Yalnızız.

Sabaha karşıydı. Gün doğmak üzereydi şehrin üzerine. Hafiften bir kızıllık ve sakinlik doluyordu açık pencereden odaya. Yüzünde anımsayan insanlara özgü bir derinlikle, benim tam neresi kestiremediğim bir noktaya dikti gözlerini, ‘Gülümsüyorken, neşeli görünüyorken nasıl da mutlu sanıyorsun. Oysa neler yaşıyormuş… Herkesin bir derdi var işte…’ dedi. Kim diye sordum, gıybete girer, boş ver dedi. Hikayesi ne peki diyecektim ki o birkaç kelime söyleyip sustu. Üstelemedim. Rüyalarımdan parçalar anımsadım. Yüzler geldi gözümün önüne, soracaktım aslında, tanıdığım biri mi yoksa şöyle mi yüzü diye, vazgeçtim. Saçma geldi. Kimse kim, rüyama girdiyse ne önemi var, artık vazgeç işaretler aramaktan dedim kendi kendime. Sustum.

‘Doğru…’ dedim ‘Herkesin bir derdi var işte…’

Kendi dertlerimi düşündüm. Neleri dert edindiğimi, nelere yetişmeye çabaladığımı, dışardan her şey tıkır tıkır işler görünürken benim nerelerde tökezlediğimi, bazen dizlerimin nasıl da kanadığını, yaralarımı… Sustuklarımı…

Kendi denizime dalmıştım ben, kendi içimde debeleniyordum herzamanki gibi, susarak…

Aramızdaki sessizliği bozdu. Bir şeyler anlatmaya başladı. Bir suyun altındaymışım gibi hissediyordum ben, uzaktan geliyordu sanki sesi. ‘Bir dostum, arkadaşım…’ dediğini ayırt ettim. ‘Dostun mu arkadaşın mı?’ diye sormak istedim, onun sözcükleri akıp gitti, ben yine vazgeçtim.

Yine kendi sularımda yüzdüm. Dostum var mı diye düşündüm… Dost olmak için nasıl yollardan geçmeli insan birlikte, yoksa yalnızlığı bile paylaşıyor olmak mı gerek, kime nereye kadar yoldaşlık edebiliriz ki sahi, en yanımızda sandıklarımız yarı yolda bırakmadı mı hem bizi, bu devirde kime güvenilir ki… ve daha bir dolu soru üşüştü beynime…

Bir iki kelimeyle dahil oldum konuşmasına. Yüzüne baktım. Yeşil gözlerine, elmacık kemiklerine ve çenesine… Yanımda duruyordu şimdi ama ne kadar yanımdaydı sahi? Peki ben ne kadar yürüdüm ki onunla birlikte, aynı yolda? Benimle paylaştığı günlük telaşlar, küçük dertler, baş edilmesi güç sorunlar arasında nereye kadar dahil oldum onun çabasına, hevesine, mücadelesine…

Ya benim ona anlatmak isteyip anlatamadıklarım, yanımda olmadığı zor zamanlarım, gözlerimin onu aradığı kalabalıklarım…

Anılar, yaptıklarımız, yapmadıklarımız doluştu zihnime… Kendimi de onu da acımasızca suçlamaya başladığımı fark edince durdum bir an. ‘Haddini bil!’ dedim kendi kendime. ‘ Kimseyi suçlamak, yargılamak haddin değil ki senin. Hem boşver allasen…’

Gün aydınlandı. İlk ışıklar hevesle çarparken odanın camına, aramızda uzanan sessizliğe baktım ben. Ne kadar farklı sözcükler akıyordu içimizden şu an! Nasıl başka başka okuyorduk yaşadıklarımızı ve aynı şeylere ne kadar farklı pahalar biçiyorduk kimbilir…

‘Ben senin dostun muyum sence?’ diye sormak geldi içimden, merak ettim cevabını; ama onu da sustum. Aramızda uzanan, ayrı ayrı huzur bulduğumuz o kıymetli sessizliğe kıymak istemedim.

Hem ne fark eder ki sahi?

Her insan ayrı bir hikayenin kahramanı değil mi nihayetinde? Herkes kendi denizinde, herkes kendi yolunda… Birbirimizin hayatlarına dahil olmak için gösterdiğimiz bu çaba…Ne beyhude!

Herkesin kendi yolu, kendi derdi var. Anlamadığımız, sezemediğimiz, sözcüklere bürünüp karşımıza çıkınca afalladığımız, korktuğumuz ve kendi halimize kaçma ihtiyacı duyduğumuz.

Ah, ne çok yalnızız…

Yorumlar

  1. Yalnızız,
    herkes kendi yanlızlığında bir köşede,
    herkes dörtgözle etrafını izemekte yanlızlığına çağre bulacak bir çift göz bulabilmek için,
    Yalnızız, çünkü yalnızlık içimizde...

    YanıtlaSil
  2. bizi yalnız bırakanlar utansın, mı, demesek mi şimdi?
    yazın çok, ama çok, çok ama çok güzel be Mervecan ;)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Less is More...

Güneş Tutulmasının Etkileri: İnansak mı İnanmasak mı?

Ben Hiç Mükemmel Değilim! Belki de Sıradan Biriyim...