25 Ağustos 2011 Perşembe

Yalnızız.

Sabaha karşıydı. Gün doğmak üzereydi şehrin üzerine. Hafiften bir kızıllık ve sakinlik doluyordu açık pencereden odaya. Yüzünde anımsayan insanlara özgü bir derinlikle, benim tam neresi kestiremediğim bir noktaya dikti gözlerini, ‘Gülümsüyorken, neşeli görünüyorken nasıl da mutlu sanıyorsun. Oysa neler yaşıyormuş… Herkesin bir derdi var işte…’ dedi. Kim diye sordum, gıybete girer, boş ver dedi. Hikayesi ne peki diyecektim ki o birkaç kelime söyleyip sustu. Üstelemedim. Rüyalarımdan parçalar anımsadım. Yüzler geldi gözümün önüne, soracaktım aslında, tanıdığım biri mi yoksa şöyle mi yüzü diye, vazgeçtim. Saçma geldi. Kimse kim, rüyama girdiyse ne önemi var, artık vazgeç işaretler aramaktan dedim kendi kendime. Sustum.

‘Doğru…’ dedim ‘Herkesin bir derdi var işte…’

Kendi dertlerimi düşündüm. Neleri dert edindiğimi, nelere yetişmeye çabaladığımı, dışardan her şey tıkır tıkır işler görünürken benim nerelerde tökezlediğimi, bazen dizlerimin nasıl da kanadığını, yaralarımı… Sustuklarımı…

Kendi denizime dalmıştım ben, kendi içimde debeleniyordum herzamanki gibi, susarak…

Aramızdaki sessizliği bozdu. Bir şeyler anlatmaya başladı. Bir suyun altındaymışım gibi hissediyordum ben, uzaktan geliyordu sanki sesi. ‘Bir dostum, arkadaşım…’ dediğini ayırt ettim. ‘Dostun mu arkadaşın mı?’ diye sormak istedim, onun sözcükleri akıp gitti, ben yine vazgeçtim.

Yine kendi sularımda yüzdüm. Dostum var mı diye düşündüm… Dost olmak için nasıl yollardan geçmeli insan birlikte, yoksa yalnızlığı bile paylaşıyor olmak mı gerek, kime nereye kadar yoldaşlık edebiliriz ki sahi, en yanımızda sandıklarımız yarı yolda bırakmadı mı hem bizi, bu devirde kime güvenilir ki… ve daha bir dolu soru üşüştü beynime…

Bir iki kelimeyle dahil oldum konuşmasına. Yüzüne baktım. Yeşil gözlerine, elmacık kemiklerine ve çenesine… Yanımda duruyordu şimdi ama ne kadar yanımdaydı sahi? Peki ben ne kadar yürüdüm ki onunla birlikte, aynı yolda? Benimle paylaştığı günlük telaşlar, küçük dertler, baş edilmesi güç sorunlar arasında nereye kadar dahil oldum onun çabasına, hevesine, mücadelesine…

Ya benim ona anlatmak isteyip anlatamadıklarım, yanımda olmadığı zor zamanlarım, gözlerimin onu aradığı kalabalıklarım…

Anılar, yaptıklarımız, yapmadıklarımız doluştu zihnime… Kendimi de onu da acımasızca suçlamaya başladığımı fark edince durdum bir an. ‘Haddini bil!’ dedim kendi kendime. ‘ Kimseyi suçlamak, yargılamak haddin değil ki senin. Hem boşver allasen…’

Gün aydınlandı. İlk ışıklar hevesle çarparken odanın camına, aramızda uzanan sessizliğe baktım ben. Ne kadar farklı sözcükler akıyordu içimizden şu an! Nasıl başka başka okuyorduk yaşadıklarımızı ve aynı şeylere ne kadar farklı pahalar biçiyorduk kimbilir…

‘Ben senin dostun muyum sence?’ diye sormak geldi içimden, merak ettim cevabını; ama onu da sustum. Aramızda uzanan, ayrı ayrı huzur bulduğumuz o kıymetli sessizliğe kıymak istemedim.

Hem ne fark eder ki sahi?

Her insan ayrı bir hikayenin kahramanı değil mi nihayetinde? Herkes kendi denizinde, herkes kendi yolunda… Birbirimizin hayatlarına dahil olmak için gösterdiğimiz bu çaba…Ne beyhude!

Herkesin kendi yolu, kendi derdi var. Anlamadığımız, sezemediğimiz, sözcüklere bürünüp karşımıza çıkınca afalladığımız, korktuğumuz ve kendi halimize kaçma ihtiyacı duyduğumuz.

Ah, ne çok yalnızız…

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Ah güzel ülkem...

Birinin 9 aylık bir oğlu varmış, diğeri 20 gün önce evlenmiş, bir başkasının emekliliğine çok kısa bir süre kalmış…

Hepsinin hikayesi –mış’lı geçmiş zamanla sonlandı şimdi.

Pusuya düşürüldüler.

Vuruldular.

Öldüler.

Kocaman kocaman cümleler kurmanın yeri değil. Hem hangi sözcük anlatabilir ki o hanelere düşen yürek acısını…

Haberleri izliyoruz, hikayelerini okuyoruz, gözlerimiz doluyor, üzerine konuşuyoruz, kendi köşemizde kınıyoruz, bizim evimize uğramaz zannediyoruz ya hani…

Ah yalan dünya…

Allah kimseyi ‘can’ının acısıyla sınamasın…

Nasıl da azalıyoruz…

16 Ağustos 2011 Salı

Beni Bağrına Bas!

Arter’deki ‘Beni Bağrına Bas’ adlı sergiye Temmuz başından beri gitmek istiyor ama türlü türlü bahanelerle nedense hep erteliyordum. Nihayet bu hafta sonu , bir ağaç altında serin serin sohbet ederken çok sevdiğim bir arkadaşımla, ‘e hadi gidelim’ dedik ve gittik. Son haftasındaki bu sergiyi henüz görmediyseniz kaçırmayın derim, az vaktiniz var:)

Beni Bağrına Bas( Hold Me Close To Your Heart), Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini’nin birbirinden farklı eserlerinden oluşuyor. Video, heykel, kompozisyon, çizim gibi çalışmalardan oluşan sergi insanı sarsan, sorgulamalara vesile bir yolculuğa çıkarıyor.

Arter’e girer girmez ilk dikkatinizi çeken sandalyelerin tepesinde her an düşecekmiş gibi duran bir çocuk oluyor. ‘Gözlemci’ adlı eserinde hiç de sağlam görünmeyen sandalyeler üzerinden bir çocuk meraklı gözlerle aşağıya bakıyor. Nasıl masum, nasıl hevesli bir yüz ifadesi var! Ve o tedirgin duruşu sandalyelerin, ah dedirtiyor insana, biz çocuklarımızı nasıl bir dünyanın kıyısında bırakıyoruz böyle…
Ve yine ilk katta,ışıklar altındaki Davetsiz Misafir adlı eserde ilk bakışta çok ürkütücü görünen bir yaratıkla küçücük bir çocuğun iletişimini gösteriyor. O yaratığın zararsız, görünüşüne tezatmış gibi gelen şefkat bekleyen yüz ifadesi ve çocuğun naif, sahici bakışları insanı şöyle bir silkeliyor. Büyüleniyorsun…

Arter’in üç katında yer alıyor sergi ve yukarı çıktıkça her katta ışık biraz daha azalıyor. Eserler loş ışık altında giderek daha büyük, daha olağandışı görünüyor göze. Ve o olağandışı gibi gelen heykellerin, ürkütücü yaratıkların çok doğal ifadeleri arasındaki sert zıtlık, ifadeler insanı daha da çarpıyor!

Her bir çalışma üzerine birkaç cümle kurmak gerek belki ama yazdıklarım sadece benim hissettiklerim olacak. Gidin, görün derim:)

Teknolojiye, doğaya ve ‘modern’ zamanlara atıfta bulunan sergi sizi tüm bu kavramların yanı sıra, yabancılaşma, aile, şefkat ve daha başka duygular üzerinde de düşündürüyor, sorgulatıyor.

Şu zamanlarda bunları düşünmeye, hissetmeye ihtiyacımız var bence…

Beni Bağrına Bas, 22 Ağustos’a kadar Arter’de!

2 Ağustos 2011 Salı

Özlersin elbette...

Güneş batıyordu, olanca kızıllığı şehrin üzerinde, ağır ağır el çekiyordu gündelik telaşlarımızın üzerinden. Kadıköy’de bir terastan Boğaz’a bakıyordum. Kalabalık bir sohbetin ortasındaydım esasında. Kurmaca metinlerden, roman kahramanlarından, Türkiye’de edebiyatçı olmaktan bahsediliyordu. Hikayeler geçiyordu aklımdan; okuduklarım, dinlediklerim, uydurduklarım… Kendi var ettiğim kahramanları düşündüm bir de…

Usulca yanımda oturan kocaman yürekli arkadaşıma döndüm, ‘Çok korkuyorum ya özlersem diye…’ dedim. Kimse duymadı, kalktık o masadan. Hep beraber başka bir sokağa yürürken, adımlarını yavaşlattı arkadaşım, yanıma sokuldu, ‘Özleyeceksin tabi.’dedi ‘Özleyeceksin elbette…’

‘Korkma ama!’ diye göz kırptı.

Yürüdüm ağır adımlarla. Vazgeçtiğim o noktayı düşündüm. Kolumda serumla hastane odasında yatarken telefonuma düşen mesajları… İlgi , yardım isteyen cümlelerin arasında bir ‘sen nasılsın’ın yer almayışını… Uykuyla uyanıklık arasında verdiğim yanıtlara karşılık verilen kızgın cümleleri… ‘Neden böyle yapıyorsun?’ yerine ‘bana nasıl bunu yaparsın sen?’ cümlesinin nasıl da düşünmeden kullanıldığını… Açıklamaya mecal bulamayışımı… Açıklasam farklı mı olacaktı sanki sorusunun aklımı nasıl da kemirdiğini… Bencilliğin kalbi nasıl da acıtan bir şey olduğunu… Kırgınlıklarımı… Ve daha bir dolu şeyi düşündüm, anımsadım.

Artık o kırgınlıkları biriktirmeye, taşımaya mecalim yokmuş anladım.

En iyisi dedim, yeni bir hikaye uydurayım. Yeni kahramanlar bulayım. Yeni bir kitap okuyayım.

Sonra biz özenli bir sofraya oturduk yine hep beraber. Hayattan, edebiyattan, gündelik sıkıntılardan konuştuk uzun uzun. Yaz akşamlarının nemli rüzgarı dolandı avuçlarımda. Açtım ellerimi; dualar, güzel dilekler uçuştu etrafa…
Bir tek ah kaldı… ‘ah!’ dedim ‘Özlerim elbette…’