30 Ekim 2011 Pazar

Âh... Rüya...

'Sanman ki taleb-i devlet ü câh etmeğe geldik
Biz âleme bir yâr için âh etmeğe geldik.'


Kahverengi ve sarı tonları hakim etrafa. Kocaman bir odadayım, duvarları ve sınırları seçemiyorum. Nerede olduğumu bilmiyorum ama içimde inanılmaz bir huzur var. Üzerimde uzun bir elbise, saçlarım uzun, dalga dalga; yerde oturuyorum. Karşımda bugün türbesinde dua ettiğim o zat oturuyor. Yüzü yok. Ama bana baktığını biliyorum. Anlatmaya geldim diyorum. Konuşuyorum durmadan, içimde ne varsa anlatıyorum hiç durmadan. Beni nasıl kırdığını, canımın nasıl yandığını, şimdi nasıl soluksuz kaldığımı... Sakin ama aralıksız çıkıyor sözcükler ağzımdan, sanki yıllarca anlatıyorum. Dinliyor beni sessizce.... Bir nefes alıyorum, ah ediyorum... Karşımdaki o güzel yürekli adamın eşi geliyor yanıma ‘Beddua etme kızım’ diyor, ‘Kalbin kirlenir!’ Gülümsüyor bana. Ağlıyorum, içim sökülürcesine... Saçlarımı okşuyor...

Ağlayarak uyandım. Gözümden süzülen yaşın tuzlu tadı dudaklarımda, kalkamadım bir süre yatağımdan.

‘Ah!’ dedim, ‘Nasıl da eksilmiyor bazı acıların sızısı, nasıl da taze kalıyor bazı yaralar...

Ve bazı sabahlar nasıl da zor başlıyor...

Kulağımda ‘Beddua etme kızım, kalbin kirlenir!’ cümlesiyle dolandım bütün gün... Oysa ne çok beddua etmiştim o rüyaya uyumadan evvel... Neler dökülmüştü dilimden,
misliyle neler geçmişti kalbimin derininden...

Gün aktı gitti sonra... Sokaklarda yürüdüm, insanlar gördüm, cümleler kurdum...

Ve en çok, kalbimi kirlettiği için ağladım...



Sahi,gözyaşıyla temizlenir mi kalpte biriken ah?

24 Ekim 2011 Pazartesi

Van...

Güzel şeylerden bahsetmek istiyordum oysa…

İzlediğim oyundan ilk olarak. İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Kırmızı’dan. Ve şahane bir Woody Allen filminden, Midnight in Paris’ten. Ve sanattan, tutkudan, aşktan…

Oysa bıçak gibi kesiliyor cümlelerimiz ölümle, zulümle ve felaketle...

Van’daki deprem, yitirdiklerimiz, yıkılan evler… Sevdiklerini kaybedenler, evsiz kalanlar, soğukta çaresiz bekleyenler… Fotoğraflar, haberler… İnsanın içinde bir yeri fena titretiyor.

‘Ne yapmalı?’ diyorsun bu çaresizlik karşısında, ‘Hangi ucundan tutmalı acının?’


Sosyal medyada inanılmaz bir seferberlik başladı, pek çok gazeteci bölgeye gitti, anbean durumu ve ihtiyaçları bildiriyor. Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrenci Yakup Kıyanç ve ünlü gazeteci Ahmed Tezcan öncülüğünde, valiliklerle birlikte ‘Evim Evindir Van Kampanyası’ başlatıldı. Evsiz kalanlara kapı açan, zorda kalanı kucaklayan bir kültürden geldiğimizi anımsatan adımlar atıldı.
Pek çok sivil toplum kuruluşu, kamu kurumu ve belediye tarafından yardımlar toplandı-toplanmaya da devam ediyor-, Van’a ulaştırılıyor. Herkes dört koldan bir şey yapmaya çalışıyor…

Bütün bunlar sıcacıkken, bir yanda böylesi felaketlerden fitne yaratmaya çalışanlar, gönlü kapkaraların sesleri yankılandı etrafta… Ki kulak vermemeli, nefrete, kine, düşmanlığa!

Umarım en hızlı ve etkin şekilde karşılanır ihtiyaçlar, yaralar sarılır ve insanın insana şifa olduğu akıllara kazınır.

Vicdansızlığa, çıkarcılığa değil; sağduyuya, merhamete ve yardımlaşmaya ihtiyacımız var en çok. Ve uzatacak bir elimiz var, çok şükür…

14 Ekim 2011 Cuma

Kısa Kısa...

*Pek çok şeyi ‘Yazmalıyım bunu!’ diye attım cebime ama işte hayat telaşı, koşturmaca derken hep erteledim. Dağıldı zihnim, unuttum, atladım. Yaşadığımla kaldım.
Belki öylesi en makbuldür, kim bilir… Yine de iz bırakmak istiyor işte insan…

*Fikret Kızılok, Attila İlhan, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve daha nicesi… Sonbaharda bizi bırakıp gidenler… İyiki bu dünyadan geçmiş dedirtenler…‘Çoğalmak neyse ne, azalmak zor!’ demiş ya şair…

*Bienal’den söz edecektim. 12.İstanbul Bienali. 13 Kasım’a kadar devam ediyor. İstanbul Modern’e mutlaka gidilmeli derim:) Antrepo 3 ve Antrepo 5 için birer gün ayırıp rahatça gezmek gerekiyor ama. Sonra Arter’deki Kutluğ Ataman sergisi; yalın ve çarpıcı! Ve bence en gezilesi, Salt Beyoğlu’ndaki çalışmalar. İstanbul’a dair belge, video, kompozisyon… İstanbul’un farklı yüzlerini başka başka gözlerden görmek isteyenler kaçırmasın:)

*Ege’nin insana iyi gelen bir yanı var. Ruhu doyuruyor sanki, dinlendiriyor… Ekimin ilk hafta sonu Eski Foça’ya gittim, çok sevdiğim iki arkadaşımın düğünü için. Düğün dernek, arkadaşlarımın mutluluğu, kalabalık…. Ve bana ne iyi geldi o dinginlik, Eski Foça’nın o tertemiz hali ve ferahlığı! Ege rüzgarı dinlendiriyor insanı… Kaçmalı ara ara, yenilenmeli:)

*Daha evvel okumadığım yazarlarla tanışınca, etkilenince herkese anlatmak, ‘ Ben geç kaldım, aman siz hemen koşun okuyun!’ demek istiyorum:)
Murat Uyurkulak’a geç kalmışım mesela. Tol’la tanıştım kendisiyle. Sarsıcı, güçlü bir roman. Sonrasında Bazuka’yı okudum bir solukta, öykülerini. Keskin bir kalem, iyiki okumuşum hissi verenlerden:)
Ve Hakan Günday. Az’la başladı yolculuğumuz, halen devam ediyor. Ve her cümlesi nasıl da içimde dolanıyor! Sert, sarsıcı, mideme yumruk gibi inen sözcüklerle anlatıyor Derdâ’nın romanını.

*Geç de olsa oturdum Kaybedenler Kulübü’nü izledim geçtiğimiz Pazar. Hem de yağmur yağıyordu, evde çayım elimde film izleme keyfini yaşamamıştım ne zamandır. Kaybedenler Kulübü pek yaraştı battaniye-film-çay keyfine! Diyalogları ve karakterleri oldukça güçlü. Bazı cümleler dolandı kafamın içinde, ilişkiler, sorumluluklar ve hayat üzerine düşündürdü…

*Ve bu ayın belki de en güzel etkinliği! III. Richard’ı izleyebilen şanslı insanlardan oldum:) Kevin Spacey’i sahnede izlemek oldukça güzeldi. Oyuncular, dekor, ışık, müzik… Tek kelimeyle muazzam bir prodüksiyondu! Oyun sonrası Taksim’e doğru yürürken, izlediğimiz, gördüğümüz veya duyduğumuz bir eserden payımıza düşen o tutkuyu düşündüm. O tutkuyu, o güçlü duyguyu bize aktarabilen insanları… İyiki sanat var yeryüzünde, dedim, iyiki sanat var!

*Bu aylar okumak için çok ideal geliyor bana. Günlerin griliğinden, yağmurdan ve yalnızlıktan kaçıp hikayelere sığınmalı… Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları romanını okuduk arkadaşlarla ve üzerine sohbet ettik. Hikayenin mekanına, Nişantaşı’na gittik ve romandan bize kalanlar üzerine konuştuk. Hem kitaplar hem de dostlar… Ne kıymetliler:)

*Uykusuz gecelerimin sırdaşı Tanpınar… Tanpınar şiirleri… Rüya, zaman, mekan ve eşya üzerine düşündürdükleri… Okunmalı.

*Eylül toparlandı gitti işte,
Ekim falan da gider bu gidişle.
Tarihe gömülen koca koca atlar,
Tarihe gömülür o kadar.
’ demiş ya Turgut Uyar… Öyle işte…