22 Mart 2016 Salı

Eşref'i Vurdular, Nafile Yere... **


Memleket yangın yeri...

Her gün, başka bir şehirden, farklı bir sokaktan kötü bir haber geliyor. Bombalar patlıyor, tecavüz sıradanlaşıyor, ölenler “yalnızca bir sayı” olarak ekranlarımıza düşüyor…

İnsanın içinden hiçbir şey yapmak, hiçbir şey söylemek gelmiyor.

Gülümsemeye, mutlu olmaya, güzel bir şeyi paylaşmaya mecalimiz yok. Sokağa çıkmaya korkuyoruz.

Böyle büyük büyük; siz’li biz’li cümleler kurmak değildi aslında niyetim. Kendi halimi anlatmaya ihtiyacım var.

Korkuyorum. Sokakta yürürken yanımdan geçen adamdan, kaldırımda duran arabadan, karşıda bekleyen sırt çantalı kadından; hepsinden korkuyorum. Tenha sokaklardan geçmeyeyim diye yolumu uzatıyorum, kalabalığa girmeyeyim diye aylar öncesinden aldığım etkinlik biletlerini yakıyorum. Kendi küçük dünyama kaçmaya çalıştıkça, eve kapandıkça, “yok yok bir şey olmaz” diye kendimi teselli etmeye çalıştıkça nefes alamadığımı hissediyorum.

Doğu, batı, Diyarbakır, Taksim… kafamda hiçbir ayrım olmaksızın; olan bitene deli gibi üzülüyorum.
Ve direnmeye çalışıyorum. Okuyarak, kitaplara kaçarak, türkülere sığınarak…

Çünkü elimizde bir tek onlar kalıyor bence. Sözcükler, şiirler, türküler. Savaşlardan, ölümlerden, yıkılıp da yeniden kurulan hayatlardan geride kalan hep onlar oluyor.

O yüzden bu ara hep türkü dinliyorum. Sözlerini ezberleyinceye kadar başa sarıyorum. Hikayelerini araştırıyorum. Nasıl öykülerle dolu olduklarına, neler anlattıklarına şaşırıyorum.

Bence memleketi daha iyi anlamak için, birbirimizi sevmek için, “biz”den başka olanı kabul edebilmek için memleket hikayelerine kulak vermemiz lazım. Birbirimizi dinlememiz lazım. Ağıtlarımızı, umutlarımızı, hikayelerimizi bilmemiz lazım.

Ne geliyorsa başımıza, dinlememekten, “öteki”nin sesine kulak vermemekten gelmiyor mu?

En iyisi mi “başka” bir yörenin türküsünü dinleyin siz bugün.


Hiç şiir okumamış, hiç aşık olmamış, hiç türkü dinlememiş gibi kötü insanlardan, hiçbir meselde yer almayan zulümlerden korunmak için; kalbimiz kararmasın diye, umudumuz tükenmesin diye şiir okuyalım ya da türkü dinleyelim bugün bence.






* Hamiş: Çok naif, çok "pollyanna" olabilirim; ama ben de böyle direniyorum.

** Eşref Bey Ağıdı, bir Giresun türküsü... Hikayesini merak ederseniz, şurayı okuyabilirsiniz.

3 Mart 2016 Perşembe

#KeşifGünlüğü Kuzguncuk


“Ben Kuzguncuk’ta yeşil bir dal buldum; ona tutundum.”
Can Yücel

Kuzguncuk, zihnimde İncesaz melodileri ile yer buluyor hep. Sahici, buruk ve yalın bir havası var. Şehrin içinde; ama sanki uzaktaymış, başka bir zamanı yaşıyormuş gibi…

Ben de gürültüden, kalabalıktan ve şehrin zamanından uzaklaşmak istediğimde Bebek’ten ya da Beşiktaş’tan vapura atlayıp karşıya geçiyorum. Kısa bir boğaz turu ardından, yolumu Kuzguncuk’a çeviriyorum.

Kuzguncuk,  sokakları,  ahşap ve cumbalı evleri ve en çok da gülümseyen, samimi ve hoşsohbet insanlarıyla İstanbul’un en güzel renklerinden biri.


Kuzguncuk gezilerimde keşfettiğim ve vakit geçirmekten keyif aldığım birkaç mekanı paylaşmadan duramadım:)

  • Nail Kitabevi

İstanbul’un en güzel kitapçılarından biri Kuzguncuk’ta!

Nail Kitabevi, İcadiye Caddesi üstünde, Kuzguncuk’un kalbinde. Eski bir Kuzguncuk evini kitapevi&kafe haline getirmişler; çok da iyi etmişler.
Alt katta minik bir kafe, birkaç sandalye ve kitaplar var. Üst kat ise, sedirleri, birkaç masası ve kocaman pencereleriyle kitaplar arasında enfes bir okuma ve çalışma alanı sunuyor. Aşağıdan kahvenizi alıp üst katta saatlerce vakit geçirebilirsiniz. Ben yaptım! İyi geliyor; tavsiye ederim;)

Perihan Abla dizisini hatırlar mısınız? Perihan Abla'nın sokağı da Kuzguncuk'ta...

  • Kafe Lâ Mekan

Küçük, yeşil ve sevimli bir kafe. Ev yemekleriyle biliniyormuş. Biz yemek yemedik yalnızca çay, kahve içip bir şeyler okuduk. O yüzden lezzetleri konusunda yorum yapamayacağım. Ben en çok sakinliğini sevmiştimJ


  • Masum Mutfak

Buraya bayıldım! Atölye kafe diye geçiyor. Epeydir gittiğim en özenli mekanlardan biri. Her şey organik ve taze ürünlerle hazırlanıyor. Biz yeşil mercimekli mantı, bazlama tost  ve falafel söyledik; ama en çok yancı olarak gelen salataya bittik J Tattığımız her şey taze, lezzetli ve özenli bir şekilde sunulmuştu. Ortamı, havası, çalışanların güler yüzü de çok hoş. Tekrar tekrar gidilesi, leziz, masum ve ferah bir yer. Bence yolunuzu düşürün;)


  • Kuzguncuk Bostanı

Kzuguncuk Bostanı...

Burası şehrin ortasında bir vaha!  Ellerinizle ağaç dikebileceğiniz, toprakla uğraşabileceğiniz ve yeşile doyabileceğiniz bir alan. Çocukların koşturabileceği spor alanları, ufak bir amfi tiyatrosu da var. AVMlerde, telefon ve tablet ekranlarına bağımlı yaşattığımız çocuklar – ve elbette bizler- için eşsiz bir nefes alanı. Bence üşenmeyin kalkın gidin; Kuzguncuk Bostanı’nda biraz vakit geçirin.

Biliyorum, o zaman, “keşke böyle yerler daha çok olsa” diyeceksiniz...

Yaşama alanlarımızı, parklarımızı ve ağaca, yeşile ve özümüze ulaşabileceğimiz yerleri çoğaltsak keşke… Çünkü en çok ihtiyacımız olan bu! Toprağa yalın ayak basmak, çayıra, çimene, çiçeğe dokunmak ve yeşile bakmak… Nihayetinde dönüp dolaşıp varacağımız da birkaç avuç toprak değil mi? Gerisi hep boş; gerisi hep, yalan dünyanın işleri…


Ezcümle, kendinizi topraktan, doğadan ve yeşilden mahrum etmeyin derim ben. “Nereye gidelim yahu” derseniz de Kuzguncuk Bostanı var bakın, hemen orada;)

Kuzguncuk...

1 Mart 2016 Salı

Oradan, Buradan, Şuradan..

  •   Yoğun, koşturmacalı, yeniliklerle dolu günler geçiriyorum...




Kariyerimde büyük sayılabilecek bir değişiklik yapıp alan değiştirdim. Beş buçuk yıllık yetenek yönetimi deneyimimin ardından çalıştığım şirkette pazarlama departmanına geçtim. İlk haftayı geride bırakmışken, bütün değişikliklerin ve farkında olunarak atılan adımların insanın yaptıklarına, durduğu yere ve yapmak istediklerine odaklanması için şahane fırsatlar olduğunu fark ediyorum, bir kez daha.

Alışkanlık dediğimiz şey çoğu zaman körlük getiriyor. İşimize, ilişkilerimize ve en çok da kendimize körleşiyoruz; alıştıkça, biliyorum sandıkça ve hep aynı yerden aynı gözlerle baktıkça.
Arada bir kendi oluşturduğumuz o güvenli alanlardan, alışık olduğumuz dünyadan çıkmak, yeni yerleri keşfetmek gerekiyor bence.

Her değişim biraz korkutucu olsa da heyecanlı, besleyici ve öğretici. Sonu ne olursa olsunn;)


  •  Bahar geliyor! :)


Yüzümü yeşile dönmek, hafiflemek ve bol bol yollara çıkmak istiyorum. Gün şehri daha erken aydınlatmaya başlar başlamaz ben de sabah yürüyüşlerime başlayacağım. Çok az kaldı. Ruhuma, bedenime ve hayatıma çok iyi gelecek; hissediyorum ;)

Ada vapurundan...


Pazar günü, erkenden kalkıp adaya kaçtık. Leziz bir kahvaltı üstüne saatlerce yürüdük, dağ tepe tırmandık, ağaçlar arasında oturup soluklandık. Öyle iyi geldi ki!

Şehrin gürültüsünden uzaklaşmak, yeşile bakmak ve insansız, gürültüsüz, telaşsız kalmak o kadar şifalı ki. Daha çok yapmalı ;)

Büyükada...


  • ·       Okuyacak, seyredecek, üstüne konuşacak ne çok şey var…


Memleket adeta yangın yeri. Her gün iç karartan, canımızı sıkan bir haber geliyor. Haliyle güzel şeylerden söz etmek, utanmadan mutlu olmak, iyiliği ve güzelliği paylaşmak mümkün olmuyor.

Oysa, inatla, iyiliği ve güzelliği çoğaltmalıyız bence.

Kitaplardan, sanattan, ilham verici şeylerden bahsetmeliyiz.


* Cambazın Cenazesi,  enfes bir oyun. Geçen sezon seyretmiştim, yarın akşam kalabalık bir arkadaş grubuyla tekrar gidiyorum. Son üç oyunmuş, bir daha oynamayacakmış. Son tarihler 2-16-30 Mart. Aklınızda olsun; bence kaçırmayın;)


* 19 Mart’ta İş Sanat’ta çok enfes bir konser var. Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu ile beraber Erdal Erzincan, Cengiz Özkan, Nida Ateş, Hüseyin Albayrak, Ali Rıza Albayrak gibi usta isimleri dinleyebileceğiz. Ben biletleri aldım, 19 Mart gelse de kulaklarımın ve kalbimin pası silinsin diye bekliyorum:) 


* İstanbul Modern’deki  Sanatçı ve Zamanı sergisi. Ben bir #ÜcretsizPerşembe akşamı gezdim, gördüm, çok beğendim.  Memlekete,  geçmişe ve geleceğe dair düşündüren, umut veren ve zenginleştiren eserler var. Yıl sonuna kadar İstanbul Modern'de. Sergi sona ermeden kaçırmayın, ziyaret edin, derim;)