm blogunu çok sevdim :) Yazmaya devam etmen dileğiyle...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Less is More...

Güneş Tutulmasının Etkileri: İnansak mı İnanmasak mı?

Ben Hiç Mükemmel Değilim! Belki de Sıradan Biriyim...