19 Aralık 2011 Pazartesi

Tehlikeli İlişkiler...

Geçen sezon bilet bulamayıp gidemediğim, izlemek için fırsat kolladığım oyunlardan birini nihayet geçen hafta izleyebildim:)

İstanbul Şehir Tiyatroları yorumuyla Tehlikeli İlişkiler!

Tehlikeli İlişkiler, Choderlos de Laclos’nun 1782’de yayınlanan “Tehlikeli İlişkiler” (Les Liaisons Dangereuses / Dangerous Liaisons) romanından uyarlanmış bir oyun. Daha evvel pek çok kez sinemaya ve tiyatroya uyarlanmış bu metnin, yazıldıktan yüzyıllar sonra bile sahneleniyor, izleniyor olması hikâyesinin ve karakterlerinin gücüyle açıklanabilir sanırım!

Oyunun iki ana karakteri Markiz de Merteuil ve Vikont de Valmont’ı Şebnem Köstem ve Levent Üzümcü canlandırıyor. Ve harikalar yaratıyorlar demek yerinde olur bence:)

Vikont de Valmont, laf cambazlığı ve zekice oyunlarla aristokrat kadınları kendine aşık eden, elde ettiği kadınlarla dilden dile yayılan bir şöhretiyle gurur duyan bir erkek. Ve Markiz de Merteuil, arzulanan, erkekleri kendine âşık eden ve onları kullanan bir kadın. İşte bu tehlikeli ikili iddiaya giriyor, planlar yapıyor ve oyunlar kuruyor. Bütün olup bitenler, ilişkilere, kadınlara, erkeklere, topluma ve ahlâka, ihanete ve intikama dair pek çok şey anlatıyor. Oyunu izlerken bambaşka topraklarda bir adamın yüzyıllar önce yazdıklarının, bugün kendi hayatlarımızın nasıl da yakınında durduğuna, benzerlerini gördüğümüze, işittiğimize şaştım. Oysa şaşırmamak gerekiyor galiba! Ne de olsa, bütün o ‘tehlikeli’ duygular insana dair ve içimizde…

Şahane kadrosunun yanı sıra oyunun etkileyiciliğinin bir diğer nedeni de dekoru. Veya dekorsuzluğu:) Sahnede hiç dekor yok. Oyun boyunca oyuncular ve kostümleri dışında hiçbir şey kullanılmamış. Yalnızca üç kocaman ayna! Aynalar dönüyor, aynalar hikâyeyi yüzümüze vuruyor, aynalar arkasındakini gizliyor…

Ve oyun; oyunculuklar, aynalar ve müzikler başınızı döndürüyor!

Oyundan çıktığımda hayatımda gördüğüm Valmontları ve Markizleri düşündüm… Zaman zaman nasıl da oyuna geldiğimi, gafil avlandığımı… Bak, dedim kendime, yüzyıllar önce de aynıymış, bugün de. Yarın da benzerlerini göreceksin, şaşırma. Ve elbet, kendini hazırla!

Ve nedense, oyun sonrası Osmanbey sokaklarında yürürken Markiz de Merteuil’in oyundaki şu cümlesi gezindi aklımda: “Utanmanın da ,acı çekmek gibi sadece bir defaya mahsus olduğunu yakında anlarsınız…”

Tehlikeli İlişkiler bu sezon izlediğim iyi ve kesinlikle tavsiye edebileceğim oyunlardan biri! Hala Şehir Tiyatroları’nda oynuyorken kaçırmayın, mutlaka izleyin:)

13 Aralık 2011 Salı

Zaman Zaman...

* Neredeyse yataktan kazımıştım bedenimi, hayatta tek ihtiyacım olan şey biraz daha uyumaktı sanki ve o an uyumak imkânsızdı. Yapılacak, yetişilecek ne çok şey vardı! Kalktım, hızlıca hazırlandım, koşturdum. İş için ofis dışında, uzak bir yere gidecektim. Ama önce ofise, sonra oradan servisle uzaklara… ‘İyi’ dedim ‘Yolda uyumaya devam ederim.’ Trafiğe takıldım, servisi kaçırdım. Suratıma yerleşen memnuniyetsizlik soğukta öylece donakaldı. Bir taksiye bindim. Yolu tarif edemedim. Taksicinin insafına bırakıp yolları, yapılacakları düşünmeye başladım ve cebimdeki parayı. Bir yerde durup para çekmem lazımdı. Geç kalıyordum. Yollarda çalışma, kaza, trafik her şey vardı. Dolanıyorduk ve cebimde para yoktu. Ve yetişemediğim bir sürü şey kafamın içinde… Uyumak istiyordum, bir köşede yalnız kalıp kitap okumak… Olmuyordu ama, parçalanamıyorum ki… Yetemiyorum ki… Ağlamaya başladım. Sabahın köründe, İstanbul’un uzak köşelerinden birinde taksinin arka koltuğunda ağlıyordum ki mezarlığın yanından geçtiğimizi fark ettim. Baktım öylece mermer mezar taşlarına… Niye üzülüyorum ki ben dedim, sahi niye üzülüyorum ben?

Dünya derdi değil mi nihayetinde… Geçmeyecek mi, bitmeyecek mi?

* Cumartesi sabahı. Bence hafta sonunun en mühim aktivitesi kahvaltı. Menemen mi yapsam hellim mi kızartsam derdindeyken ben, telefonum çaldı. Birkaç aydır görüşemediğim ama daha önceki gece haftasonu görüşsek diye bahsettiğim arkadaşımın adını görünce, ‘hah!’ dedim, ‘kahvaltı için arıyor kesin’. Hevesle açtım telefonu, bir ölüm haberi aldım. Birkaç ‘Nasıl olmuş, çok kötü…’ cümlesi kurabildim. Sustum. Gözümden yaşlar aktı. Telefonu kapadım. Ağlamaya başladım usulca. Karşımda oturan arkadaşım ‘Allahaşkına ağlama, çok uykusuzum zaten.’ dedi. Sustum.

Düşünüyorum da biriktirilen suskunluklardan hayır gelmiyor… Ve acı, hep yalnız yaşanıyor.


* Shakespeare’in dediği gibi bir sahne ya hani bu dünya… Kaç tane rolümüz var ömür denen oyunda… Hepsini layıkıyla oynamak mümkün mü acaba?

İyi bir evlat, ailenin sevilen kişisi, akıllı kardeş, sırdaş, dost, arkadaş, öğrenci, anne, baba, sevgili, eş, yönetici, çalışan… Her şey oluyoruz ya hani… Hem de aynı anda… Yetişemiyor insan, yoruluyor… Hepsinde en iyi olmak isterken, an geliyor kendine kaçası geliyor. Öylece kalsın oyun, seyirci sussun, dekor kurulu kalsın istiyor da… Olmuyor işte.

Show must go on!

5 Aralık 2011 Pazartesi

Oradan Buradan...

Yine ‘Bunu yazayım mutlaka!’ diye cebime attığım şeyler koşturmaca arasında akıp gitmekte, en iyisi o ‘en rahat zaman’ı beklemekten vazgeçeyim de yazayım dedim, kısa kısa :)

* Ah Muhsin Ünlü… Yine yapmış yapacağını:) Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi. Bir Onur Ünlü filmi. Polis’i izledikten sonra tekrar film çekse de izlesek dediğim adamın yeni hikayesi. Bir kara komedi. Çok güçlü bir oyuncu kadrosu var. Selçuk Yöntem, Türkü Turan, Ezgi Mola, Bülent Emin Yarar, Engin Hepileri… İnsanın kötü halleri, aile güzellemeleri üzerine eğlendirici, etkileyici ve kesinlikle düşündürücü bir film Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi. Bence farklı bir şeyler izlemek istiyorsanız, hala vizyondayken, mutlaka izleyin derim:)

* Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) yararına gerçekleştirilen bir projeyi gezdim geçtiğimiz cumartesi günü. 12 Ünlüden 12 Ev projesinde 12 ünlü isim 12 mimarla birlikte Trumph Towers’ta konsept evler tasarlamışlar. Hülya Avşar, Acun Ilıcalı, Ümit Boyner, Türkan Şoray, İzzet Çapa, İbrahim Kutluay, Oya Eczacıbaşı ve Caroline Koç gibi ünlü isimlerin evlerini gezebiliyorsunuz. Çok güzel mekanlar yaratmışlar. Evleri gezerken o ünlülerin karakterlerine dair izlerin eşyaya sirayet ettiği hissine kapıldım nedense. Ayşe Arman’ın evi keyifli ve şehvetliydi, Acun Ilıcalı’nın evi eğlenmek üzere tasarlanmış gibi, İbrahim Kutluay’ın evi aile yuvası ve İzzet Çapa’nın evi her tarafından yaratıcılık fışkıran bir küp gibiydi. Ama ben en çok Caroline Koç’un evini sevdim. Değişik bir hava, huzur vardı mekanda. Hatta sergiye beraber gittiğimiz arkadaşımla Caroline Koç’un salonunda oturup sohbet ettik:)
Giriş ücreti 10 TL ve TOG’un çocukların eğitimi için yürüttüğü Sokak Lambası projesine gidiyor, 8 Aralık’a kadar gezilebiliyor, kaçırmayın bence:)

*Kıyıya Oturmanın Böylesi. Merve Engin’in tek kişilik oyunu. Commedia Dell’arte türünde bir oyun. Tek bir oyuncu, masklar ve aksesuarlar. Herşey olabildiğince sade ve tüm oyun oyuncunun performansına dayalı. Ve Merve Engin oldukça iyi bir performansla eğlenceli bir hikaye anlatıyor. Oyunu izlerken bayağı güldüm:) Sade, keyifli ve değişik bir oyun Kıyıya Oturmanın Böylesi. Ben Oyun Atölyesi’nde izledim, ama farklı mekanlarda da oynuyor bildiğim kadarıyla. Merve Engin’in bloğundan ve Twitter adresinden takip edebilirsiniz oyun haberlerini ve hatta daha fazlasını:)

* Bir koşturmacadır, hayat telaşıdır gidiyor ve bunca şey arasında zihnim de dağılıyor bu ara. Dağınık bir zihinle okuduğum kitaplara da odaklanamıyorum sanırım. Romanlar, hikayeler dolanıyor elimde, bir sis perdesinin arkasından görüyorum sanki karakterleri, olanları… Ama işte şiir, ille de şiir. Bulanıklığıma iyi geliyor. Şu sıralar gecenin sabaha vardığı saatlerde İbrahim Tenekeci şiirleri okuyorum. İçime doluyor dizeleri. Çok güçlü bir yürek, kaleminin peşisıra dalıp gidiyorum…

* Zamanla etrafımızdaki insanlar nasıl da azalıyor. Kalabalıklar dağılıyor da yorgun bir sessizlik çöküyor ya omuzlara… İşte öyle azalmaktayım şu sıra… Hüzünlü değil fakat. Aksine, ilk kez yalnızlığımı sevmeyi öğreniyorum…