25 Temmuz 2011 Pazartesi

Suret...

‘Ne şeker bir insansın.’ Diyor biri, diğeri ‘Kendine hayransın bence.’ Diye başlıyor söze, bir başkası ‘Anaçlığına imreniyorum biliyor musun…’ deyiveriyor bir akşamüstü sohbetinde ve bir diğeri samimiyetimi sorguluyor çok kibar cümlelerle… Ve daha bir sürü göz farklı farklı okuyor beni, her birinden bambaşka cümleler duyuyorum.

Afallıyorum bazen. ‘Hangisi benim yahu? ‘ diye soruyorum kendime, uzun uzun düşünüyorum söylenenler üzerine…

Ve bana dair kurulan hiçbir cümle için ‘yok yahu, asla öyle değilim ben!’ deyip geçemiyorum. Bütün o iyi, kötü sıfatların ,ama az ama çok, bir karşılığı var içimde.

Şefkat, zalimlik, kibir, anaçlık, iyiniyet, saflık, bencillik, samimiyet, masumiyet, kin, yalnızlık, tutku, boşvermişlik, duyarlılık…. Ve daha aklıma gelmeyen ama birbirimizin yüzünde okuduğumuz o bambaşka duyguların farklı farklı tonları var aslında içimde. Bazen iyiyim bazen kötü, bazen anaç bazen bencil, bazen yapay bazen sahici…

Hangimiz farklıyız ki? Hangimizin içindekiler tek taraflı?
Madem bütün sıfatların sahibinin küçük suretleriyiz yeryüzünde, ruhumuzda bütün duygulardan izler taşımamız yaratılışımızdan değil mi?

Bunları düşünüyorum birkaç gündür… Hakkımda kurulan cümleleri… Sırtımda taşıdığım sözcükleri… İçimde var olanları, farklı farklı suretleri, aslımı…

Yokluyorum da kalbimi, herşey var, herkes var içinde. Habil de Kabil de; iyi de kötü de…

Koca dünyada bir suret, nihayetinde…

19 Temmuz 2011 Salı

Boşluk...

İstanbul yapış yapış sıcak. Akşamüstü. Tatlı tatlı esen bir ağaç altı bulmuşuz kendimize, oturmuş kahvelerimizi yudumluyoruz. Gündelik telaşlardan, uğraşlardan ve küçük sıkıntılardan söz ediyoruz. ‘Aman be! ‘ diyorum boşvermiş bir edayla ‘Herkesin ne çok, ne çok derdi var. Kimse mutlu değil mi yani?’ Kısa bir sessizlik oluyor. Yoldan gelip geçenlere dikiyoruz gözlerimizi. Karşıdan orta yaşlarda bir çift geliyor, elele. Arabalarına binmek üzere davranıyorlar, nasıl da mutlu görünüyorlar… Tam mutluluklarına imrenecekken ‘Kızları öldü.’ diyor arkadaşım, şaşırıp bakıyorum suratına. ‘Bir ay içinde, kanser teşhisi kondu ve öldü. Ben hep giderdim dükkanlarına, sonrasında gidemedim, nasıl başsağlığı dileyeceğimi bilemedim çünkü’ diyor ve devam ediyor ‘Bak, şimdi, uzaktan, hiç belli olmuyor o aileden birinin yokluğu.’

Öylece kalıyorum.

Oysa ben elele duruşlarına, akşamüstü yan yana yürümelerine, ellerinde torbalarla arabalarına süzülüşlerine imrenmiştim. Ah demiştim bak ne sakin, ne huzurlu bir hayat! Tam da ‘Hah işte mutluluk bu!’ diye işaretleyecekken nasıl da gölgelendi o fotoğraf zihnimde.

‘Ya…’ dedim ‘Bilemiyor kimse bir diğerindeki boşluğu, yokluğu.’ Öylece yürüyüp geçiyoruz birbirimizin hayatlarından. Uzaktan. Ya gürültülü bakışlarla eziyor, yok sayıyor ya da sessizce özeniyoruz, imreniyoruz. Bir başkasının hayatını sırf gördüğümüzden ibaret sanıyoruz! Başkasının üzerinde gördüğümüz elbiseyi diktirip giymeyi hayal ediyoruz, kumaşlar arıyoruz, terzilerin peşisıra koşuyoruz… Oysa hangi yandan yamalı, nerden ipi atmış hiç bilmiyoruz.

Ah bizim mutluluk diye biriktirdiğimiz o fotoğraf kareleri… Bir gün içinde olunca ‘Her şey tamam olacak.’ sandığımız o kare işte… Kim bilir bizim kalbimizde ne yan boş olacak… Nerelerden eksileceğiz yaşadıkça, kim bilir…

‘Ah!’ diyorum ‘Kendi anılarından bir albüm yap kendine, sayfalarını çevirdikçe bazen buruk bazen keyifli bir gülümseme yerleşsin yüzüne… Ama senin olsun, kendinle, eksiğinle, yükünle yürü… Kendi hikayen olsun.’

Kendi içimde dolanırken ben, ‘Hadi!’ diyor arkadaşım ‘Kapa fincanını da falına bakayım.’. Fincan soğuyor, telveler akıyor ve güzel hayaller şekilleniyor. Ferahlıyorsun diyor, ‘Bak akıp gidiyor her şey, görüyor musun şu boşluğu?’ .

Boşluk, diyorum… Ferahlık, sıkıntılar, akıp gidenler, yaşananlar… Boşluk…

Kimse anlamaz nasıl olsa…