Kayıtlar

Ağustos, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yalnızız.

Sabaha karşıydı. Gün doğmak üzereydi şehrin üzerine. Hafiften bir kızıllık ve sakinlik doluyordu açık pencereden odaya. Yüzünde anımsayan insanlara özgü bir derinlikle, benim tam neresi kestiremediğim bir noktaya dikti gözlerini, ‘Gülümsüyorken, neşeli görünüyorken nasıl da mutlu sanıyorsun. Oysa neler yaşıyormuş… Herkesin bir derdi var işte…’ dedi. Kim diye sordum, gıybete girer, boş ver dedi. Hikayesi ne peki diyecektim ki o birkaç kelime söyleyip sustu. Üstelemedim. Rüyalarımdan parçalar anımsadım. Yüzler geldi gözümün önüne, soracaktım aslında, tanıdığım biri mi yoksa şöyle mi yüzü diye, vazgeçtim. Saçma geldi. Kimse kim, rüyama girdiyse ne önemi var, artık vazgeç işaretler aramaktan dedim kendi kendime. Sustum.

‘Doğru…’ dedim ‘Herkesin bir derdi var işte…’

Kendi dertlerimi düşündüm. Neleri dert edindiğimi, nelere yetişmeye çabaladığımı, dışardan her şey tıkır tıkır işler görünürken benim nerelerde tökezlediğimi, bazen dizlerimin nasıl da kanadığını, yaralarımı… Sustuklarımı…

Ke…

Ah güzel ülkem...

Birinin 9 aylık bir oğlu varmış, diğeri 20 gün önce evlenmiş, bir başkasının emekliliğine çok kısa bir süre kalmış…

Hepsinin hikayesi –mış’lı geçmiş zamanla sonlandı şimdi.

Pusuya düşürüldüler.

Vuruldular.

Öldüler.

Kocaman kocaman cümleler kurmanın yeri değil. Hem hangi sözcük anlatabilir ki o hanelere düşen yürek acısını…

Haberleri izliyoruz, hikayelerini okuyoruz, gözlerimiz doluyor, üzerine konuşuyoruz, kendi köşemizde kınıyoruz, bizim evimize uğramaz zannediyoruz ya hani…

Ah yalan dünya…

Allah kimseyi ‘can’ının acısıyla sınamasın…

Nasıl da azalıyoruz…

Beni Bağrına Bas!

Arter’deki ‘Beni Bağrına Bas’ adlı sergiye Temmuz başından beri gitmek istiyor ama türlü türlü bahanelerle nedense hep erteliyordum. Nihayet bu hafta sonu , bir ağaç altında serin serin sohbet ederken çok sevdiğim bir arkadaşımla, ‘e hadi gidelim’ dedik ve gittik. Son haftasındaki bu sergiyi henüz görmediyseniz kaçırmayın derim, az vaktiniz var:)

Beni Bağrına Bas( Hold Me Close To Your Heart), Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini’nin birbirinden farklı eserlerinden oluşuyor. Video, heykel, kompozisyon, çizim gibi çalışmalardan oluşan sergi insanı sarsan, sorgulamalara vesile bir yolculuğa çıkarıyor.

Arter’e girer girmez ilk dikkatinizi çeken sandalyelerin tepesinde her an düşecekmiş gibi duran bir çocuk oluyor. ‘Gözlemci’ adlı eserinde hiç de sağlam görünmeyen sandalyeler üzerinden bir çocuk meraklı gözlerle aşağıya bakıyor. Nasıl masum, nasıl hevesli bir yüz ifadesi var! Ve o tedirgin duruşu sandalyelerin, ah dedirtiyor insana, biz çocuklarımızı nasıl bir dünyanın kıyısında bırakı…

Özlersin elbette...

Güneş batıyordu, olanca kızıllığı şehrin üzerinde, ağır ağır el çekiyordu gündelik telaşlarımızın üzerinden. Kadıköy’de bir terastan Boğaz’a bakıyordum. Kalabalık bir sohbetin ortasındaydım esasında. Kurmaca metinlerden, roman kahramanlarından, Türkiye’de edebiyatçı olmaktan bahsediliyordu. Hikayeler geçiyordu aklımdan; okuduklarım, dinlediklerim, uydurduklarım… Kendi var ettiğim kahramanları düşündüm bir de…

Usulca yanımda oturan kocaman yürekli arkadaşıma döndüm, ‘Çok korkuyorum ya özlersem diye…’ dedim. Kimse duymadı, kalktık o masadan. Hep beraber başka bir sokağa yürürken, adımlarını yavaşlattı arkadaşım, yanıma sokuldu, ‘Özleyeceksin tabi.’dedi ‘Özleyeceksin elbette…’

‘Korkma ama!’ diye göz kırptı.

Yürüdüm ağır adımlarla. Vazgeçtiğim o noktayı düşündüm. Kolumda serumla hastane odasında yatarken telefonuma düşen mesajları… İlgi , yardım isteyen cümlelerin arasında bir ‘sen nasılsın’ın yer almayışını… Uykuyla uyanıklık arasında verdiğim yanıtlara karşılık verilen kızgın cümleleri… ‘…