27 Aralık 2010 Pazartesi

CAFE TANGO

Yılın son haftası başlamak üzere; geçen yılın dökümü ve yeni yıl dilekleri diziliveriyor karşımıza. Son mu başlangıç mı bilemiyor iki arada kalıyoruz.
Havalar da dengesiz; bir iyi, bir kötü. Garip günler…
Bu garip günleri tatlandırmaya çalışıyorum kendimce. 2010’a dair güzel bir tat kalsın damağımda diye:)

Geçtiğimiz cumartesi akşamı da, son anda çıkan bir fırsatı değerlendirerek, İş Sanat’taki Şirin Pancaroğlu- Cafe Tango konserine gittim.

Aslında Cafe Tango bir gösteri. Ünlü arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu’nun 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamındaki projesi.
Proje oldukça başarılı isimlerle yürütülüyor. Arp tellerine dokundukça harikalar yaratan Şirin Pancaroğlu, Arjantinli gitarist Ricardo Moyano, Carlos Gustavo Battistessa, Elif Yurdakul, Evrim Baştaş, Yaz Baltacıgil ve solist Dilek Türkan… Ve geceye danslarıyla dahil olan Selim&Melin çifti.

Perde açıldığında bir cafede yer buluyor izleyici. Sırayla sanatçılar giriyor cafeye, masalar doluyor; enstrümanlar üzerindeki örtüler kalkıyor ve etrafı şahane melodiler dolduruyor.

Klasik tangolarla başlayan konserde, Dilek Türkan Türkçe tango parçaları seslendirdi. İncesaz’ın solisti olarak tanıdığımız sesten tangolar dinlemek çok keyifliydi:)

Konserde beni en çok etkileyen, yıllar önce uzak ve soğuk bir şehirde dinlediğim Alfensino parçasını,yine aynı ellerden, Ricardo Moyano’dan dinlemek oldu. Tanıdık bir ezgi ve bambaşka bir zaman… Kısacık bir sürede onca zaman içinde olanları düşündüm. Değişenleri, bende kalanları, olup bitenleri ve içimdekileri…

Ve gerçekten sanat yapan insanları izlerken içime dolan o coşku… Yüzlerinde gördüğüm o mutluluk ifadesi…Ego, tatmin, mutluluk, hırs, zamansızlık, keyif, lamekanlık, coşku ve bir şeyler yaratmanın gücü… Hepsinin karışımı o ‘şey’ işte! Bir nevi büyücülük galiba yaptıkları.

Ben büyüleniyorum hissettiğim o ‘şey’le!

Müziğin, sözcüklerin ve renklerin coşkusu hiç eksilmesin ömrümüzden.
Geride kalanları ceplerimize doldurup keyifli günlere yol alalım her yeni yılda da.
Bütün yıllarınızı güle güle kullanın efendim:)

23 Aralık 2010 Perşembe

Kaçamak Faslı...

Özgürlüğümüz, yapmak zorunda olduklarımız, koşturmalarımız...Hayat telaşı deyip geçiştiriverdiğimiz şeyler üzerine düşünürken okuduğum ve çok sevdiğim sözcükleri paylaşmak istedim. İnternette araştırınca Can Yücel'e ait olduğunu öğrendim.-Hayat telaşı içinde kitap taraması yapmaya fırsatım olmadı desem affeder misiniz?-

Ne güzel anlatmış...


''Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.
Böyle gidiyor işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”, öbür yanımız “otur” diyor.
“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz.
Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal, ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek, iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki.. .
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır ; evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım.
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar.
Ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek… Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela… Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 09.00, akşam 18.00.
Sonra başka mecburiyetler.
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani.
Ne saçma.
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç.
Ama olsun… İstemek de güzel. ''

17 Aralık 2010 Cuma

Neler oluyor bize?

Kocaman bir binanın yüksek sayılabilecek bir köşesinde, bir pencere buldum kendime, dışarıyı seyrediyorum. Kar yağıyor. Lapa lapa denir ya işte öyle… İçimi çocuksu bir heves kaplıyor birden. Nasıl mutlu oluyorum bembeyaz kar tanelerini gördükçe… Sonra karlar arasındaki caddeye bakıyorum,; İstanbul’un göbeği… Gün ortası olmasına rağmen yoğun bir trafik var. Küçücük görünüyor arabalar, ve de ne çoklar… İçim sıkılıyor; akşam trafiğini düşüyorum, soğuğu… Otobüs,metro,taksi…Eve nasıl ulaşsam acaba’nın derdine düşüyorum şimdiden. Keyfim kaçıyor, suratım asılıyor.

Ne oluyor bana dedim işte tam o anda.

Sahi, ne oluyor bize?

Neden hep can sıkıcı bir perdenin ardından bakıyoruz etrafa? Neden hep bir huzursuzluk, bir memnuniyetsizlik hali üzerimizde?
Gördüğümüzü beğenmiyor, yediğimizi lezzetsiz buluyor, dinlediklerimizi küçümsüyoruz sanki… Hem de yalnız değiliz! Kocaman bir kalabalık olarak birbirimize bulaştırıyoruz sürekli bu ‘mutlu olmama’ halini.En son ne zaman biri çok beğendiği bir kitabı önerdi size? Yazarına hayranlık duyarak; dilini, hikayesini takdir ederek övgü dolu cümleler kurdu.

En son ne zaman bir şarkıyı çok beğendiniz? Tekrar tekrar dinlediniz. Arkadaşlarınızla paylaştınız, mutlaka dinle diyerek. ‘Yahu adam ne güzel besteler yapıyor .’cümlesini kurdunuz…

Ya da bir filmden, bir tiyatro oyunundan olumlu cümlelerle bahsetmeyeli, ortadaki emeği takdir etmeyeli ne kadar zaman oldu?

Hep beğenmediklerimizden, kötülüklerden, şikayetlerimizden söz ediyoruz değil mi?
Biri kazara güzel bir cümle kuruverse hemen lafı bölmüyor muyuz ‘Yok yok, ben beğenmedim.’, ‘Biz geçen gittik oraya felaketti.’ Ya da ‘Çok kötü o!’ cümleleriyle…
Sonra kimse iyi bir şey söylemeye cesaret edemiyor sanki. Ve düşüncelerimiz, hayata bakış açımız kullandığımız dille şekillendiğinden, kimse hiçbir şeyden memnun olamıyor galiba.

Asık suratlarla dolaşıyoruz etrafta. Sıkıntılar, beğenmemezlikler, küçümsemeler bulaştırıyoruz yanımıza yöremize. Gülümsemiyoruz. Gülümsetmiyoruz.
Sahi biz, ne yapıyoruz?

Bunları düşünüyorum günlerdir. Üzerime sinen memnuniyetsizlik kokusunu dağıtmak istiyorum. Ne yapmalı, ne etmeli diye düşünüyorum.
Uzun uzun susuyorum.
Geçen hafta izlediğim iki oyunu, bu haftanın başında İş Sanat’taki keyifli dinletiyi, okuduklarımı ve aklımdan geçen şeyleri yaz-a-mamamın sebebi de bundan. O beğenmeme hali sirayet edince bünyeye denge şaşıyor, insan kendine bile yabancılaşıyor.

Durmak, düşünmek ve bir şeyler yapmak gerek!

6 Aralık 2010 Pazartesi

AV MEVSİMİ

Saat itibariyle geride bıraktığımız hafta sonunun en gözde aktivitesi sinemaya gidip Av Mevsimi’ ni izlemekti sanırım. Pek çok salonda tüm koltuklar doluydu. Facebook, twitter ve diğer sosyal ağ ahalisinin paylaşımları da dikkate alınırsa Av Mevsimi gösterime girdiği hafta sinemalara bereket getirdi diyebiliriz:)

Ben de hafta sonu, havanın kasvetini de fırsat bilerek, sinemaya gittim. Gişedeki kuyruğu ve film öncesi insana bitmeyecek gibi gelen reklam işkencesini de atlatıp, fragmanını izlediğim günden beri dört gözle beklediğim filmi izlemeyi başardım:)

Av Mevsimi için yapılabilecek ilk yorum: ‘Şahane bir kadro!’ ve ‘Tam bir oyunculuk ziyafeti.’ Şener Şen, Cem Yılmaz, Çetin Tekindor ve Okan Yalabık. Her sahnede nasıl bir oyun gücü var, nasıl başı dönüyor insanın anlatmak zor!

En dikkat çeken isim elbette Cem Yılmaz. Sahne şovları, komedi filmleri ve kamera karşısındaki hazır cevaplarıyla sürekli güldürecekmiş hissi veren o şahane adam seyirciyi şöyle bir silkeleyip, deli dolu, ciddi ve sahici bir karakter yaratıyor: İdris. Ha, bazı duygusal sahnelerde bile Cem Yılmaz sahnede görünür görünmez gülüşmeler olmadı değil. Yine de Cem Yılmaz’ın değilse bile İdris’in, filmden çıkan pek çok kişinin içini titreten, şurasında bir yere dokunan bir etki bıraktığını düşünüyorum. Hele o Karadenizli damarını öyle güzel yakalamış, o kadar başarılı aktarmış ki bir Karadenizli olarak izlerken duygulanmanın yanı sıra gurur duydum. Lazca bilen, ‘Lazca benim anadilim.’ diyen bir arkadaşımın ‘Aksanı, Lazca konuşması kusursuzdu. Çok beğendim.’ yorumundan sonra Cem Yılmaz’ın oyun gücüne hayranlığım bir kat daha arttı. Sırf O’nu izlemek için bile gidilesi bir film esasında Av Mevsimi.

Şener Şen ve Çetin Tekindor iki tecrübeli avcı gibi seyirciyi, göründükleri ilk sahnelerden itibaren, yakalayıp kendilerine hayran bırakıyorlar.
Bu kadar usta isim arasında, bir çömezi şahane canlandıran Okan Yalabık var bir de. Yarattığı karakterin acemiliğini, korkusunu ve tereddütünü uzaktan göründüğü sahnelerde bile öyle derinlikli veriyor ki her sahnede varlığını hissediyor, yeri gelince o şaşkınlığı siz de yaşıyorsunuz. Ve bir de Okan Yalabık’ın tiyatro sahnesinde izlediğim ilk oyundan beri hayranlık duyduğum elleri… Bu filmde kocaman bir hikaye anlatıyorlar!

Filmle ilgili olumsuz eleştirim hikayesine dair. Polisiye öğeler kullanılırken, görsellikteki ve oyundaki başarı, kurguda geri kalıyor. Filmin sonunu sona çok da yaklaşmadan tahmin edebiliyor olmak etkileyiciliği azaltıyor. Eğer hikayesi, olay örgüsü daha güçlü olsaydı, bence, Av Mevsimi Türk sinemasında bir başyapıt olabilirdi.

Yine de yüz kırk dakikalık bir ziyafet sofrasına oturtuyor insanı Av Mevsimi.

Bir de Cem Yılmaz’ın Çetin Tekindor’un karşısına geçtiği, beni büyülediği bir sahne var. ‘ Gözlerine baktım, yoktum orada. Onun gözlerinde yoktum ya artık kaybedecek bir şeyim kalmadı benim.’ Dediği sahne. Filmden çıkıp ellerim cebimde yürürken, ‘Koca dünyada sığındığımız, küçücük bir çift göz nihayetinde.’ Diye düşündüm.

Bir çift göz işte, yerimiz yurdumuz… Vurulduğumuz. Av olduğumuz.

2 Aralık 2010 Perşembe

Beğendiğiniz Gibi...

“ Dünya bir oyun sahnesi, bizler birer oyuncuyuz... Bütün erkekler ve bütün kadınlar, sırası geldiğinde girerler ve çıkarlar bu oyun sahnesine...” W.Shakespeare
Shakespeare’ in pek çok defa duyduğum bu cümlesinin hangi oyununda geçtiğini biliyorum artık:)

‘Beğendiğiniz Gibi ( As You Like It) ‘.

Bu sezonu Shakespeare oyunlarıyla açtım diyebilirim. Geçtiğimiz ay Oyun Atölyesi’nde izlediğim Macbeth’ den sonra bu akşam İstanbul Devlet Tiyatro’sunun yorumuyla Beğendiğiniz Gibi’yi izledim.
Müzikleri, başarılı oyuncuları ve pek düşmeyen temposuyla oldukça keyifli bir oyun.
Oyun başlamadan, seyirciler yerlerini bulmaya çalışırken, dört tane müzisyen dolaşmaya başlıyor salonda ve siz daha perde açılmadan masalsı bir yolculuğa ilk adımı atıyorsunuz. Ardından herkes koltuğuna yerleşiyor, ışıklar kararıyor ve Shakespeare bizi hikayesine buyur ediyor.

Shakespeare’in pek çok oyununda olduğu üzere iyiler, kötüler, tesadüfler, yanlış anlaşılmalar ve elbette aşklar var. Kardeşi tarafından Arden Ormanı’na sürgün edilen Dük, Dük’ün kızı Rosalind ve ilk görüşte aşka düştüğü Orlando, onun ailesi ve diğerleri… Kalabalık sayılabilecek hikaye esasında, dekor olarak ise tek bir ağaç görüyorsunuz sahnede. Bu bir yandan görsel uyarıcılara fazlasıyla alışık zihnimize garip geliyor ilk bakışta bir yandan da oyuncuların oyun gücünü çok daha belirgin kılıyor. Ha elbette bir de ışık tasarımını yapan sanatçıya helal olsun dedirtiyor:)

Oyunculara gelince esas kız Roselind rolündeki Mine Tugay ve soytarıyı canlandıran Zeynep Erkekli her sahnede döktürüyorlardı. Murat Karasu ise sahnedeki duruşu ve etkileyici ses tonuyla başlangıçta alıntıladığım cümle de dahil metnin pek çok vurucu yerini aklımıza kazıyordu.
Ve de diğerleri… Uzun sayılabilecek oyun süresince temponun düşmemesinin en önemli sebebi elbette bütün oyuncuların başarılı olması:)
Oyundan aklımda kalan cümlelerse aşka dair oldu nedense... ‘Benim en büyük kusurum aşık olmam ve bunu sizin en büyük meziyetinize değişmem.’ diyordu bir sahnede. Hala böylesi bir cümleyle övünebilecek olanlardanım ben de:)
Oyun çıkışı oyunu beraber izlediğim arkadaşlarımdan biri ‘’Shakespeare bu romantik, şiirsel metinleri; ilk görüşte aşkları; iflah olmaz romantikleri yazıyor ve kadınlar yüzyıllardır bunlara inanıyor. Olan bize oluyor sonra:) ‘’dedi. Düşündüm. Haklı belki de…

Ama yine de, ben de o şiirsel cümlelere bayılanlardan, tesadüflere ve aşka fazlasıyla inananlardan olduğum için, Shakespeare oyunlarını seviyorum. Hele böylesi başarılı yorumlarını izlemeye bayılıyorum:)

Beğendiğiniz Gibi’ yi sizin de beğeneceğinizi düşünüyorum. Keyifli seyirler:)

1 Aralık 2010 Çarşamba

Heves...

Hayatta bizi değerli kılan, diğer pek çok insandan ayıran şeyin tutkularımız ve yaşama hevesimiz olduğuna inanıyorum. Bence nerede yaşarsak, ne iş yaparsak yapalım birşeylerin peşinden tutkuyla gidebiliyor; etrafta gördüklerimize, içimizden geçenlere bir heves duyabiliyorsak başarılı olabiliyoruz.

O yüzden hevesli insanları seviyorum. O insanların hikayelerini dinlemeye, gözlerindeki ışığı görmeye bayılıyorum.

Bir blog keşfettim. Bana anlatıcısının gözlerindeki ışığı yansıttı:)

O nedenle şimdi, hevesle, sizlerle paylaşmak istiyorum:

http://dalisadair.blogspot.com/

Profesyonel mesleğinin dışında dalışa tutkun birinin blogu burası. Dalışa dair genel bilgiler ve kendi dalış anıları var. Özellikle Kaş'taki dalış anılarını okurken, dalmıyor olsanız bile, Kaş'ta gidilecek, görülecek yerler keşfetmeniz mümkün:)

Okurken dalmaya heveslendim. Umarım kursağımda kalmaz:)

Bakarsınız, yapabilirsem, önümüzdeki yaz dalışa dair anılarımı yazarım ben de:)

Şimdilik yazılmışları buyrun burdan okuyun:


http://dalisadair.blogspot.com/


Heveslerinizi hiç yitirmeyin:)