#Ajanda The Lobster, Antabus ve NRC Koşusu

2016 için kendime küçük bir hedef listesi yazmış, blogda da paylaşmıştım. Hedeflerimin ilkini gerçekleştirdim; kendime bir Ece ajandası hediye ettim:)
Geçtiğimiz günlerde ajandama neleri not ettim, bir kısmını burada da paylaşayım istedim:)
 
  • The Lobster : Sıkı film!

Yeni yılın ilk günü, kalabalık ve uyuşuk bir kahvaltının ardından kendimizi sinemaya attık. Koca salonda kendimize zar zor yer bulup epeydir seyretmek izlediğim The Lobster ‘ı izlemeye koyulduk. Hikayenin kahramanı David (Colin Farrell) , şehirde yaşamanın yalnız kalanlara yasaklandığı bir dünyada yaşıyor. 12 yıllık ilişkisi bitince de diğer yalnız kalanlar gibi bir otele gönderiliyor. Bu otel, yalnızların 45 gün konaklayabilecekleri bir yer. Yalnızlarımız 45 gün içinde kendilerine uygun bir partner bulamazlarsa diledikleri bir hayvana dönüştürülüyorlar. Filmin ismi de David’in seçtiği hayvanla müsemma. Kahramanımız uzun ömürlü ve cinsel açıdan güçlü olması sebebiyle ıstakoza dönüştürülmeyi istiyor.
David’in oteldeki çift olma çabaları, otelden kaçıp “ormanda yalnız gezenler” arasında var olmaya çalışması, aşık olması... Hikaye akıp gidiyor ve seyirciyi feci halde rahatsız ediyor. The Lobster, kesinlikle rahatsız edici ama çok etkileyici bir film! Çünkü, içinde yaşadığımız toplumu, kuralları, ilişkilere ve evliliğe / aileye bakış açısını, modern dünyanın “yalnız” hayatını sert bir biçimde yüzümüze çarpıyor. Ve sorgulatıyor. Ne iyi, ne kötü; hangisi doğru, hangisi yanlış? İlişki dediğin şeyin bir formülü var mı? Kimi, neye göre, nasıl seçiyoruz?
Bir dolu soru sormak zorunda kalıyorsunuz seyrederken. Bir de ilişkilere dair sürekli duyup da ezber ettiğimiz cümlelerin aslında ne kadar da saçma olduğunu apaçık görüyorsunuz.

The Lobster, kesinlikle ilişki ve yalnızlık mevzularına dair ezberimizi bozacak; üstüne çok düşünülecek ve fazlasıyla konuşulacak bir film! Seyredin derim ;)
 
 
  • Antabus : Güzel oyun!

Antabus esasında bir ilaç. Alkol bağımlılığı tedavisinde kullanılıyor. Benim Antabus’la tanışmam ise alkol değil kitap bağımlılığımdan:)

Antabus, Seray Şahiner ile tanışmamın vesilesi olan çok etkileyici bir metin. Çok tanıdık, çok bizden, çok gerçek bir kadının, Leyla Taşçı’nın hikayesi. Türkiye’de kadın olmak üstüne okuduğum en sahici ve en etkileyici kitap olabilir. Su gibi akan; etkileyici, düşündürücü ve memleketin halini çok net özetleyen bir roman.
Tatbikat Sahnesi’nde Nihal Yalçın’ın Antabus’u oynayacağını öğrenince çok sevinmiş ve hevesle beklemeye başlamıştım. Araya işler, seyahatler, koşuşturmalar girince oyunu seyredebilmem epey vakit aldı. Nihayetinde, bir arkadaşımın aldığı fazla bilet sayesinde izleyebildim. Ve çok beğendim!
Nihal Yalçın, Antabus için “Çok kalabalık bir zulmün tek kişilik oyunu.” Demiş bir röportajında. Sahiden öyle! Memlekette kadın olmanın çilesini, gizli kalan ya da ayyuka çıkan dramları, tecavüzü, aileyi ve daha bir dolu kavramı keskin ve olabildiğince gerçek bir biçimde anlatıyor oyun. Ve Nihal Yalçın, çok ama çok iyi bir performans sergiliyor. Performansına, oyunculuğuna, karakteri bu denli iyi yakalayabilmesine hayran kaldım!

Antabus’un en güçlü yanı, elbette Nihal Yalçın’ın performansından sonra, mizah ve dram arasındaki dengeyi muazzam şekilde kuruyor olması. Bu kadar “acılı” bir konu ancak bu kadar güldürerek anlatılabilirdi.
Bence, ilk iş bir bilet alın ve Tatbikat Sahnesi’nde Antabus ’u seyredin ;)



  • Nike+ Run Club İstanbul Koşusu: Şahane bir koşu etkinliği!

Bu yıl için hedeflerimden biri de sağlıklı yaşam düzenini kurabilmekti. Henüz istediğim dengeyi sağlayabildiğimi söyleyemem ama ufak adımlarla başlıyorum! J

İlk adımım Nike+ Run Club’ın Caddebostanda’daki koşu etkinliği oldu. Hayatımda ilk kez koştum. İtiraf edeyim, zorlandım. 3,5 kilometreyi dilim dışarıda, kıpkırmızı bir suratla ama “yaptım yahu!” hissiyatıyla tamamladımJ Ve inanılmaz mutlu oldum!

Nike+ Run Club etkinlikleri dünyanın pek çok şehrinde yapılıyormuş. İstanbul’da da her iki yakada, farklı lokasyonlarda süreli düzenleniyormuş. Açıkçası ben sosyal medyada görüyor, duyuyordum ama pek de bilgi sahibi değildim. Organizasyona hayran kalıp “sürekli katılsam ya bu etkinliklere!” diye düşününce araştırdım ve acayip etkilendim.
Koşu sporunu yaygınlaştırmak için düzenlenen bu etkinlikler tamamen ücretsiz. Tek yapılması gereken internetten kayıt yaptırmak ve etkinlik günü belirlenen yerde hazır bulunmak! Biz Cumartesi sabahı 9’da Caddebostan’daki gruba katıldık; ama Bebek’te, Maçka Parkı’nda, Belgrad Ormanı’nda ve daha birkaç yerde ve farklı saatlerde de koşular düzenleniyormuş.
Deneyimli ve profesyonel hocalar eşliğinde farklı seviyelerde gruplar oluşturuluyor. Biz ilk kez koştuğumuz için başlangıç düzeyindeki 3K grubuna dahil olduk. İnterval koşu ile, yani koş-dur-egzersiz yap-tekrar koş- şeklinde parkuru tamamladık. Düzenli koşanlar için de farklı seviyelerde gruplar vardı.
Koşu öncesi ısınma, sonrasında soğuma aktivitesi; su ikramı ve eşyalarınız için vestiyer var. Bir de sizi sürekli motive eden şahane bir ekip!

Nike+ Run Club , spor yapmak ve  koşuya çıkmak için bahane üretenlerin bütün bahanelerini yok ediyor!
Sloganları “Arkadaşlarınla gel ve yeni arkadaşlar edin. N+RC ‘de koşmak için gelen herkese yer var!

Ben şimdi birkaç arkadaşımı daha gaza getirip tekrar koşmaya gitmeyi planlıyorum;)

Siz de kendinize bir güzellik yapmak isterseniz en yakın koşu etkinliğine katılın, “Vay be, yapabiliyormuşum yahu!” deyip mutlu olun J

Etkinlikleri ve kayıt sürecini Nike’ın resmi sitesinden takip edebilirsiniz.

Yorumlar

  1. her konuyu çok güzel özetlemişsiniz. ilgimi en çok "müsemma" kelimesi çekti. eski,güzel kelimelerimizi çok kullanmıyoruz artık dimi ve aslında anlamlarını bile bilmiyoruz.
    teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. Ne güzel planlar bunlar :) bu arada blogunu takipdeyim bende beklerim :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Less is More...

Ben Hiç Mükemmel Değilim! Belki de Sıradan Biriyim...

In Bruges...