14 Nisan 2012 Cumartesi

Bursa'da Zaman...


Bursa’da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarîlerin en ilâhisi.

Diye başlar Tanpınar’ın Bursa’da Zaman şiiri...

Bursa... Tanpınar’ın Beş Şehir’inden biri. Benim bu zamana dek uzun yolculuklarda kısa molalar vermekten öteye geçemediğim şehir... Nihayet şeytanın bacağını kırdım ve geçtiğimiz Pazar günü, Bursa’ya kaçtım:)

Sabah 7’de Kabataş İdo İskelesi’nde başlayan yolculuk için erkenden , gün daha ağarmadan sokaklara çıkınca ve saba makamının huzuru sararken içimi anlamıştım aslında bu kısa gezinin bana iyi geleceğini:)

Güzelyalı’da feribottan inince zeytin ağaçlarıyla kaplı yollardan geçtik ve ilk durağımız Cumalıkızık köyüne vardık. 700 yıllık bir köy, 7 kızık beyinin kurduğu köylerden biri ve Cuma namazları bu köyün camiisinde kılındığı için adı Cumalıkızık imiş... Eski evler ve tarihi dokusu korunmuş. Taş sokakları, güzel insanları ve toprak kokusuyla İstanbul’dan kaçıp gidilecek en güzel yerlerden biri sanırım:) Köyde biraz yürüyüş yaptıktan sonra kahvaltıya gittik Taş Ev’e, zaten hemen hemen her evde kahvaltı servis ediliyor:) Enfes bir kahvaltı yaptık; ki ayva reçelinin tadı hala damağımda:) -Taş Ev’i servis açısından pek tavsiye etmiyorum bu arada, bir daha gidersem Mavi Boncuk’a uğrayacağım:)-

12’e doğru, çılgın şehirli kalabalığı köye akın ederken biz Bursa’ya doğru yola çıkmıştıkJ Köyün sakinliğini ve güzelliğini hissetmek için mutlaka sabah erken gidin ve kalabalık akınına kalmadan orayı terkedin derim...

Ve Bursa... Evliyalar, türbeler, camiler şehri... Her yanda kutsal bir kapı... Hanlar, taş sokaklar ve görkemli yapılar... Unutma, diyor sanki şehir... Koskoca bir cihan devleti hüküm sürdü bu topraklarda, unutma...

Yeşil Türbe oldu ilk ziyaret ettiğimiz yer. Ardından Emir Sultan Camii ve Orhan Gazi ve Osman Gazi’nin Türbeleri... Saltanat kapısı, Tophane.... Ve hanlar, özellikle Kozahan; aklımı başımdan alan ipek şallar, örtüler:)

Ve Ulu Camî... Hicaz makamı ile soluklandık bir köşesinde... Heybetinde insana acizliğini anımsatan ve şükretmeye, dua etmeye çağıran bir hava var sanki... Öyle başka, öyle güzel...

Sonra bir tepeden baktık Bursa’ya... Kocaman bir şehir... Heybetli, etkileyici ve güçlü...
İşte o tepenin bir yanında Zeyniler Köyü vardı... Hani Reşat Nuri’nin muazzam eseri Çalıkuşu’ndaki Feride öğretmenin gittiği köy... Orayı görmek Bursa gezinin en güzel sürprizi oldu benim için:)

Ve dönüş yolunda durağımız Mudanya oldu... Konaklar, eski evler ve yine taş sokaklar arasında yürüyüş yaptık. Deniz kenarında salaş bir balıkçıda yemek yedik... Akşam çöktü; karşımda deniz ve lodos eserken usuldan yine Tanpınar dizeleri düştü aklıma...

Bursa, bir Tanpınar şiiri gibi. Yalın, etkileyici ve zamandan azade bir şehir...

‘İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu,
Bu hayâl içinde… Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî âhenk..’

Hamiş: Yolda olmanın en keyif veren yanı yanınızdaki insanlar sanırım! Bu gezide yanımda olan güzel insanlara: Selis, Kübra ve Gül'e ve şahane ev sahipliği için Ekrem'e ve sevgili arabasına teşekür etmezsem olmaz sanırım:)

2 Nisan 2012 Pazartesi

Sanki Bugün Nisan...


Nisan geldi işte! En sevdiğim ay:) Erguvanlar açacak yakında ve ben uzun yürüyüşler yapacağım yine Aşiyan’dan boğaza doğru… İçimde bir mutluluk; bütün telaşların ötesinde bir huzur ve az biraz dinginlik var. Gönlümün en sevdiğim mevsimi işte:)


Koşturmacalar son sürat devam etmekte. Yine biriktirdim yazılacakları… Çalışma masam notlar, gittiğim oyun-film-film sergi broşürleriyle dolu. Ve ‘Bunu mutlaka yaz!’ ünlemlerinin yer aldığı post-it’ler var elbette… Blog yazmayı bu denli severken, önemserken ve isterken; yazamamaya bahane bulur bulmaz susturuyorum kendimi. ‘Şşşt !’ diyorum kendime, ‘Bahaneler üreteceğine otur iki satır yaz! Şikayet etmekten ve söylenmekten vazgeç yahu…’ Sonra ‘Ama...’ diye yanıtlıyorum kendimi ve bahaneler sıralıyorum… İçimde konuşan sesler arasında kalakalıyorum ve tembelliğe devam ediyorum.

Dilerim Nisan üzerimdeki ve kalemimdeki rehaveti alıp götürür:)

Hem bu aralar güzel arkadaşlarımdan şahane öneriler, güzel fikirler geliyor! Geziler, projeler, eğitimler, etkinlikler… Bahar verimli geçecek gibi:)

Şimdilik kısa kısa toparlayayım notları o zaman:

* Ekmek Parası... Tiyatro Oyunbaz’ ın yeni oyunu. Çağdaş Alman yazar Gesine Danckwart'ın etkileyici metnini özgün ve başarılı bir şekilde yorumlamış Oyunbaz. Bu deli koşturmacalar, iş hayatı, ekmek kavgası arasında kaybolan bir şeyler var ya hani, şöyle bir durduğumuzda hissettiğimiz; işte ekmek parası bizim içimizdeki monologları sahneye taşıyor. İşsizken, stajyerken, yöneticiyken ve en çok da yalnızken kendi kendimize konuştuklarımızı seslendiriyor, hatırlatıyor ve yüzümüze vuruyor. Etkiliyor, sarsıyor ve bir dur diyor, Ekmek Parası, düşündürüyor. Mutlaka izleyin!

* İstanbul Fotoğraf Müzesi! İstanbul’un ilk fotoğraf müzesi, geçtiğimiz Kasım ayında açılmıştı; haberlerini takip etmiş hep gitmek istemiştim ancak nasip geçtiğimiz Cumartesi gününe imiş:) Kadırga Meydanı’nda yer alan müzeye gitmek o taraflara yolumun düşmesine de vesile oldu aslında. Evvelden görmediğim sokaklarda dolaştım, güzel mekanlar keşfettim:) Müzeye gelince, şahane bir müze yapmışlar! Fotoğrafın tarihini anlatan bir bandı takip ediyorsunuz girişte; vay be diyorsunuz, adım adım hem Türkiye’de- Osmanlı’da hem de dünyada fotoğraf adına yapılan her şeyi okuyorsunuz. Şaşırıyorsunuz:) Fotoğrafımızda Bugün sergisi ise Türkiye’de fotoğraf üzerine yapılan çalışmaları anlamak ve fotoğrafçıları tanımak adına çok güzel bir sergi. 200 fotoğrafçının eserlerinin yer aldığı serginin yan salonunda ise İz Bırakanlar sergisi vardı; klasik olarak tanımlanan fotoğrafları görmek inanın fotoğrafa ilginiz olsun olmasın, sizi etkiliyor! Dünyaya farklı farklı gözlerden bakmak için; İstanbul Fotoğraf Müzesi' ne yolunuzu mutlaka düşürün derim:)

* Yanık… İstanbul Devlet Tiyatroları’nda Cem Emüler rejisiyle sahnelenen çok güzel bir oyun! Çıkınca bir süre kalakaldığınız, sarsan, iz bırakan bir oyun Yanık. Hiç konuşmayan bir kadın, kendisiyle pek de sağlıklı ilişki kuramamış çocukları ve şaşırtıcı bir vasiyetle açılıyor oyun. Oradan bir savaşa uzanıyor. Lübnan iç savaşına dair bir hikaye anlatırken aslında bütün savaşlara, insanlıktan uzaklaştığımız tüm suçlara ve tüm kurbanlara ait bir ağıt yakıyor. Boğazınıza oturuyor sanki insanlık tarihindeki bütün zalimler. Oyunun sonu öyle vurucu ve şaşırtıcı ki kalakalıyorsunuz! Kader mi, insanın insana ettiği mi diyorsunuz bunca acı?

İstanbul DT’nin yeni oyunu Yanık’ı izlemeden bitirmeyin bence sezonu…

*Geçmişe dönük notlara bakınca bazılarını yazmak, paylaşmak için geç kaldığımı fark ettim. Twitterda, facebookta ve diğer sosyal ağlarda yazınca kısacık bir rahatlama yaşıyor ve ihmal ediyoruz galiba detaylı, derin içerik üretmeyi… Neyse… Galiba bu da başka bir yazının konusu:)

Hamiş: Başlıkta Onur Caymaz'ın Sanki Yarın Nisan kitabından esinlendim:)