Zaman Zaman...

* Neredeyse yataktan kazımıştım bedenimi, hayatta tek ihtiyacım olan şey biraz daha uyumaktı sanki ve o an uyumak imkânsızdı. Yapılacak, yetişilecek ne çok şey vardı! Kalktım, hızlıca hazırlandım, koşturdum. İş için ofis dışında, uzak bir yere gidecektim. Ama önce ofise, sonra oradan servisle uzaklara… ‘İyi’ dedim ‘Yolda uyumaya devam ederim.’ Trafiğe takıldım, servisi kaçırdım. Suratıma yerleşen memnuniyetsizlik soğukta öylece donakaldı. Bir taksiye bindim. Yolu tarif edemedim. Taksicinin insafına bırakıp yolları, yapılacakları düşünmeye başladım ve cebimdeki parayı. Bir yerde durup para çekmem lazımdı. Geç kalıyordum. Yollarda çalışma, kaza, trafik her şey vardı. Dolanıyorduk ve cebimde para yoktu. Ve yetişemediğim bir sürü şey kafamın içinde… Uyumak istiyordum, bir köşede yalnız kalıp kitap okumak… Olmuyordu ama, parçalanamıyorum ki… Yetemiyorum ki… Ağlamaya başladım. Sabahın köründe, İstanbul’un uzak köşelerinden birinde taksinin arka koltuğunda ağlıyordum ki mezarlığın yanından geçtiğimizi fark ettim. Baktım öylece mermer mezar taşlarına… Niye üzülüyorum ki ben dedim, sahi niye üzülüyorum ben?

Dünya derdi değil mi nihayetinde… Geçmeyecek mi, bitmeyecek mi?

* Cumartesi sabahı. Bence hafta sonunun en mühim aktivitesi kahvaltı. Menemen mi yapsam hellim mi kızartsam derdindeyken ben, telefonum çaldı. Birkaç aydır görüşemediğim ama daha önceki gece haftasonu görüşsek diye bahsettiğim arkadaşımın adını görünce, ‘hah!’ dedim, ‘kahvaltı için arıyor kesin’. Hevesle açtım telefonu, bir ölüm haberi aldım. Birkaç ‘Nasıl olmuş, çok kötü…’ cümlesi kurabildim. Sustum. Gözümden yaşlar aktı. Telefonu kapadım. Ağlamaya başladım usulca. Karşımda oturan arkadaşım ‘Allahaşkına ağlama, çok uykusuzum zaten.’ dedi. Sustum.

Düşünüyorum da biriktirilen suskunluklardan hayır gelmiyor… Ve acı, hep yalnız yaşanıyor.


* Shakespeare’in dediği gibi bir sahne ya hani bu dünya… Kaç tane rolümüz var ömür denen oyunda… Hepsini layıkıyla oynamak mümkün mü acaba?

İyi bir evlat, ailenin sevilen kişisi, akıllı kardeş, sırdaş, dost, arkadaş, öğrenci, anne, baba, sevgili, eş, yönetici, çalışan… Her şey oluyoruz ya hani… Hem de aynı anda… Yetişemiyor insan, yoruluyor… Hepsinde en iyi olmak isterken, an geliyor kendine kaçası geliyor. Öylece kalsın oyun, seyirci sussun, dekor kurulu kalsın istiyor da… Olmuyor işte.

Show must go on!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Less is More...

Ben Hiç Mükemmel Değilim! Belki de Sıradan Biriyim...

In Bruges...