28 Kasım 2011 Pazartesi

Dedemin İnsanları...

Fragmanını izlediğimde mutlaka görmeliyim demiştim. Vizyon tarihini not etmiş beklemedeyken blogger gösterimi için davet aldım ve koşarak gittim geçtiğimiz haftaki özel gösterime:) Aslında filmden çıkar çıkmaz bir şeyler yazmak istiyordum üzerine ama biraz demlemek istedim filmden bende kalanı…

Dedemin İnsanları’nda Çağan Irmak yine sıcacık bir hikâye anlatıyor.

Tarihe, siyasete, bu topraklarda yaşananlara dokunuyor, en naif yanından. İnsanlar anlatıyor. Zorla topraklarından ayrılmak zorunda kalanları, arada kalanları, bir denizin karşı kıyısına hep özlemle bakanları, bu topraklara kök salanları…

Bir çocuğun dedesiyle ilişkisinden izliyoruz bu memlekette yaşananları. Bir çocuğun gözüyle seyrediyoruz bütün olup biteni; net, sahici ve iz bırakıcı bir biçimde…

Çağan Irmak, kendi dedesinin hikayesini anlatmış esasında. Gerçek olduğunu bilince daha bir etkiliyor o’ üç şekerli insanlar’, ehlikeyif sofralar ve filmin sıcacık insanları…

Çetin Tekindor, dede. Torununu en yalın biçimde seviyor oluşu, kullandığı argo dil ve yüzündeki o şefkatle nasıl da sahici bir biçimde çıkıyor karşımıza! Özellikle dükkânda torununa esnaflık anlattığı sahnelere dikkat kesilin derim. Ah, dedim seyrederken, nasıl yitirdik biz bunca güzel alışkanlığı…

Filmin oyuncu kadrosu hem Çağan Irmak filmlerinden aşina olduğumuz hem de çok güçlü bir kadro. Çetin Tekindor, Hümeyra, Ezgi Mola, Yiğit Özşener, Mert Fırat, Gökçe Bahadır, Zafer Algöz… Ve çocuk oyuncular. Torun, öyle tatlı öyle sahiciydi ki… Çocukken büyük bir masumiyetle ama ‘kötü’ baktığımız anlar vardır ya dünyaya…O yalın hali, gel-gitleri inanılmaz iyi vermiş. Bir de küçük oyuncu, Tahsin’i canlandıran çocuk var, dedenin dükkandaki diğer çırağı. Kendisi beni benden aldı. O nasıl bir oynamaktır, o nasıl bir aksandır…

Filmin beni en çok etkileyen sahnesi, dedenin dükkanda kefen sattığı sahneydi. Yaşlı kadının bohçasını almaya gelişi, kafasını dışarıya çevirip bekleyişi… Yürüyüşü… Günlerdir aklımda o sahne… Ölümü düşündürdü ve insanın o kabullenişini…

Çok sade, yalın ve çarpıcı bir biçimde anlatıyor Çağan Irmak, her şeyi.

12 Eylül darbesini, ‘sesini duyuramayanları’, susanları, çoğalanları ve kaybolup gidenleri… En sade ve en etkileyici biçimde anlatıyor…

Tarihler değişiyor, diller, şehirler değişiyor ama insana dair o en dokunaklı his değişmiyor film boyunca. Güzel bir şeyler anımsatıyor Çağan Irmak, Dedemin İnsanları’nda…

Bir güzel his, geçmişe, memlekete ve insana dair…

Çok güzel bir film olmuş Dedemin İnsanları. Kaçırmayın, izleyin derim:)

23 Kasım 2011 Çarşamba

Güzel Şeyler Bizim Tarafta...

‘Dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz.’ demiş ya Hacı Bektaş Veli… Hepimiz durduğumuz yerden okuyoruz hayatı, gördüğümüz kadarıyla, bildiğimiz diller nispetinde… Ve hep en normal, en olması gereken ve en gerçek bizim hikayemiz zannediyoruz. Dinlediklerimizi, gördüklerimizi kendi sınırlarımızda demleyip, en leziz tada kavuştuk sanıyoruz ya… Doğruluğundan şüphesiz bir tavırla yudumluyoruz ya hani değerlerimizi, inançlarımızı… İşte Berkun Oya duruyor ve ‘Napıyorsunuz siz?’ diye soruyor. O kesin yargılarımızın, kibirli hallerimizin, dinlemeden yanından geçip gittiğimiz insanların hesabını soruyor. İnce ince. Kendini dinleterek.

Güzel Şeyler Bizim Tarafta, son dönemde izlediğim en iyi oyunlardan biri!

Bir camın ardından akıyor hikaye. Metafor değil, sahiden bir cam var seyirciyle oyuncu arasında. Elimizde kulaklıklarla salona girerken ne olacak acaba diye düşünmüştüm. Kulaklıkları taktık, camın ardında oyun başladı ve biz en ufak sesleri hissederek hikayenin içine yerleştik. Bazı sahnelerde o cama tosladık. İrkildik. Sarsıldık.

Dört karakter ve birbirinden farklı iki dünya var oyunda. İlk sahnelerde Bartu Küçükçağlayan ve Tülin Özen’i görüyoruz . Kadın ve erkek. Ve aralarından sızan yıpranmış bir ilişki. Ardından Ozan Çelik ve Öykü Karayel giriyor hikayenin içine. ‘Diğer’ini anlatıyorlar. Sahici, duru ve etkileyici bir biçimde.
Uzakta olanla, sana benzemeyenle yani bir nevi ‘diğeri’yle karşılaşınca ne hale geldiğimizi gösteriyor aslında oyun.

Zekice, inanılmaz güçlü bir metinle ve sarsıcı oyunculuklarla…

Oyuncuların hepsi çok çok iyi performans sergiliyorlar. Ama en çok Öykü Karayel kazınıyor akla. Hem de iz bırakarak. Muazzam bir oyunculuk sergiliyor. Hani nefes kesiyor, nefes bile almadan izliyorsun denir ya tam da öyle işte:)

Berkun Oya’yı Yangın Duası’ndan beri takip etmeye çalışıyorum. Bayrak da Bomba da diğer çalışmaları da çok iyiydi. Ancak Güzel Şeyler Bizim Tarafta benim için ayrı bir yere yerleşti. Günlerdir etrafımda kim varsa, mutlaka gidin diye başlarının etini yiyorum:)

Evet, bence mutlaka izleyin. Doğru bildiğiniz ne varsa üzerine düşünüyorsunuz oyundan çıkınca. Başka türlüsü var mı acaba diyorsunuz. Şaşırıyorsunuz, kızıyorsunuz, sarsılıyorsunuz…

Güzel Şeyler Bizim Tarafta, bir hikaye anlatıyor Krek Mekan’da, kulaklara küpe olacak cinsten. Gidin, dinleyin, payınıza düşeni alın derim:) Hem oyunda da dediği gibi ‘Birini dinlersen her şey kolaylaşır!

11 Kasım 2011 Cuma

Bayram Ola, Bayram Ola...

Bayramları seviyorum. Ritüelleri, sabahları erkenden başlayan günleri, özenli giysileri, ikramları, sonu gelmeyen ısrarları, bıkmadan tekrar tekrar kurulan cümleleri, yılda birkaç kez görüşülen uzak akrabaları, bir anda oluşuveren sessizlikleri, büyüklerin konudan konuya atlayabilme hızını, kalabalık sofraları … İnsana sinen o hevesli halleri, hepsini seviyorum.

Bayram demek, yolculuk demek bir nevi… Memlekete, aileye, çocukluğa…

Köyde bize bahçede ekmek pişiren Pakize teyzenin anısı demek, hayatta tanıdığım en iyi insanlardan birinin ,Ali Dayı’nın mezarında bir fatiha demek, çocukluğumun şu kocaman bahçesi meğer nasıl da küçükmüş demek, yürüdüğün yolları anımsamak, kurumuş ayak izlerine bakmak, kendine dönmek demek...

Babanın gözlerinin içinde bir ışıltıyla lakin çok da renk vermemeye çalışarak sevinmesi demek, annenin hep bir telaş yemek yetiştirmeye çalışması, ‘Aman şunu da yemeden sakın gitme gurbet ele.’ demesi ve hep en sevilen yemeklerle donatılan masalar demek... ‘Bu bayramı da gördük, çok şükür.’ diyen yaşlıların elini öpmek, tüketilecek çok bayram var umuduyla ordan oraya koşturmak, bir dahaki bayramın planlarını yaparken geçen bayramdan o zamana geçenin hesabını yapmak demek... İç geçirmek, uzun uzun susmak ve tertemiz oturma odalarında kahkalar atmak demek...

Zaman ne hızlı geçiyor yahu, deyiverip susmak...

Bir nevi, hayatı anlamaya yardımcı günler bayramlar... Gelenleri, gidenleri, yürüdüğümüz yolları, telaşlarımızı, heveslerimizi ve insana has çeşit çeşit halleri barındırıyor. Bir kaç güne ömürlerimizin hesap dökümü sığıyor.

Duruyoruz ve birbirimize bakıyoruz ve sonra içimize... Soluk alıyoruz ve soluğumuzla ısıtıyoruz belki bazı kalpleri veya susuşlarımızla kırıyoruz kimilerini... Kim bilir...

Zaman, öyle hızlı geçiyor ki... Ve bayramlar...

Bir bayram daha geçip gitti. Kalabalık sofralar dağıldı, yolcular gurbete döndü, kalan tatlılar şekerlenmeye yüz tutuyordur şimdi bembeyaz örtülü dolaplarda.

Başka bayramlar da görebilecek miyiz acaba diyorum kendi kendime şimdi, nasıl çoğalacak, ne kadar eksileceğiz... Kim bilir...

1 Kasım 2011 Salı

Üstü Kalsın...

Hakan Gerçek’i ilk sahnede izleyişim İş Sanat’ta bu sezona kadar her ay düzenlenen şiir dinletileriydi sanırım. Ardından Kenter Tiyatrosu’nda 39 Basamak’ta izlemiştim ve hayranlığım bir kat daha artmıştı. Ama beni en çok etkileyen oyunu, soğuk bir akşamda Akatlar Kültür Merkezi’nde izlediğim Van Gogh olmuştu. Kenter Tiyatrosu’ndan ayrılıp kendi tiyatrosunu kurmuştu ve ilk oyunu Van Gogh’tu. O akşam beni ne kadar etkilediğini, sarstığını nasıl anlatsam ki…

Sonrasında arkadaşlarım Tiyatro Gerçek’teki atölyelere katıldılar. Buluşmalar, etkinlikler, oyunlar derken Hakan Gerçek’le tanışıp sohbet etme fırsatı bile buldum:)
Oyunlarını, dinletilerini kaçırmamaya özen gösterdim, hayranlıkla takip ediyorum yaptıklarını. Geçen yıl, bu sezon için bir Cemal Süreya portresi hazırladığını öğrendiğimde inanılmaz sevindim. Van Gogh’tan sonra yine ortaya harika bir iş çıkacağına şüphem yoktu. O nedenle Üstü Kalsın’ın ilk gösterimine gitme hazırlıkları yapıyordum, ancak olmadı. Dinletiyi ikinci gösterisinde, Maya Sahnesi’nde izleyebildim. 28 Ekim’deki bu dinletinin geliri Van’a gitti!

Üstü Kalsın, Cemal Süreya şiirlerinden ve aralarda bazı düzyazı metinlerinden oluşan bir oyun. Gösteri metnini Atilla Birkiye kurgulamış, aynı zamanda oyunun yönetmeni:) Şiirlere eşlik eden müzikleri ise Cengiz Onural ve Bora Ebeoğlu hazırlamışlar. Müzikler tek kelimeyle harikaydı!

Dinleti boyunca Hakan Gerçek muazzam bir performans sergiliyor. Şiirler arasındaki duygu değişimleri, şiir yorumlamanın yanısıra farklı karakterlere bürünmesi, karakterler ve şiirler arasındaki o akıcı gezinti… Bazısını ezbere bildiğim, defalarca okuduğum şiirleri dinlerken, seyrederken bambaşka anlamlar keşfettim Hakan Gerçek performansında. Hayran oldum. Birkaç şiirde gözümden yaşlar aktı gitti… Cemal Süreya’nın kalbime dolan dizeleri Hakan Gerçek’in hikayesiyle çoğaldı, sarstı, iz bıraktı…

Evet dinletiyi beğendim, oldukça başarılı buldum. Ancak beğenmediğim, hatta hiç beğenmediğim bir şey vardı: birkaç şiirde Hakan Gerçek’e eşlik eden kadın oyuncu, Tilbe Salim. Sahneye çıkıp okuduğu ilk şiirde sahneye yanlışlıkla çıktığını düşündürecek kadar kötüydü. Ses tonu, yorumu, duruşu… Çok çok sevdiğim birkaç şiiri seslendirmesine gerçekten çok üzüldüm. Neden ve nasıl böyle bir oyuncu tercihi yapmışlar bilmiyorum ama bence birkaç şiir daha fazla seslendirseydi, oyunu ciddi manada düşürebilirdi.

Neyseki Hakan Gerçek’in şahane oyun gücü, gösterinin bütününü oldukça yukarıda tutuyor:)

Şiir severseniz, Cemal Süreya severseniz- hatta bence sevmeseniz de:)- mutlaka izleyin derim Üstü Kalsın’ı!

Üstü Kalsın bildiğim kadarıyla her Cuma, Taksim’de Maya Sahnesi’nde oynayacak. Biletleri Biletix’ten veya Maya Sahnesi gişesinden alabilirsiniz:)