10 Şubat 2016 Çarşamba

#KeşifGünlüğü Bitti Gitti Keyifler Atölyesi

Geride bıraktığımız hafta sonunun en güzel keşfi Bitti Gitti oldu!

Kitaplarını, derslerini, söyleşilerini hevesle takip ettiğim ve bunu defalarca dile getirdiğim - J- pek kıymetli hocam Murat Gülsoy’un söyleşisi vesilesiyle gittim. Mekâna, ortama, insanlara ve yapılan işlere hayran kaldım :)

Aslında öncesinde BookSerf ‘ü duymuş, “Vay be ne güzel işler yapıyorlar!” demiş ve takip etmeye başlamıştım. Ama bu kitap paylaşma sistemine dahil olmamıştım. Siz BookSerf'ü ilk defa duyuyorsanız, detaylı bilgi için tıklayınız.

Bitti Gitti Keyifler Atölyesi de BookSerf’ü yaratan ekibin mekânı esasında. Burası,  Asmalı Mescit’te, ferah ve renkli odaları,  şahane duvarları, kocaman pencereleri olan bir cennet! Resmen insanın memlekete dair umudunu, inancını tazeliyor.

Mesaj net: Read More!


Kesinlikle ilham verici bir yer!

Duvarlarda, raflarda ve yerlerde renk renk tasarımlar var. Ahşap kameralar, tişörtler, baskı çalışmaları… Bir dolu şeye ayrı ayrı bayıldım. Hepsini alıp eve götüresim geldi. Tabii yapamadım. Ama yılmadım ve Read More tişört siparişi verdim. Ha şunu belirteyim, bu tasarımları öyle ha deyince kapıp gidemiyorsunuz; siz sipariş veriyorsunuz, sonrasında sizin için özel olarak yapılıyor. Bunu da ayrıca takdir ettim! ;)

Bu tasarıma bayıldım! Kafaya koydum, yeni eve taşınırken alıp duvara asacağım:)


Ya da eşi dostu toplayıp atölyelerine katılıp kendiniz yapabiliyorsunuz! VallahiJ Bitti Gitti de bir dolu güzel atölye var. Serigrafi baskı, defter yapımı, kaligrafi ve daha farklı yaratıcı alanlarda da çeşit çeşit atölyeleri oluyormuş. Etkinliklerini takip edip gitmenizi tavsiye ederim; zira ben listeye alıp etkinlik takvimini takip etmeye başladım bile! :)

Bizim katıldığımız etkinlik bir Kitaplar Güzeldir etkinliği idi. Adıyla müsemma, mest edici bir sohbet oldu. Pelin Batu ve Murat Gülsoy yeni kitaplarından bölümler okudular. Ardından bolca sohbet edildi. Çokça keyif aldığım, güzel insanlarla tanıştığım, “Memlekette böyle güzel şeyler yapan insanlar da var yahu!” deyip mutlu olduğum bir etkinlik oldu ;) Bir sonrakini iple çekiyorum!

Bir de öyle özenli, öyle zarif insanlar ki; etkinliğe katılan herkese ahşap kolye hediye ettiler! Üstüne en sevdiğimiz kitapların ismini yazdık. Ba-yıl-dım! :)


Bitti Gitti ‘nin yaratıcıları, iki güzel kafa, Erbil ve Kerem’in adını zikretmeden yazıyı bitirmek istemiyorum. Onları tanıyın, tanıtın ve takip edin derim. Şahane işler yapıyorlar; ve bence çok daha şahanelerini yapacaklar!

Bir de muhakkak Bitti Gitti ‘ye uğrayın. Asmalı Mescit’teki bu güzel atölye, insanın içindeki yaratıcı gözü açıp her şeye dair bir heves, bir merak uyandırıyor. Ve insana ilham veriyor. Kesinlikle iyi geliyor ;)
Gül, Selis ve ben! İlham aldık, pek eğlendik ve Bitti Gitti'den çok mutlu ayrıldık;)
 

3 Şubat 2016 Çarşamba

İz...



 
Hayat çok garip.

Yukarıda gördüğünüz yazıyı o duvara ben yazmıştım!

Çizdiğim çiçeğin üstünde "We love economics platonically:)" yazıyor. Lisansın en koşturmacalı, mezuniyete en yakın zamanlarında ne yapacağını bilmez bir ekonomi öğrencisiyken duygularımı dışa vurmuştum J  Bir öğleden sonra, gün boyu girdiğim derslerde sıkılmış ve bir sonraki dersi beklerken Natuk Birkan’daki o kocaman sınıfın önündeki duvara küçük bir iz bırakmak istemiştim. “Nasılsa silerler!” diye düşünüyordum. Oysa silinmemiş.  O cümle ve çiçeğim  -sanırım- şu an hala Boğaziçi Ekonomi’nin duvarlarını süslüyor.

Ben, birkaç kez facebook paylaşımlarında denk geldim o küçük “iz”imin fotoğrafına. Epeyce şaşırdım.  Bir yandan da okulumun duvarlarında benden bir şey kalmasına içten içe sevindim.  Bugün de internette gezinirken rastgele bir blogda yukarıdaki fotoğrafa denk geldim, tekrar.

Küçük bir tesadüf deyip geçilebilir belki… Önemsiz, minik bir hoşluk… Oysa öyle değil bence!

Tesadüf diye bir şey yok, çünkü. Tevâfuk var.

Her şeyin bir anlam bütünlüğü ve uyum içinde olması… Ömrümüzün en mucizeli tarafı!

Attığımız her adım, yaptığımız her şey ve söylediğimiz her söz hep “bir şey” için. Her “an”ımız hayatımızın anlamlı bir parçası. Hiçbir an boşa değil; hiçbir an, haybeye yaşanacak kadar manasız değil. Ve yaptığımız her şey, yaşadığımız her an bir şekilde dönüp dolaşıp bizi buluyor işte.

Üniversitede iki dönem ders aldığım, kendisinden matematikten ziyade hayata dair şeyler öğrendiğim hocam Prof. Dr. Haluk Oral ‘ın sevdiğim bir sözü vardı. “Ömrümüz zaman içinde geriye doğru uzar.” Demişti. Öyle sahiden; yaşarken anlayamadığımız, anlamsız bulduğumuz pek çok şey zaman geçince, geriye doğru baktığımızda “İyi ki öyle olmuş!” dedirtiyor, yerini ve manasını buluyor.

Rastgele denk geldiğim bu fotoğraf da tam zamanında geçmişe götürdü beni.

Hem de tam yeni kapıların önünde durmuş; kararlar almış, yeni yollara çıkacakken…

Bıraktığım izleri düşündürdü. Ve geride bırakacağım adımları, sözcükleri, anları…

Attığım her adımın, söylediğim her sözün ve çizdiğim her çiçeğin dönüp dolaşıp beni bulacağını hatırlattı!

Bu fotoğraf, basit bir denk geliş belki. Ama bana “Ayağını denk al!” dedi. “Yazdıklarına, çizdiklerine ve söylediklerine dikkat et.  Geride bıraktığın iz, sensin; unutma. Gönül kırma. Güzelleştir ve hep güzel izler bırakmak için çabala!” dedi.

O duvardaki yazıyı gören gözler ne düşünecek, ne hissedecek bilmiyorum. Ama ben, geride bıraktığım tüm cümleleri, hala sırtımda taşıyorum. Hep benimle gelecekler, biliyorum;)

2 Şubat 2016 Salı

Anlatmak Ya da Anlatmamak...


Her şeyi anlatıyorsun, ne yapsan paylaşıyorsun sen de!” dedi bir arkadaşım geçenlerde. Bu cümleyi duymamın üzerinden birkaç gün geçmişti ki en yakın arkadaşlarımdan biri “Kendinle ilgili hiçbir şey paylaşmıyorsun aslında farkında mısın?” diye sordu.  Cevabı birkaç cümleyle geçiştirdim. Ama üzerine epeyce düşündüm. Sahi ben kendimi ne kadar anlatıyorum? Facebook’ta Twitter’da ya da bir fincan kahvenin yanında paylaştıklarım, anlattıklarım, konuştuklarım ne kadar bana ait; ne kadarını aktarabiliyor aklımdan ya da kalbimden geçenin? Ve bir insan ne kadarını anlatabilir ki kendinin?

Dışarıyla, ötekiyle, başka bir kişiyle paylaştıklarımı çokça sınırladığımı fark ettim. Bilinçli olup olmadığını hala bilmediğim bir biçimde, seçerek, ayıklayarak ve genellikle olumlu bulduğum şeyler üzerinden anlatıyorum düşündüklerimi, hissettiklerimi, yaptıklarımı. Bir mutluluk ya olumluluk hâresi içinde yaşadığım düşünülüyor haliyle.
Öyle değil oysa…
Hiç değil…

Ben yalnızca anlatmakta zorlanıyorum. Belki biraz da anlatılamayacağına inanıyorum.

Hallstatt'ta...
 
Nisan başıydı. Ki nisan en sevdiğim aydır-hatta bence başlı başına bir mevsimdir-. Sabaha karşı, bir yolculuktan yeni dönmüşken, babaannemin ölüm haberi geldi. Öyle, birden. Dan diye, uykumun ortasında, gerçekliğini anlayamadığım birkaç cümleyle. Hava daha aydınlanmadan bir uçağa atlayıp gittim. İlk kez ölüm gördüm ben. İlk kez ölü gördüm. İlk kez bir insanın toprağa koyuluşuna birkaç adım ötede durdum.
O sabah, babaannemin evine girdiğimde, çocukluğumun bittiğini hissettim. Bir nisan sabahı, çocukluğum beni bırakıp gitti. Kalakaldım.
Salonda yatan babaannemin yüzüne baktım. Nasıl beyaz, nasıl aydınlık ve nasıl da bir başınaydı…

Ölüm, çok yalnız bir şeymiş meğer.

O sabah, babaannemin evinin salonu, onca insan, onca telaş… Hepsi puslu bir camın ardında duruyormuş gibi hafızamda. Hatırladıkça elimi bulanık bir suya daldırıyormuşum gibi. Ve o su durulaştıkça keskin bir yaşlılık ve yalnızlık hissi doluyor gözlerime.

O sabahtan beri, insanın yalnızlığını düşünüyorum. Sokakta yürürken, kalabalık bir sofradayken ya da “saçma” olduğuna yüzde yüz inandığım bir iş yaparken.

O kadar yalnızız ki anlatmak mümkün değil, diyorum. Çok tanıdık geliyor cümlem. Meğer, “İnsan hiçbir şeyi anlatamaz ki canım zaten!” diyen,  anlatmaya burun büken bir kadın yaşıyormuş içimde yıllardır. O yüzden sakınmışım ben kendimi; saklamışım, ayıklamışım, kapatmışım zihnimden ve yüreğimden geçeni.

Oysa o mutlak yalnızlığa rağmen, anlattıkça çoğalıyor, anlattıkça güçleniyor, anlattıkça şifa buluyormuş insan.

Geçtiğimiz gün, kocaman bir hastanenin küçücük bir odasında, karşımda oturan doktora acımı anlatmaya çalışırken bir kez daha anladım bunu. İnsan acısını anlatmakta öyle zorlanıyor ki! Yani, ben acımı anlatmaya o kadar alışmamışım ki… Ne gibi, nasıl bir acı, neye benziyor; ne zaman, neden oluyor… O kadar zorlandım ki o odada; bir şeyim yok benim, deyip kaçmak istedim. Gerçekten. Ben anlatmayayım, baksın da o anlasın istedim. Oysa olmuyor, işte! Anlatmak gerekiyor. İyileşmek için, derman bulmak için, yaşamak için…

Demem o ki; anlatın içinizden geçeni, anlatamayacağınıza inansanız bile… Anlatın, sadece.

Ve evet, bu yazı, anlatmak için, yalnızca kendime.